Romantik Bir Realist Stendhal/ Senem Dinç

Bir sendromun babası…

Biraz romantik, biraz melankolik insanlar duygu yoğunluklarını aktarmak, öldükten sonra da akıllara kazınmak isteyebiliyorlar. Mezarları üzerine yazılması için notlar bırakanlar bir hayli çok. Bu notlara baktığımızda ölen kişinin neyi miras bıraktığını da görmüş oluyoruz. Marie- Henri Beyle, namıdiğer Stendhal’da mezar taşına yazdırdığı 3 kelimeyi miras bırakmış: “Scrisse-Amo-Visse” “Yazdı-Sevdi-Yaşadı”. Çok severek yaşamış ve çokça yazmış. Mezar taşında olduğu gibi yaşarken de yazmak ve yaşamak arasına sığdırdığı aşklarıysa üzerine düşünmeye değer.

Senem Dinç bu yazıda Stendhal’ın yaşam serüvenini ve bir psikolojik rahatsızlık olarak kayıtlara geçen sanat eserleri önünde bayılmasını( stendhal sendromu) netyazı için araştırdı.

Stendhal 1783 yılının Ocak ayının 23. Günü Fransa’nın Grenoble şehrinde gayet zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Yedi yaşında kaybedeceği annesinin ismi Henriette Gagnon’dur. Stendhal’ın din ile olan ilişkisini zedeleyecek olan, otoriter ve baskıcı babasının ismi ise Chérubin-Joseph Beyle. Babası ile olan sorunlarını eserlerine de yansıtan Marie-Henri Beyle öyle ki babasının ismini kullanmamak için Stendhal lakabını kullanır. Kendisine isim olarak seçtiği Stendhal bir Alman kasabasının adıdır.

Babasının ve teyzesinin elinde büyüyen Stendhal en çok dedesi ile sağlıklı bir ilişki kurar. Katolik ve baskıcı bir babanın çocuğu olarak, babası ile yaşadığı sorunları Tanrı ile ilişkilendirmekten geri durmayıp, agnostisizmi benimser. Hatta kilise ile ilgili düşünceleri diplomatik işlerini de etkiler. Ancak Fransa- Avusturya ilişkilerinin çıkarları uğruna, kilise bunları görmezden gelir. Kurduğu şu cümle Nietzsche’nin kendisini kıskanmasına sebep olmuştur: Tanrı’nın tek kusuru varlığının olmamasıdır.”

Bir dönem orduda görev alan Stendhal, ordudan ayrıldıktan sonra politikanın içinde yer alır ve diplomatik görevler icra eder. Resmi bir mesleği olan yazar, bu resmiyet içerisinde duygusal bağlar arayarak, onlarca kadını kendi hayatına dâhil eder. Belki de küçük yaşlarda kaybettiği annesinin acısını kendince bastırmaya çalışmıştır, kim bilir.

Tanrıya inanamayan, bilinmezlik ile dini/Tanrıyı özdeşleştiren yazar aşk konusunda ise aksi bir tutum geliştirir. Hatıraları ile günümüze gelen kayıtlara göre en az yedi sevgilisi olmuştur. En uzun süren ilişkisi, dönem dönem biten dönem dönem tekrar başlayan bir hâl üzere de olsa 11 yıl sürmüştür. Giulia Rinieri ile süren bu ilişkisinde bir kaç kez evliliğe teşebbüs etse de sonuç alamaz, son evlenme teklifinin ardından Giulia başka biriyle evlenir. Bu yedi sevgili arasında özellikle birine duyduğu aşk Stendhal’ı oldukça etkiler: Metilde!

1818 yılının Mart ayında arkadaşı Giuseppe Vismara aracılığı ile Kontes Metilde Viscontini Dembowski ile tanışan Stendhal, hiç unutamayacağı bir aşk ile kontese tutulur. Aşkına karşılık bulamaz ancak pes etmeden mektuplar yazar. Yazdığı mektuplar ve uzun uğraşları neticesinde Kontesi on beş günde bir, yanlarında başkaları olmak kaydıyla, bir saatliğine görmeye ikna eder. İki yıl boyunca Metilde Viscontini Dembowski’yi bu şekilde görür.

Ancak karşılıksız olan bu aşka ve içinde bulunduğu bu ilişkiye daha fazla dayanamayarak Milano’ya gider. Başka kadınlarla kısa- uzun ilişkiler kurar. Ancak Metilde’yı asla unutamaz. 1825 yılında Kontesin ölümünün ardından derin bir acı duyar. Hissettiği acı ona Aşk Üzerine isimli eserini yazdırır.

STENDHAL SENDROMU NASIL ORTAYA ÇIKTI:

-Santa Croce Bazilikası-

Fransa’da doğup büyüyen yazar, diplomatik görevler alması sebebi ile pek çok ülkeyi ve şehri gezer. İngiltere, Avusturya, İtalya, Fransa… Ancak en çok Fransa ve İtalya arasında gidip gelir. Yazar olmasının yanında bir sanat tutkunu olan Stendhal, tek bir tablo için dahi Fransa’dan Floransa’ya at üzerinde birçok defa yolculuk eder. İlginç bir şekilde bu yolculuklarında at sürerken bir yandan da kitap okuduğu söylenmektedir. Yazar 1817 yılında Floransa’ya, Santa Croce Bazilikası‘na gider ve Giotto’nun fresklerini gördüğünde, not defterine şunları yazar:

“Floransa’da olmaktan, o muhteşem insanların mezarında dolaşmaktan dolayı kendimden geçmiştim. Bu yüce güzelliğin düşüncesi beni avuçları içine almıştı. Bir an ilahi hislere gömüldüm. O an her şey ruhuma sahicilikle hitap etmeye başladı. Ah keşke unutabilsem. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Hayat gözlerimin önünden çekilmişti. Yürürken yere yuvarlanıp gitmekten korktum.”

İşte bu cümlelerle ifade ettiği duygular ve daha sonra çeşitli sanat eserleri önündeki bayılmaları ile bir hastalığın isim babası olur:   Stendhal Sendromu.

Stendhal, Giotto Fresklerini gördükten hemen sonra bir mezarı ziyarete gider. Üzerinde “Hiçbir övgü bu adın büyüklüğüne erişemez” yazan Niccola Machiavelli’nin mezarıdır bu. Bu ziyaretin ardından kendinden geçerek çimenlerin üzerine düşer.

Bu olaylardan yıllar sonra yine at üzerinde Floransa’ya, Uffizi müzesini ziyarete gider. Orada gördüğü Boticelli’nın Venüsün Doğuşu tablosunu seyrederken kalp krizi geçirir.Bir süre sonra aynı yere tekrar yolculuk eden Stendhal bu defa yine bir Boticelli eseri olan İlkbahar Tablosu önünde sara nöbeti geçirir.

Müze müdürü başka ziyaretçilerde de benzer rahatsızlıkların ortaya çıktığını fark ederek bu olayın üzerine eğilir, hastalanmaları kaydeder ve bunun bir sanat zehirlenmesi olabileceğini düşünür. Yıllar sonra 1979 yılında psikiyatrist Graziella Magherini tarafından yapılan araştırmalarda, Floransa’yı ziyaret eden 100’den fazla kişide bu belirtilerin oluştuğu fark edilerek hastalık ortaya çıkarılır ve hastalığın adı Stendhal Sendromu olarak kayda geçer. İtalyan korku filmlerinin önde gelen temsilcilerinden Dario Argento da 1996 yılında aynı isimle bir film yapar.

Marie-Henri Beyle, Stendhal ismi ile tüm dünyaya kendini tanıtmayı başarır. Eserlerinden en çok Kırmızı ve Siyah (Kızıl ve Kara olarak da isimlendirilmiştir) bilinmektedir. Hatta Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah eserini isimlendirirken Stendal’ın eserinden esinlendiği söylenir. Panama Manastırı ve Aşk Üzerine de diğer tanınmış eserleridir. Baştan sona baskı, acı, diplomatik bir hayat ve aşk ile dolu bir yaşama sahip olan yazar, sizce de mezarına yazdığı o üç kelime ile çok şey ifade etmiyor mu?

Scrisse -Amo- Visse

KİTAPLARINDAN ALINTILAR

“Tutku ne kadar gizlenirse gizlensin,
Çok karanlık bir göğün
Korkunç fırtınaları haber verişi gibi,
Gizli köşeleriyle kendini ele verir.”

Kırmızı ve Siyah

“Şu işe bak, zindandan o kadar korkan ben, oradayım ve bir an bile kedere boğulduğumu anımsamıyorum! Demek ki bu işin korkusu kendisinden yüz kat beter iş..”

Parma Manastırı

Belki de en akıllıca olanı, insanın sırlarını başkasına değil, kendine açmasıdır.

Aşk üzerine

Bir kadının tabiatı arşa ne kadar yakınsa, kopan fırtınalar o kadar korkunç olur.

Aşk üzerine

Kristalleşme yalnızca ağaç dallarına özgü değildir. Yaşadığı uzun kışın ardından, çırılçıplak bir ağaç dalı olan insan, aşkı tanıdıktan sonra bin bir kristalle kaplanır. Doğadaki her şey daha güzeldir, sevdiği kişide fark ettiği her yeni özellik yeni bir kristaldir onun için; çok daha güzeldir, çok daha parlaktır. İşte kristalleşmiştir insan; fakat artık çok daha kırılgandır.

Aşk üzerine

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek