Göğe Çıkalım Mı?/Gülsüm Çelik

İnsanoğlunun ‘göğe bakma’ hikâyesini Babil’den Gazali’ye, Edip Cansever ve Turgut Uyar’a kadar takip eden bu yazıyı okuyunca göğe bir kez daha umutla bakacaksınız…

Gülsüm Çelik bizler için yazdı.

Ölsen yaşadığın bilinecek çünkü senin göğün var”

M. Mungan

            Takvimler milattan önce üç bin yılının sonunu gösterirken çölün içinde yolumuz “Tanrının Kapısı” anlamına gelen Babil şehrine düşer. Bağdat’ın 88 km. güneyinde, Fırat’ın doğu kıyısında yedi tepeden birindeyiz. İşçiler ve şehir insanları sıcağa aldırmadan çalışmaktadır. Sonradan tarihçiler tarafından en parlak dönem olarak adlandırılacak bir zaman yaşanmaktadır. Tahtta Keldani hanedanından II. Nebukadnezar oturur. Yanında biraz üzgün görünen karısı, Kraliçe Amytis. Kraliçe pencereden dışarı bakıyordur. Bir bakıştan ziyade dalgınlıktır bu. Dağlık Media’dan gelen bu kadın, çölün sarısında bunalıyordur. Memleketinin dağlarını ve yeşilini özlemektedir. Sarayın ihtişamlı duvarları arasında bir düşün içinde kaybolmaktadır.

            Kraliçenin memleket hasretini gidermek için Kral Nebukadnezar, çölün orasında bir cennet kurar. Eski dünyanın gizemli harikası olacak bu bahçe her türden ağacı, çiçeği ve meyveyi, çölün ortasında bağrına almıştır. Suyu Fırat’tan taşınır. Adını, kitaplara ve efsaneler Babil’in Asma Bahçeleri olarak kaydederler.

            Amytis arzusuna kavuşmuştur. Teraslarda otururken, bir çiçeği koklarken ya da göğe bakarken artık evindedir. Kral, çok sevdiği karısının mutluluğunu izlerken biz gezmeye devam edelim. Bahçenin bir yanında nefes kesen başka bir yapı daha vardır. Herkesin gözü oradadır.

            Babil’de imar ve inşa hız kesmeden devam etmektedir. Taşlar yontulur, harçlar karıştırılır. Yükseklere tapan Sümerler, zigurat adını verdikleri, piramide benzeyen teraslı tapınak kuleler inşa ederler. Zigurat dikilmek, yükselmek anlamına gelir. Halk, yerle göğü bağlayan kutsal bir ağacın da varlığına inanır. Bu ağacı temsilen yaptıkları ve adına Tanrıdağı dedikleri kuleyi işte bu bahçeye inşa ederler. Babil Kulesi’ni.

            Babil Kulesi ziguratların en büyüğüdür ve Babil’in Asma Bahçeleri içerisinde baş tanrı Marduk için yer alır. Doksan metreye doksan metrelik bir alanda kare formuna oturtulan bu kule yedi kat olarak inşa edilir. Merdivenleri her katın etrafından sarmal olarak yukarı çıkar.  Mavi sırlı tuğlalarla örülüdür. İnsanlar, basamakları çıkarak tanrıya ulaşılacağını düşünür.

            Efsanenin sonu yıkımla meşhurdur. Fakat Babil Kulesi’nin rüyası asırlar sonra gelen insanları o kadar büyülemiştir ki dikilitaşlara ilham olmuş. Günümüzde devam eden dikilitaş formları da Eski Mısır’da güneş tanrısını sembolize eder. Hatta bu taşların içinde tanrının barındığına inanılır.

            Dikilitaşları Mısır’da bırakıp Babil Kulesi’nin en üst katına, göğe ve tanrıya ulaşmaya çalışılan kare mabedde biraz duralım. Göğe doğru taşlar ve kuleler diken, tanrıyı gökte arayan insanın ayakkabılarını giyelim. Gökyüzü bize neyi anlatır, diye düşünelim.

            Tarihler milattan sonra bininci yılın sonlarını gösterirken İran’ın kuzeydoğusunda çöllerin ve dağların hakim olduğu bir bölgede keskin zekalı ve doğru sözlü yetim bir çocuk yetişir. Gazele   köyünde dünyaya geldiği için ona Gazalî diye seslenirler. İlim tahsil ettikten sonra yolu, bir zamanlar göğe çıkmaya çalışanların ülkesine doğru düşer. Bağdat’a hocalığa gelir. O zaman mı yazdı bilmesek de yaratılıştaki hikmetleri anlattığı bir eser kaleme alır. İmam Gazali, El- Hikmetü fi Mahlûkatillâh kitabının hemen ilk bölümünde Nefisler semaya döndüklerinde onun genişliğinde bir nimet ve rahatlık bulur,” diye not düşer. Çölün kıyısında sonsuz bir gökyüzüne doğru açılır içimiz, serinleriz. Nitekim hikmet sahiplerinin, gökyüzüne bakmakla kazanacağımız lütfu ifade ettiği şu sözlerini de öne sürer:“Evindeki nimet ve rahatlık semayı görebildiğin kadardır.”

            Kalemine biraz daha mürekkep alan Gazalî, sayfanın sonunda şu reçete sunar. O da öğrendiklerini naklederek yazmaya devam eder. Semaya bakmanın on faydası var denildi. Üzüntüyü eksiltir, vesveseyi azaltır, evham korkusunu giderir, Allah’ı hatırlatır, kalbinde Allah’a karşı saygıyı yeşertir, olumsuz fikirleri siler, sevda hastalığına fayda verir, müştak olanları teselli eder, birbirini sevenlere ünsiyet verir.  O sema ki dua edenlerin kıblesidir.”

            Babil’den bin yıl hatta Gazali’den sonra bin yıl daha geçsin. İnsanın hikayesinde yer değişse de aynı kalan tek bir şey var, gökyüzü. Edip Cansever için çocukluktur, hiçbir yere gitmez. Turgut Uyar için bir duraktır bu. Oradan göğe bakılır. Üstelik bakarken ikimiz ya da hepimiz birden sevinebiliriz. Bize aittir, tefekkürümüz boyutunca. Kimseye ait değildir. Lekesiz ve etiketsiz.

            Penceremizin kıyısında, balkonumuzda, bahçemizde, sokakta ya da dünyanın bir ucunda ufacık bir adada, hiçbir zahmet ve maliyet gerektirmeden hep birlikte paylaşabileceğimiz tek alandır. Bize ‘korunmuş bir tavan”‘kılınması yaratıcının merhametini hatırlatır. Sanıyorum bu tavan, üzerimizde bir ev, ruhumuzda güven ve muhafaza edilmek hissi uyandırıyor. Dünyaya ait oluyor ve yeryüzünü bir ev, bahçe olarak kabul edebiliyoruz.

            Yeryüzü kıtalara bölünmüş olsa da gök, bir kubbe halinde genişler ve etrafımızı sarar. Orada tüm sınırlar aradan kalkar. Hepimiz tek bir çatı altında birlikte olmanın hazzını duyarız. Yeniden bir aile haline geliriz. Ülkesinin farklı şehirlerinde aynı göğü seyreden Turgut Uyar, masasına geçip yazmaya başladığında belki de bu dünya için “Göğe Bakma Durağı” ismini kullandı. Şairin durağı merkeze alıp göğe bakmayı hatırlatması, muhatabıyla ortak bir zemin oluşturmasının da işaretidir bana göre. Çünkü hikâyemizde her şey değişebilir; evler, sokaklar caddeler, çöller, kuleler ve ışıklar. Ama kafamızı çevirip baktığımızda bir parça gök, eşit ve adil bir şekilde bizi selamlayacaktır. Ülkelerin, şehirlerin ve semtlerin bir önemi kalmadan. Herkesin üzerinde, kapsayan ve kucaklayan…

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • No products in the cart.
Sohbeti aç
Canlı Destek