Ünlü Yazarlar ve Dünyaları/ Rana Tunceroğlu

Edebiyat hayatı tanımak için iyi bir yoldur kimi zaman. Elimize aldığımız kitabın içindeki karakterler bizi bir süreliğine hayatın içinden çeker hiç bilmediğimiz dünyalarda yolculuğa çıkarız. Kitabın kapağının kapatırken yazara bir kez daha dikkat kesilir nasıl yazdığını merak ederiz.

Rana Tunceroğlu, yazarların bilinmeyen yönlerini araştırdı, netyazı için derledi…

Birçoğumuz edebiyat dünyasına yön veren eserleri zevkle okuyor ve karakterler hakkında eşsiz bilgilere sahip olabiliyoruz. Ancak eserlerin yazarlarına dair pek az şey biliyor, onları yalnızca okuduğumuz satırlardan ibaret sanabiliyoruz. Peki onların dünyasında neler var? Gelin hep beraber yazarların dünyasına kısa bir yolculuk yapalım.

Hüseyin Rahmi Gürpınar:

 Örgü örmeyi o kadar çok severdi ki, Avrupa’dan model bile getirtirdi. Yazı yazmaktan canı sıkıldığında erik reçeli ve dondurma yapardı. Temizlik hastasıydı. Dışarıya eldivensiz çıkmazdı. 50 yaşından sonra Türkiye’nin en hararetli bisiklet sürücülerinden oldu. Kadıköy’den Bostancı’ya kadar bisikletle giderdi. Hiç evlenmedi. Kedileri o kadar çok severdi ki, ölüm döşeğinde bile ‘Kedilerimi iyi doyurunuz’ dedi.

Ud çalmayı babaannesinden, piyanoyu ise kendi kendine öğrendi. Aşırı temizlik tutkusu vardı. Mikrop kapıp hastalanmaktan çok korkardı. Ellerini daima kolonya ile temizlerdi: Kimse ile tokalaşmazdı. Kapı kollarını mendille tutar, – yaz, kış – her gün eldiven giyerdi. Öksürüp-aksırdığında oyalı ipek mendilini kullanırdı. Yemek pişirmekte pek becerikliydi ve severdi; reçel ile dondurmada da uzmandı. Yaz sıcağında konuklarına – kendi elleriyle yaptığı – dondurma ve limonatayı övünerek ikram ederdi. El örgüleri ise bir başka ünlüydü; Avrupa’dan getirttiği dergilerinden çıkardığı modellere hayat verirdi. Kış aylarında kendi ürünü takkeleri başından çıkarmazdı.

Ahmet Haşim: 

Çirkin olduğunu düşünerek sürekli ayna karşısında durur ve aynaya tükürür ve ‘Ben ne çirkinim’ derdi.

Ahmet Haşim yakışıklı bir erkek değildi. Yanağında bir şark çıbanının büyükçe bir izi vardı ancak yakından bakanların anlayabildiği koyu mavi renk gözlere sahipti. Gözlerinden fırlayan zeka kıvılcımları onu güzelleştirirdi fakat kendini çok çirkin zanneder bunun acısını taşırdı. ‘’Yakup Kadri’nin ‘’Ağzıyla değil, gözlerinin ucundan gülümser ve çekici bir hal alır Haşim’’ demesi bile ikna etmezdi Haşim’i.

Yahya Kemal:

Hiç evi olmamış, şairimiz ömrünün sonuna kadar Taksim’deki Park Otel‘ de yaşamıştır.

Yahya Kemal’in Park Otel’deki gündelik hayatı şöyle anlatılmıştır:

“Her sabah 6.30’da uyanırdı. İlk işi zili çalmak, kahvaltı istemekti. Sabahları sütlü kahve içer, kızarmış ekmek yerdi. Sonra gazeteleri okurdu. Edebiyat dergilerini de dikkatle izlerdi. Kendisinden söz eden gazeteleri dergileri saklardı. Şiir yollayan genç şairlerin mektuplarını da atmazdı. Saat 9’da yatağından kalkar, aynanın karşısına geçer, tıraş olurdu. Bir süre eski kahverengi robdöşambrı ile odanın içinde dolaşır, saat 11’e doğru yatağının üzerine oturarak şiir yazardı. Öğle yemeği için ya otelin lokantasına iner, ya da Abdullah Efendi’ye giderdi. Yemekte bir bütün tavuk, üç porsiyon pilav yerdi. 13.30’da yine odasına döner, öğle uykusuna yatardı.

Akşam yemeğini çoğu zaman odasına getirtirdi. Doktorların itirazlarına rağmen her akşam 395 kuruşluk (küçük şişe) Yeni Rakı içerdi. Turşu, midye dolması, fırında pastırma, leblebi baş mezeleriydi. İçerken radyoyu açar, alaturka şarkılar dinlerdi. Münir Nurettin ile Safiye’nin seslerini çok beğenirdi. Günde iki paket Birinci sigarası içerdi. Paltosu iki defa ters yüz edilmişti. Malı çok kıymetliydi. Bir çöpünü atarken bile düşünürdü. Kırık çakmakları, bozuk saatleri bavulda; kırık kalemleri, düğmeleri ilaç kutularında saklardı. Buna rağmen çöp kutusu her gün dolardı. Ancak çöpler atılırken engel olur, ‘Belki gerekli bir şey atarız’ diyerek, oturur çöp sepetindeki kâğıtları yeniden gözden geçirirdi. Böylece bir sepet dolusu kâğıt yarıya inerdi. Aylık geliri 1500-2000 lira arasındaydı. Otele ayda 700-800 lira öderdi.

Arkadaşları odasına sık sık gelirlerdi. Yine de yalnızlıktan şikâyetçiydi. Bir gün servis şefi Dursun’u karşısına almış, ‘Evlen’ demişti. ‘Ben evlenmedim, yalnızlığın acısını âlâ çekiyorum.”**

**Konur Ertop, Mektepten Memlekete, Fotoğraflarla Yahya Kemal’in Yaşam Öyküsü, Sel Yay., İstanbul, 1998, s. 162-165.

 Cengiz Aytmatov:

Ölü­mün­den son­ra, mü­ter­ci­mi ve ma­ne­vi kı­zı Gü­zel Sa­rı­gül Şon­ba­e­va Aytmatov hakkında şöy­le demiştir: “Kâ­ğı­da kar­şı aler­ji­si var­dı. Kı­sa bir sü­re de ol­sa kâ­ğıt­la meş­gul ol­sa he­men ne­fes dar­lı­ğı baş­lar, ra­hat­la­mak için giz­li­ce spre­yi­ne sa­rı­lır­dı. Fa­kat bu du­ru­mu­nu as­la bir ba­ha­ne ola­rak öne sür­mez, se­ven­le­ri­ni, okur­la­rı­nı kır­ma­mak uğ­ru­na ken­di­si­ne uza­tı­lan yüz­ler­ce ki­ta­bı yük­sün­me­den sa­at­ler­ce im­za­lar­dı. Son­ra da ne­fes dar­lı­ğıy­la bo­ğu­şa­rak, ama ya­şı­nın iler­le­miş­li­ği­ne ve bit­kin­li­ği­ne rağ­men et­ra­fın­da­ki­le­re sez­dir­me­den, el ayak çe­ki­lin­ce otel oda­sı­na ka­pa­nır­dı. Sa­at­ler­ce göz­yaş­la­rı­na ka­rı­şan hap­şır­ma­lar ara­sın­da ken­di­ne gel­me­ye ça­lı­şır­dı.” 

Abdülhak Hamid Tarhan:

 Makber şairi olarak tanınan Abdülhak Hamit, eşi Fatıma Hanım öldükten sonra taziyeye gelen bir bayanı Fatıma’ya benzetmiş ve o bayanla evlenmiştir. İşte çok sevdiği eşi Fatıma’nın ölümü üzerine yazdığı şiir Makber:

Eyvâh! .. Ne yer, ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir kûşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.

……

Çık Fâtıma, lâhdden kıyâm et,

Yâdımdaki hâlime devâm et!

Ketmetme bu râzı, söyle bir söz,

Ben isterim âh öyle bir söz! ..

Güller gibi meyl-i ibtisâm et,

Dağ-ı dile çâre bul, merâm et! ..

Bir tatlı bakışla, bir gülüşle

Eyyâm-ı hayâtımı tamâm et! ..

……

Yâ Rab, öleyim mi neyleyim ben? ..

Ayrı yaşayım mı sevdiğimden? ..

Verdin bana böyle bir mûsibet,

Ettin beni düşmen-i muhabbet.

Ya bir kulu sevmiyor musun sen? ..

Ya böyle bir ölüm değil mi erken? ..

Hiç bulmamak üzre gâib ettim,

Mecnun gibi ben onu severken.

……

Her yer karanlık pür-nûr o mevkî? ..

Mağrib mi yoksa makber mi yâ Râb!

Yâ hâbgâh-ı dilber mi yâ Râb,

Rüyâ değil bu ayniyle vakî.

Kabrin çiçekten bir türbe olmuş,

Dönmüş o türbe bir haclegâhe,

Bir haclegâhe dönmüşse türben

Aç koynunu aç maşukânım ben.

……

Sen öldün, ölüm güzel demektir,

Ölsem yaraşır gamınla her gün

Fazıl Hüsnü Dağlarca

2008′ de vefat eden ünlü şair Fazıl Hüsnü Dağlarca toplamda 36.000 şiir yazmıştır. Bu durumu ”İçimdeki şiir hayvanını durduramıyorum.” şeklinde tanımlamıştır.  Bu sözüne binaen yazarın

‘’İÇİMDEKİ ŞİİR HAYVANI’’ adlı bir kitabı da vardır.

Tevfik Fikret

Ünlü Servet-i Fünun şairi Tevfik Fikret aynı zamanda iyi bir ressamdı. Tevfik Fikret Aşiyan’ daki evinin planını da kendisi çizmiş ve ikamet ettiği eve isim veren ilk şairimiz olarak yerini almıştır. Yağlı boya tabloları bu evin duvarlarında asılıdır. Bu tabloların ilginç yanı ise konularını şairin şiirlerinden almalarıdır. Çok yönlü bir sanatçı olan Fikret’in mimar ve ressam yanı daha az bilinir. Müzesinde çok yönlü bir sanatçı olan Fikret’in mimar ve ressam yanı daha az bilinir. Müzesinde resimleri sergilenmektedir. Şermin kitabıyla çocuklara unutulmaz şiirler armağan etmesi de elbette onu öncü bir şair kılar. Şermin Türk Edebiyatı’nda ilk eğitsel çocuk kitabıdır. Onu bu kitabı yazmaya iten iki neden vardır: Birincisi, Tevfik Fikret’in kız kardeşinin çok genç yaşta ölen kızı olan yeğeni Şermin’e duyduğu büyük sevgi, ikincisi de önemli bir eğitimci olan Sâtı Bey’in Şişli’de açtığı okul ve çocuk yuvası olmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek