Tülin Kozikoğlu ile Röportaj/Ezgi Alkan Tuzcu

Yazdığı birbirinden güzel kitaplarla hem çocukların hem yetişkinlerin sevgisini kazanan Tülin Kozikoğlu ile yapılan bir sohbeti okumaya ne dersiniz?

Ezgi Alkan Tuzcu’nun sorularıyla çocuk edebiyatını, çocukların kitap okuma alışkanlığını, zor meseleler üzerine yazmak hakkındaki görüşlerini, iyi bir öykünün özelliklerini hatta daha fazlasını okuma fırsatı yakalayacaksınız.

Keyifli Okumalar…

  • “Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu ama çok azı bunu hatırlar.” (Küçük Prens)

Kendi çocukluğunuzdan bahsedebilir misiniz? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Çocuk edebiyatı tutkunuzun bir nedeni de çocukluğunuza duyduğunuz özlem olabilir mi?

Çocuk kitabı yazarlarına bu soru soruluyor. Cevap olarak da evet çok kitap okuyan bir çocuktum dememiz bekleniyor belki ama ben okuyan bir çocuk değildim. Bolca oyun oynayan bir çocuktum. Her çocuk kadar hayal kurardım. Karşı apartmanda hayali bir arkadaşım olduğunu düşünüp pencereden onunla konuştuğumu zanneden bir çocuktum ama kitap okuyan bir çocuk değildim. Özellikle okul öncesinde hiç kitapla buluşmadım diyebilirim. Bugün yazdığım okul öncesi ve ilköğretim yıllarına yönelik resimli kitap dediğimiz türde kitaplarla kızım doğunca tanıştım. Küçükken sadece Ayşegül kitaplarım vardı. Onları döner döner saatlerce incelerdim ama onun dışında ilköğretim yıllarında çocuk romanları okuyarak büyümedim.

Ağabeyim aşırı kitap okuyan bir çocuktu. Bolca roman vardı evde ama okumadım. Üzüm üzüme baka baka kararmıyor aslında, evde okuyan birilerini görünce çocuk da okumaya başlamıyor. Çocukların okuması için başka birtakım uğraşlar gerekiyor. Ortaokulda en yakın arkadaşımın bir kitaptan çok etkilenip aşırı beğenmesi ve bana tavsiye etmesiyle kitap okumaya başladım. Ardından edebi eserlere geçtim. Çünkü o edebi bir eser değildi açıkçası tam bir genç kız romanıydı. Kitap okumaya akran etkisi ile başladım.

 Nasıl bir çocuktun derseniz, şehirdeki evimizde apartmanda büyüdüğüm için sokağa çıkma izni olmayan apartman komşusu arkadaşlarımla günlerimi geçiren çok utangaç bir çocuktum. Belki bu ilginç olabilir çünkü şu anda hiç utangaç bir insan değilim. Utangaç çocuk anneleri belki beni hatırlarlar. Ebeveynler çocuklarının utangaçlığından rahatsız olabiliyor. Çok utangaç ve sessiz bir çocuktum ama sonra hiç sessiz olmayan, çok konuşan bir yetişkine dönüştüm.

  • TDK “çocuk” kelimesini belli bir işte yeteri kadar deneyimi ve yeteneği olmayan kimse olarak tanımlıyor.  Bu deneyimsizlik çocuktaki hayal gücünü ve zekayı besleyen güzel bir hâl aslında. Büyükler ise tecrübeyi alışkanlığa dönüştürerek zekanın kıvraklığını da yitiriyorlar.  Kitaplarınızdaki dünyada çocuğun zekasına güven duyduğunuzu hissetmek mümkün.

Buradan yola çıkarak günümüzde yorumlanan “çocukluk” kavramı üzerinde durabilir miyiz?

Günümüzdeki çocuk kavramı ile ilgili son zamanlarda kafamı çok kurcalayan, kitaplar üstünden sorguladığım bir konu var. Eski çocuk kitaplarına ve masallara baktığımızda başkahramanın probleminin çoğunlukla bir yetişkin ile çözüldüğünü görürüz.

Öyküyü öykü yapan sorun çözüm ilişkisidir. Aksi takdirde ortada bir öykü yoktur. Örneğin, o gün Ayşe’nin doğum günüydü. Ayşe en güzel elbisesini giydi, doğum gününe en sevdiği arkadaşları geldi. Annesi çok şahane bir pasta hazırlamıştı, çok leziz yiyecekler ile sofrayı donatmıştı. Onları yediler, oyunlar oynadılar, danslar ettiler. Gelen bütün hediyeleri de çok beğendi. Herkes evine gidip Ayşe yatağına yattığında mutlulukla gülümsüyordu. Bu bir öykü değil, bir kitap olmaz. Kimse alıp okumaz bu kitabı. Çünkü burada her şey çok iyi gidiyor. Bunu öykü olarak tanımlayabilmemiz ve kitaplaştırabilmemiz için illa o gün doğum gününde Ayşe’nin başına bir sorun gelmek zorunda. Daha doğrusu baş kahramanın başına bir sorun gelmelidir. “Bir kitapta hangi kahramanın başkahraman olduğunu anlamak için kimin kaderi değişir ona bakmamız lazım.” demişti hocam Asuman Kafaoğlu. Bu çok hoşuma gitti. Bu gerçekten böyle. Kimin başına bir sorun geliyor ve o sorun bir şekilde çözüme ulaşıyor. Buradaki bu sorun-çözüm ilişkisi öyküyü öykü yapar ya da bir metni metin yapar. O gün Ayşe’nin ya pastasının içinden bir ejderha fırlayacak ya yanlışlıkla pastaya bir görünmezlik iksiri karıştırılmış olacak, onu yiyen herkes bir anda görünmez olacak ya evi uzaylılar basacak.

Kahramanın, kitabın başında A noktasındayken kitabın sonunda B noktasında olması gerek. Ya kaderi değişecek ya hayatı değişecek ya aklı değişecek ya duygusu değişecek bir şey değişecek! Kahraman başlangıçtaki gibi olmayacak. İşte bu yolculuk zaten öyküyü öykü yapar.

Buradan yola çıkarak çocukluk kavramı ile ilgili bir mesele benim aklımı çok kurcalamaya başladı son zamanlarda. Dolayısıyla bu soruyu sormanıza da çok sevindim. Şöyle ki masallara baktığımızda veya daha geçmişteki çocuk edebiyatına baktığımızda çoğu zaman kahramanın başına gelen bu sorunun çözülmesini sağlayan kişi çocuk kitabında bir başka kahraman ama bir yetişkin kahraman oluyordu. Dikkat edin ya bilge baykuş ya kayıp köyün ermiş dedesi doğru yolu gösteriyordu. Böyle baktığımızda ne oluyor? Çocuk bir çaba içine girmiyor. Sorunla yüz yüze geliyor, ermiş kahraman sayesinde çözümünü buluyor. Şimdi

biz çocuk kitabı yazarları çocuk kahramanın sorununu kendisinin çözdüğü kurgular yapmaya çalışıyoruz. Kitapta sorunları bir yetişkin çözerse o kitap yeterince “nitelikli” çocuk kitabı olmaz diyoruz. Kahraman çaba göstersin, kahraman düşünsün! Çünkü biz düşünen, aklını kullanan çocuk istiyoruz. O yüzden ben de söyleşilerimde ve eğitimlerimde bunu yıllardır öneriyorum. “Aman! Çocuklara kitap seçerken yetişkin kahramanın sorunu çözdüğü kitapları değil kahramanın kendisinin kafasını çalıştırıp gerekirse yardım alıp ama kimden yardım alacağını düşünüp sorunu kendisinin çözdüğü kitapları seçin.” diyorum. Şimdi buna bakınca çok ilginç bir tablo çıkıyor. Acaba çocuğa çok mu yük yüklüyoruz? İşte kafamı kurcalayan şey bu!

Çocukların yetişkinlerin güvenli kucağına kendilerini bırakma hakkı yok mu? Masallarda olduğu gibi bir yetişkin ara sıra onun için sorunları çözse ve o güven duygusuyla çocuk büyüse fena mı olur? Dolayısıyla bir uçtan bir uca savrulmaya gerek yok diye düşünmeye başladım. Önceleri çocuk düşünemez, çocuk yeteri kadar tecrübeli değil bir yetişkin onun için düşünsün. Şimdi öbür uca geçtik. Aman yetişkinleri bulaştırmayalım, çocuğu sürekli düşünen, çabalayan bir bireye dönüştürelim. Acaba ergen ya da yetişkin olduklarında onlardan bekleyeceğimiz birtakım davranış şekillerini okul öncesi çağa kadar çektik mi? Ta o zamandan bunun pratiğini kitaplar üzerinden yaptırmaya mı çalışıyoruz çocuklara ki çocuk aşılansın. Çünkü bunu hep söylüyoruz, çocuk niye kitap okuyor? Kahramanın yaşadığı soruna karşı çözümünü görüyor ve aşılanıyor. Kendisi gerçek hayatta benzer bir sorunla karşılaştığında artık travmatize olmuyor, aşılı çünkü tamam ama biraz fazla mı kaçırıyoruz aşıyı acaba? Çocukların yetişkinlere sırtlarını yaslama, kendini bırakma özgürlüklerini, haklarını ellerinden mi alıyoruz diye sorgulamaya başladım. Açıkçası her şeyde olduğu gibi bunda da dengenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü ergenliğe hazırlayalım biz bu çocukları derken son dönemde sanki çok fazla patlama yaşıyoruz. Çocuklarda panik ataklar, depresyonlar, anksiyeteler arttı. Dikkat edelim diyorum.

  • Bugün çocuk edebiyatında bayram havası esiyor. Çocukların dil ve görsel olarak nitelikli kitaplarla buluşup edebiyat okuru olarak büyümeleri, kitap okurken zevk almaları, mutlu olmaları çok değerli.

Çocuk edebiyatının gelişimine yönelik düşünceleriniz neler?  Sizce, çocuk edebiyatında dünya standartlarını yakaladık mı? Dünya standartlarını yakalamaktayız diye düşünüyorum. En azından çabamız kayda değer, çabamız dünya standardında öyle söyleyeyim. Ürünlerin toplu olarak o standarda gelmesi için tabii ki zamana ihtiyacımız var. Hep birlikte yücelmek zorundayız. Bütün çizerler, yazarlar, editörler birlikte birbirimizi kalkındırmakla yükümlüyüz. Birkaç kişinin sivrildiği bir memlekette o birkaç kişi de azıcık sivrilir, çok öteye gidemez. Çocuk edebiyatı çok ilginçtir. Ben pazarlamacıyım aslında, psikoloji okuduktan sonra işletme okudum ve çimento, demir çelik sektöründe çalıştım. Kızım doğduktan sonra iş hayatını bırakıp kitap yazmaya başladım dolayısıyla biraz pazarlama gözüyle de bakıyorum sektöre. Bu gözle baktığımda şöyle bir şey fark ettim yıllar önce ve bu benim çok çok hoşuma gitti. Herhangi bir sektörde olmayan çok tatlı bir avantaj var çocuk edebiyatında: rakipler. Çünkü ortada bir ürün varsa rakip de vardır, oradan yola çıkalım. Hani edebiyat olunca rakip yoktur, böyle kelimeler kullanmayalım diyebiliriz ama ben şimdi başka bir bağlamda konuştuğum için gönül rahatlığı ile rakip kelimesini kullanacağım. Çünkü

kitap bir sanat eseri ama aynı zamanda bir ürün, bunu unutmamamız gerekiyor. Hem yazar hem çizer ama en önemlisi editör bunu sürekli aklında tutmak zorunda ve bence editörlüğün sanatı orada ortaya çıkıyor. Bana göre, bu ikisinin dengesini sağlayabilen editör, iyi editördür. Kitabın kitaplığı ile ilgili ürün ve sanat eserliği durumlarının dengesini sürekli tutmaya çabalayan ve bunu beceren editör iyi editördür. Hem onu bir ürün olarak görüp yapması gerekenleri yapacak hem de sanat eseri olarak görüp yapması gerekenleri yapacak ne ona ne öbürüne fazla paçayı kaptırmayacak. Çünkü okura ulaşabilmesi için onun ürün olduğunu da sanat olduğu kadar hatırlamak zorundayız.

Herhangi başka bir üründe mesela bir buzdolabında siz evinize bir buzdolabı aldığınız anda sizin satın aldığınız marka diğer tüm markalardan bir adet satışı engellemiş oluyor çünkü o markayı aldınız ve artık siz pazarda değilsiniz, yoksunuz. Aldınız ve ihtiyacınızı bitirdiniz. Ama kitapta böyle değil. Şunu demek istiyorum: Sizin satın aldığınız buzdolabının markası kaliteli bir buzdolabı ürettiği zaman rakiplerinin satışını engellemiş oluyor ama kitapta ne oluyor? Nitelikli bir kitabı siz evine aldığınızda ve çocuk onu okuduğunda siz okur yaratmış oluyorsunuz ve o çocuk hiç doymayan bir dev gibi tekrar bir kitap okumak ihtiyacı ile doluyor. Okur nitelikli bir kitap okuduğu anda hemen yeni kitap arayışına çıkar. Niteliksiz bir kitap okuduğunda da bütün diğer kitapların önünü keser. Bu yüzden biz yazarlar, çizerler ve editörler aslında çok büyük sorumluluk taşıyoruz. Nitelikli bir kitap ürettiğimizde diğer yazar, çizer ve editörlerin de ürettiği kitaplara okur yaratmış oluyoruz. Dolayısıyla hep birlikte kalkınacağız, dünya standardını yakalayacağız diyorum. Şu da çok önemli çocuk kitabı yazarları, çizerleri ve editörleri için: Geleceğin edebiyat okurlarını yaratıyoruz. Biz yetişkin edebiyatına okur hazırlıyoruz o yüzden de çok büyük sorumluluk taşıyoruz. Nitelikli kitap üretip okur yarattıkça sadece çocuk edebiyatına değil yetişkin edebiyatına hizmet veren yazarlara da aslında fayda sağlıyoruz.

  • TRT’nin radyo oyunu yarışmasında ikinci oldunuz. Çocuk Edebiyatı ve radyo oyunu yazma arasında nasıl bir ilişki vardır?

Onu bana “Kum kurdu” kitabının İsveçli yazarı Asa Lind söylemişti, çok hoşuma gitmişti. Türkiye’ye bir kongre için gelmişti. Orada bir kahve molasında büyük hayranı olarak yanına gidip sohbet etmiştim onunla ve o zamanlar daha yayımlanmış hiç kitabım yoktu. Sadece ilgi duyuyordum bu alana, yazmak için çabalıyordum ve radyo oyun yarışmasına bir oyun yollayıp ikinci olmuştum. Asa Lind’e sohbetimizde sunabileceğim edebiyatla ilgili yegâne ürünüm oydu dolayısıyla tabii hemen onu söylemiştim. O da bana şöyle demişti: “Ben de radyo oyunu yazarak bu işe başladım, çocuk edebiyatında bu çok önemlidir. Çünkü çocuklar dinleyerek başlarlar. Resimli kitapları okumayı sökmemiş çocuklara okuyoruz ya biz ebeveynler, yetişkinler, öğretmenler. Dolayısıyla çocuk okuyarak başlamıyor aslında edebiyatla tanışması dinleyerek ve resimlerine bakarak oluyor. O dinlemeden dolayı radyo oyunu yazmak çok iyi bir pratiktir.”  Benim de hoşuma gitmişti bu.

  • Çok sevilen kitap karakterlerinizden Leyla Fonten La Fontaine’in torununun torununun torunu😊. Şiirsel metinler ve harika karakter isimleri oluşturarak özgün metinler yazıyorsunuz. Ben de kitaplarınızı çocuklarıma defalarca okudum, metinleri ezbere biliyorum. Bunun yanı sıra, ortaokulda derslerimde öğrencilerimle de okuyoruz. Onlar da çok seviyorlar. Kitaplarınızı yazarken düş gücünüzü besleyen kaynaklar nelerdir?

Ben sorunuza cevap vermeden önce size teşekkür etmek istiyorum, bunu atlamamamız gerekiyor. Çünkü bir ortaokul Türkçe öğretmeni olarak resimli kitapları derslerinize entegre etmeniz o kadar kıymetli ki anlatamam size.

Bizde resimli kitap denince illa okul öncesi çocuğa yönelik olduğu düşünülüyor. Sanki ilköğretim yıllarında veya ortaokul yıllarında ve hatta lise yıllarında resimli kitap kullanılamazmış gibi geliyor. Az yazılı çok resimli kitaplar söz konusu olduğu için küçük çocuk işi gibi görülüyor. Oysaki çocuk kitapları şiir gibidir, az ve öz. Resimli çocuk kitapları az kelime ile çok şey söyleme sanatı aslında. O yüzden, resimli kitap metni yazmak zaten bize çok zor geliyor ayrıca 20-24 sayfalı bir kitap için bazen iki sene uğraşıyoruz. Toplamda belki otuz, kırk cümle var ama iki sene uğraşıyoruz. Çünkü tekrar tekrar editörle üstünden geçmemiz gerekiyor. Hatta bazen çizerle birlikte metnin üstünden geçiyoruz. Tıpkı resimlerin üzerinden yazarla editörün birlikte geçtiği gibi bazen metni de çizerle birlikte hallaç pamuğu gibi attığımız oluyor. Dolayısıyla ortaokulda resimli kitapları kullanmak çok kıymetli. Çünkü birçok resimli kitap bayağı bir felsefe içeriyor aslında. Dolayısıyla size teşekkür etmek istedim. Bir ortaokul öğretmeninin resimli kitapları derslerinde kullanması gerçekten çok kıymetli.

Sorunuza gelirsek, nereden besleniyorum? Çoğu zaman kendimden besleniyorum. Malzemeyi kendi yaşadığım çelişkilerden topluyorum ve bunu bir çocuk nasıl yaşar onu düşünüyorum. Bu benim yaşadığım çelişkiyi bir çocuk nasıl yaşıyor veya ben çocukken nasıl yaşıyordum? Bir çocuk nasıl düşünür, nasıl hisseder, bunu sorgulamaya çalışıyorum ama çoğu zaman kendi iç dünyamdan yola çıkıyorum. Daha samimi ve daha gerçek oluyor. Çocuklara bakıp bizi ilgilendirmeyen bir konuyu sadece o gün güncel diye yazmamızla ortaya çıkan eserler hiçbir şekilde okura dokunamıyor bana göre.

Örneğin, göç sorunu önemli bir sorun ama ben ne zaman ki kendim birebir göçle ilgili çok çarpıcı bir an yaşadım, sadece an, göçmen çocukların olduğu okula gittim, onların hallerini gördüm gibi değil, sadece bir an yaşadım, o anla kitap aktı. Dönme dolabı öylece yazdım. Göç konusu güncel bir konu, popüler bir konu, bu konuyla ilgili bir kitap üretilmeli diye değil. Öyle baktığımda yazamıyorum zaten, çıkmıyor. Bir gün kızımla evden çıktık. Köpek gezdiren birisi köpeğinin tuvaletini yaptırmış ve toplamamış. “Aman dikkat, basma!” dedim kızıma, daha apartmandan çıkar çıkmaz. Köşeye gelmeden kaldırımdan bir motosiklet geçti. Maalesef motosikletler kaldırımlara da çıkıyor bizim memleketimizde.” “Ay, dur yavaş!” dedim yine kızımı şöyle çekerek, köşeye geldik hızla bir araba geçti ben yine aynı şekilde onu “Dikkat et!” diye uyardım. Köşeyi dönünce de belediye ağaçları buduyordu, o ağaçlar önümüze düştü hani gözüne gelecek diye yine bir dikkat ünleminde bulundum ve o kadar kısa bir sürede oldu ki bu dört tane uyarı ve endişe, anne endişesi ve anne koruma iç güdüsü. Çocuk da çocuk değil bu arada lise çocuğu, boyu benden uzun ama anneyiz sonuçta. Refleksimle çıkıyor bunlar ve dört kere olunca döndüm “Ne bu, şehirde mi yaşıyoruz savaş alanında mıyız!” dedim öfkeyle ve o an çok ciddi bir utanç duygusu geldi. Kendimden utandım, söylediğim laftan utandım. Ne demek savaş alanı? Yani köpek pisliği çocuğun ayağına bulaşsa ne olur. Hatta kaldırımdan geçen motor bile değse ne olur? Belki en fazla biraz kolu acıyacak ya da ağaç düşse ne olur? Belki gözüne toz kaçacak, su serpeceğiz, geçecek. Allah korusun, araba çarpıp korkunç bir şey olmadığı sürece geri kalanların hepsi aslında çözümü olan basit şeyler. Araba bile “Aman dur!” dediğim anda biten bir tehlike. Oysaki savaş dediğimiz o kadar korkunç ki bunlar o kadar basit kalıyor ki onun yanında ve utandım. Bunu bu kadar kolay cümlelendirmeyi çok şımarıkça buldum, kendimden utandım.

Aslında baktığınızda bir yandan da benim o an duyduğum endişenin miktarıyla savaştaki ebeveynin duyduğu endişenin miktarı belki aynı. Çünkü bu refleksif bir şey. Bu paralellik ama bu farklılık bana o kadar ilginç ve çarpıcı geldi ki! Çok yoğun bir duygu yaşayarak bir kitabı çıkardıysanız o zaman o kitap gerçekten okur üstünde etki ediyor. Dönme Dolap o utanç duygumla çıkmış bir kitaptır. Başa dönecek olursam

göç meselesi önemli bir mesele, eğer ben bu konuda bir şeyler yazayım da çocukları bu konuda düşünür hale getireyim, çocukları bu konuya bakar hale getireyim, neler olduğunu bir görsünler diyerek kitabı yazarsam ne oluyor biliyor musunuz? Sanki çocuklara gününü göstermek için yazmış gibi oluyorum, tepeden bakan, hafiften pasif agresif bir yapı oluyor o kitaplarda. Ben böyle tanımlıyorum en azından ve çocuk da tabii o kitapları itiyor. Çünkü çocuk görmek, bir şeye bakmak, baktığını görmek, gördüğünü düşünüp içselleştirmek veyahut kendini korumaya almak istiyor. O hakkı çocuğa vermemiz gerekiyor, kendi yargılarımızı dayatmamamız gerekiyor. Kitaplarda bu çok önemli. Sadece göstermek gerek, gösterdiğimizi çocuk ister alsın ister almasın o tonda. Mesaj veren değil görüş sunan kitap o yüzden önemlidir.

Yazar kendi görüşünü sunar, görüş ile mesaj arasında böyle bir fark vardır. Mesaj yazarın kendi doğrusunu dayatmasıdır. Okur görüşü ister alır içselleştirir, isterse içselleştirmez. Çünkü görüşlerin doğrusu yanlışı yoktur, kişiye göre değişir. Örneğin, Ayşe cimri bir kızdır diyen bir yazarın kitabını okumak istemiyor çocuklar. Niçin? Çünkü düşünmek istiyorlar, okur Ayşe’nin nasıl bir kız olduğunu düşünüp kendisi bulmak istiyor. Çünkü oyun çocuk için temel bir ihtiyaç ve yazar bunu direkt ifade ettiğindeo oyunu, bulmacayı çocuğun elinden almış oluyor. Halbuki matematik sınavında Ali iki soruyu yaptı, üçüncüyü yanlış yaptığını fark etti, hemen kalem kutusunu açtı fakat silgiyi evde unutmuştu. Allah’tan yanında oturan Ayşe’nin bir silgi koleksiyonu vardı. Hemen Ayşe’den bir silgi istedi, Ayşe “Asla vermem!” dedi. Şimdi, Ayşe nasıl biri? Yazar, “Ayşe cimri biridir.” yazmadı, gösterdi. Okur bunu alacak, Ayşe’nin nasıl biri olduğunu düşünecek ve bu bir bulmaca olacak.

  • Tek kitaplarınızın yanı sıra Lili ve Yedi Çocuğu, Meraklı Gezginler, Leyla Fonten…gibi pek çok seriniz var.  Seri kitap yazma sürecinizden söz edebilir misiniz? Bütünsel düşündüğünüz için kurgularınız bu yönde mi ilerliyor?

Seriler çocuklara iyi geliyor, çünkü tanıdık olan bir rahatlık sağlıyor. Çocukların elinden o rahatlığı devamlı almaya çalıştığımız bir çağda yaşıyoruz. Sürekli bir çaba olsun istiyoruz. Kitap da bir çaba olsun, okul da bir çaba olsun, piyano dersine de gitsin, kürek de çeksin, tenis de oynasın, keman da çalsın, satranç kursuna da gitsin, felsefe atölyesine de gitsin. Sürekli düşünsün, çabalasın, vücudunu çalıştırsın, kafasını çalıştırsın ama bunun yanı sıra çocukta da tanıdık olana yönelme ihtiyacı var. Aslında edebiyatta biz buna klişe deriz ve tanıdık olanı çok sevmeyiz. Çünkü sizin ilk aklınıza gelen herkesin ilk aklına gelendir. Seri kitapların klişeye kaçmadan çocuğa o tanıdık ortamı sağladığını düşünüyorum. Yeni bir şey var ama önce bir tanıdıklıkla kitabı açıyor. Dolayısıyla o tanıdıklık, o rahatlık çocuğun işini biraz kolaylaştırıyor. Çünkü kitap okuma keyfiyle doğmuyoruz. O kadar kolay edinilen bir zevk değil bu. Hani git odana, kitap oku diyoruz da çocuk için kitap okumak bayağı bir çaba aslında. Kitap okumaktan keyif almak bir süreç ve bu süreçte yetişkinlerin enerji sarf etmesi gerekiyor.

Çocukların kitap okuması için rol model olalım denir ya! Siz istediğiniz kadar rol model olun, bir çocuk kitap okuyan birine baka baka, onu göre göre ben de kitap okuyayım demiyor. Çocuğa kitap okuyarak onu alıştırmamız gerekiyor. Ben bunu yüzme öğretmeye benzetiyorum. Çocuğa yüzmeyi öğretirken kendimiz yüzüp, sen beni seyret mi diyoruz? Bak ne kadar keyifli diyerek sonra bir de işin tekniği anlatıp kolunu böyle kaldıracaksın, ayaklarını böyle çırpacaksın deyip hop diye suya atıp yüz mü diyoruz, hayır. Ne yapıyoruz? Suya giriyoruz, ona eşlik ediyoruz, onu tutuyoruz, kavrıyoruz, güvende hissettiriyoruz, destek oluyoruz. Çünkü o sırada ne kadar tekniğini anlatsak da o bir çaba.

Çocuk uzun süre yüzmekten keyif almaz. Sürekli bir çabadır o, sıkıntıdır ve o sıkıntılı dönemde eşlik etmemiz, onu güvende hissettirmemiz gerekir. Ne zaman ki yeteri kadar kilometre yapar, çocuk ancak ondan sonra tek başına keyif almaya başlar. O zaman çocuğun yanından çekiliriz, eşlik etmeyi bırakırız. Kitap okumak da böyle, o çaba döneminde bizim yanında olmamız, ona eşlik etmemiz gerekiyor. Aylarca, yıllarca ona kitap okumamız gerekiyor. Kitap almak için çocuğun okumayı söktüğü dönemi beklersek çok sıkıntılı bir dönemde çocuğu yalnız bırakmış oluruz. İlkokul birinci sınıfta yabancı birisi var: öğretmen. Tanımıyor ki! Tahtaya da Çince gibi çizgiler çekiyor, bunlar çocuk için hiçbir şey değil Sesleri birleştir, kelimeleri oluştur. O güne dek sadece oyun oynamış çocuğa, bu koltukta kırk dakika otur, öğretmeni dinle, sonra da sana bütün bu sıkıntıyı yaşatan, seni oyun oynamaktan alıkoyan şu nesneyi -kitabı- sev diyoruz. Niye sevsin ki bunu çocuk?

Ebeveyn çocuğa kitap okurken her şeyi ile aklıyla, fikriyle, tüm benliği ile orada çocuğun yanında olmak zorundadır. Bir çocuk için annenin babanın tüm benliği ile yanında olmasından daha kıymetli bir şey olur mu? O zaman, kitap anneyi, babayı tüm benliği ile yanında kılan çok güçlü bir nesne olarak çocuğun zihnindeki yerini alıyor ve çocuk okula başladığında bu güçlü nesneyi fethedebilmek için can atıyor.

Okulla ilişkisi olumlu kuruluyor. Dolayısıyla kitap okuyarak büyümüş ve okula getirilmiş çocuklar her derste başarılı olur. Yani okul öncesinde kitap okumak çok önemli.

 Okul öncesinde okumamış olabilirsiniz. Ona kitap okumaya ilkokulda başlayın, lütfen. İlla resimli kitaplar çağında, okumayı sökmemiş çocuk olması gerekmiyor. Hatta okul öncesinde kitap okuyan ebeveynler, çocuğu ilkokula başlayınca kitap okumayı kesiyor. Hadi kendin oku artık, okumayı söktün, diyor. Oysaki çocuk daha heceleye heceleye okuyor. Siz hangi filmi ağır çekimde izlemekten hoşlanırsınız? Çocuk bütün macerayı kaçırıyor, kitap sıkıcı bir hale geliyor, kitaptan soğuyor. O yüzden 1. sınıfta okumayı sökerken, 2. sınıfta okumayı sökmüşken, 3. sınıfta, 4. sınıfta ebeveynlerin çocuklarına kitap okumaya devam etmelerini öneriyorum. Önce 1.sınıfta resimli kitapları, devamında öykü kitaplarını veya romanları her gece bir bölümünü dizi, film izler gibi okuması gerekiyor ki ebeveyn çocuğuna kitap zevkini kazanana dek eşlik etsin, onu tıpkı yüzmedeki gibi güvende hissettirsin.

 Seri kitaplar işte bu güven duygusunu veriyor çocuğa, tanıdıklık duygusunu veriyor. O yüzden seri kitapları çocuklar seviyor. Ben niye seri yazdım? Yazara da güven duygusunu veriyor. İşim kolaylaşıyor. Yepyeni bir dünya yaratmaktansa yarattığım dünyada yeni bir macera yazmak çok daha kolay geldiği için belki de biraz acemilikten seriler ile başladım. Yine de seri yazmayı çok seviyorum.

  • Okuma ile etkili yazmanın ilişkisine dair hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik atölyeler düzenliyorsunuz. Yazının sırrı var mıdır? Herkes yazı yazabilir mi?

 Bu çok iddialı bir soru, bunu ancak büyük yazarlar cevaplayabilir. Ben cevaplayamam, gerçekten ben daha çok taze bir yazarım bu konuda bilmişlik taslamak için. Herkes yazabilir mi, bilmiyorum ama yazabilmek için çok okumak gerektiğini ve çok yazmak gerektiğini biliyorum. Kilometre yapmak gerekiyor. Yazı yazmayı ikinci bir dilde konuşmaya benzetiyorum. Bütün bu söyleyeceklerimi size İngilizce söyleyecek olsam, İngilizceye hâkim değilsem üzerime kalın bir perde örtülmüşçesine söyleyeceklerimin çok azı size geçer, çoğu bende kalır. İngilizceye hakimsem daha ince bir kumaş örtülür. Yarısı size geçer, yarısı bende kalır. İngilizceye çok hakimsem ince bir tül örtülür. Çoğu size geçer, azı bende kalır. Yazı da böyle. Yazı dili de ayrı bir dil, sıfırdan İngilizce öğrenilir gibi öğreniliyor. Yazı diline hakimse o kişi söyleyeceklerinin çoğu okura geçiyor, değilse geçmiyor. Başınıza gelmiyor mu? WhatsApp’ta bir şey yazıyorsunuz, karşı taraf öyle bir cevap veriyor ki ben bunu demedim ne diyor şimdi bu diyoruz. Konuşuyoruz ama yazamıyoruz. Bazen sonunda telefonu kaldırıyoruz. Çünkü konuşurken bize yardım eden mimiklerimiz var, ses tonumuz var. Yazarken öyle değil, hangi kelimeleri bulacağım da diyebileceğim. Yazının da öykünün de bir tekniği var. Yaratıcı yazı derslerinde bu da öğreniliyor. Çocuklara oyun ile öğretiliyor, nasıl ilkokulda İngilizce oyun ile öğretiliyor, yazı da oyunla öğretiliyor ama teknik yetmez. Siz bir dilin tekniğini, gramer yapısını istediğiniz kadar öğrenin, o dili pratik etmiyorsanız öğrenmiş sayılır mısınız? Hayır! Konuşmaya çalışacaksınız o dili, yani yazmaya çalışacaksınız. Yazamıyorsanız da yazmaya çalışacaksınız. Konuşmaya başlamanız için de duymaya ihtiyacınız var. O dili iyi konuşan birinin ağzından duymak gerekir. Kulak doldurmak gerekir. Yazıda da işte bu dili iyi konuşan kişi, yazar. Onun kaleminden çıkan cümleleri bolca okuyup kulağınızın dolması gerekiyor ki siz yazacağınız zaman size rehber olsun.

  • Çocuk Edebiyatı coğrafyasının değişiminde editörün değişen bakışı da etkili sanırım. Kitap yazım aşamasındayken devam eden yazar-editör iş birliği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bu yola çıkarken en büyük şansım süper editörlere denk gelmiş olmam. Dolayısıyla ne diyeyim size ki en önemli şey. Rezil de eder, vezir de eder.  Editör çok çok çok çok önemli gerçekten.

  • Leyla Fonten serisi ve Dönme Dolap kitaplarınızdaki sanatsal çizimlerden yola çıkarak okul öncesi dönem için yazılan çocuk kitaplarında çizimlerin de metin kadar hayati olduğunu söylemek mümkün. Yazar-çizer uyumu konusunda düşünceleriniz nelerdir?

Aslında bu konu da editöre bağlanıyor. Çünkü çizerleri seçerken çoğu zaman editörle birlikte seçiyoruz ve bu dengeyi kuran editör. Söyleşimizin başında dediğim gibi, editörün kitabımızın ürün oluşu ve sanat oluşunun dengesini sağlaması gerekiyor. Biz çizerler veya yazarlar sanat tarafına çok fazla paçayı kaptırabiliriz. Dolayısıyla editörün ara ara bize bunun bir ürün olduğunu hatırlatması gerekiyor. Ya da yine yazar olarak ben okullar bunu alsın diye başka taraflardan yazmak isteyebilirim. O zaman da editörüm bana bunun sanat olduğunu hatırlatması gerekiyor. Çizerde de aynı şekilde. Çizerlerin de yazarların da editörün güvenli kucağına kendisini bırakması gerekiyor. Onu iddialaşacak bir ebeveyn olarak görmemesi gerekiyor. Onu iş birliğine gireceği bir yol arkadaşı, kanka olarak görmesi gerekiyor. Bir editörün yaptığı yorumu eleştiri olarak değil bir hediye olarak alması gerekiyor. Eseri daha iyi hale getirmek için yapılan yorum olduğunu ve editörün kitabın kitaplığı ile ilgili hem yazardan hem çizerden daha fazla bilgi ve tecrübeye sahip olduğunu unutmamak gerekiyor. Editör dört yıllık bir resim eğitimi almış değil. Dolayısıyla çizerin dönüp resmin tekniklerini bilmiyorsun, bana bir şey söylediğinde ben seni niye ciddiye alayım diye düşünmemesi gerekiyor. Editörün dört yıllık resim eğitimi olmayabilir ama çok daha uzun kitap üretme tecrübesi var. O çizerin dört yıllık resim eğitimi tecrübesini bir çocuk kitabına nasıl aktaracağı konusunda bilgisi olmayabilir. Burada editörün ne dediği çok önemli. Çünkü o çizim yeteneğini ve bilgisini bir çocuk kitabına yorumlamak, üstelik de metinle örtüştürerek yorumlamak konusundaki editörün tecrübesine güvenmek ve hem yazar olarak hem de çizer olarak kendimizi editöre bırakmak gerekiyor.

  • Ebeveynler çocuklarının zorla değil severek kitap okumasını hayal ediyor. Çocuğun kitap okuma hazzına varması için “doğru” kitabı seçmek çok önemli. Sizin için “iyi kitap” tanımı nedir? Özellikleri nelerdir?

Görüş sunması önemli. Kitap çocukları eğlendirecek, bu çok net. Bunu her zaman söylüyoruz. Hatta biz sürekli bunu düşünerek yazıyoruz. Tamam eğlendirsin de ben size en sevdiğiniz kitap hangisi diye sorsam siz bunca yıldır okuduğunuz yetişkin kitaplarını çok kısa bir sürede tarayıp bir tanesini bana söylersiniz. Sonra size desem ki ne oluyor o kitapta olay zincirini unutmuşsunuzdur, bana anlatamazsınız ama yine de en sevdiğim kitap dersiniz. O kitap sizin ya zihninize ya kalbinize dokunmayı başarmıştır. Dolayısıyla görüş sunması önemli. Yazar kitapta kahramanı maceradan maceraya koştursun. Hoplatsın, zıplatsın kitap gider ancak kalbine ya da zihnine dokunmayı başardığı zaman kitap kalır. Dolayısıyla görüş sunan kitap çok önemlidir. Sedat Sever’in bir sözü var: “Çocuğun zihnine ve kalbine sorumluluk veren ebeveyn iyi ebeveyndir.” Ben de bunu kitapla değiştirmek istiyorum. Çocuğun kalbine ve zihnine sorumluluk veren kitap iyi kitaptır. Görüş sunan kitap çocuğa üstünde düşünme sorumluluğu verir. Düşünüp, karar verip içselleştirme sorumluluğunu verir. Tabii çocuğa göreliği önemli, resim-metin dengesi önemli. Başka birçok madde var da birini seçecek olsam ben bunu söylerim.

Benim iyi kitap kriterim ne? Bende yeni bir kitap yazma isteği uyandırıyorsa o benim için iyi bir kitaptır.

Tülin Hanım, nezaketiniz ve samimi sohbetiniz için çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşi oldu, sizi konuk ettiğimiz için çok mutlu olduk.

Gerçekten benim için de çok farklı sorularla, çok daha derinlemesine konulara girebildiğimiz bir sohbet oldu. O yüzden hakikaten çok teşekkür ediyorum. İnanılmaz keyifli oldu ve son zamanlarda kafamı kurcalayan bir dolu konuyu konuşma fırsatı verdiniz bana çok teşekkür ediyorum, sağ olun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • No products in the cart.
Sohbeti aç
Canlı Destek