Öğretmen Altun ve Eren Oruç ile Röportaj/Elif Solmaz Çağlayan

Güzel günler görelim diye işini iyi yapan, öğrencilerinin sınıflarını, hayata bakışlarını, öğrenme becerilerini sevgiyle, saygıyla, öz veriyle değiştiren Altun ve Eren öğretmenlerle tanışmaya ne dersiniz? Bu tanışıklık size hem ümit verecek hem gururlandıracak. Biraz da çalışma azmi kazandıracak.

Elif Solmaz Çağlayan’ın sordu, öğretmenlerimiz cevapladı. Keyifli okumalar…

Her sene öğretmen atamaları yapılırken içimden şu düşünceler geçer: “Kim bilir hangi kahraman, hangi şehre doğru yola düşecek ve orada kim bilir ne güzel öyküler yazacak.” Altun ve Eren çifti olarak siz de yaşarken fark etmeseniz de aslında bir öykü yazıyor, etrafınızdakileri bu güzelliklere ortak ediyorsunuz. Ben birçok kötülüğün olduğu bu dünyada güzel yaşam öykülerinin anlatılması gerektiğine inanıyorum. Sizin her gün emek verdiğiniz güzelliklere takipçilerimizi de ortak etmek için soruyorum.

Altun ve Eren öğretmenin öyküsü nasıl başladı?

2015 yılında eşim Altun ile hayatlarımızı birleştirdikten sonra görev yaptığım Ağrı Tutak Dağlıca Köyü okul lojmanına yerleştik. Her ikimiz de çocukluğunu köyde geçirmiş, köyde yaşamanın hem güzel yanlarını hem de olumsuz, zor koşullarını birebir yaşamıştık. Aslında belki de bizi bu köy okuluna bağlayan, bu öyküyü yaşamamızı sağlayan buydu.

Derler ki, öğretmenlikte her şey öğrenciyle ilk göz göze geldiğin anla başlar. Bazen teorikte bildiğiniz çoğu şey anlamını yitirir. Siz öğretmenliğe başladığınızdan bu yana öğrencilerinizle birlikte dönüşüme uğradınız mı?

   Öğretmenlik öyle kutsal bir meslek ki, içinde sevginin, saygının, merhametin, duygusallığın, yardım severliğin, özverinin, insanüstü bir çabanın olduğu bir meslek. Bu sözcüklerin vücut bulduğu bir öğretmen, her öğrencinin gözüne baktığında onun öyküsünü anlar diye düşünüyoruz. Tabi biz de bu köyde köyün zor şartları, öğrencilerin yaşanmamışlıklarını ve en önemlisi tertemiz yüreklerini gördük.

   Teorikte bildiğimiz öğretmenlik bir köy okulundaysanız tamamen değişir. Mesela hayatınızda hiç soba yakmamışsınızdır, soba yakarsınız. Elinize boya rulosu almamışsınızdır, çocuklarınız için boya yaparsınız. Elinize kazma kürek alıp harç karıştırırsınız. Öğrencilerinizin daha iyi şartlarda eğitim alması için her türlü fedakârlığı yaparsınız. O yüzdendir ki öğretmen; anne, baba olarak görülür.

“Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır” ya da “Masallarda bir peri çıkar karşınıza, gerçek hayatta bir öğretmen” gibi sözler söylenir. Gerçekten öğretmenin böyle büyük bir etkiye sahip olduğunu düşünüyor musunuz?

  İyi bir öğretmen her zaman öğrencileri içi bir şanstır. Düşünsenize bir çocuk sizi rol model alıyor, sizin yaptığınız her hareket onun hafızasına kaydediliyor. Sizin ona karşı davranışınız, hal hareketiniz, derslerdeki tutumunuz, gözlerine bakışınız, ilk öğrettiğiniz harf, rakam her şeyiyle çocuğun hayatına ilk dokunuşları sergiliyorsunuz. Sevgiyle, şefkatle öğrettiğiniz her bilgi, çocuğun ileriki yaşamında ona değer katacaktır. Korkutarak, zorla günü ve kendinizi kurtarmak için öğrettiğiniz her şey öğrencinin hafızasında size ve o derslere karşı bir nefret olarak kalacaktır. Bu yüzdendir ki iyi bir öğretmen öğrencisi için bir kahramandır.

Bir köyde öğretmenlik yapmanın en güzel tarafı nedir?

 Koşulsuz, şartsız bir sevgi diyebiliriz. Değer gördüğünüz bir yerdesiniz, insanlar için umut kaynağısınız. Her şey doğal, her ders sonu, “Öğretmenim bir şey lazım mı?” diyen çocuklarınız var. Her an yanınızda olan bir köy halkı var. Doğal bir ortamda, doğayla iç içe bir okula sahipsiniz.

Bütün bu çabaların arasında kendinizi çaresiz hissettiğiniz anlar oldu mu?

Okul bahçesini tel örgü ile çevirip ağaçlandırma yapmıştık. Her defasında keçilerin, koyunların ağaçları yemesi ve sahiplerinin çok duyarsız davranması bizi çok üzmüştü. Sahibine “Ağaçlar diktik. Bu ağaçlar büyüyünce gölgesinde oturup soluklanacaksınız. Okul bahçesi daha güzel, ferah olacak.” dediğimde aldığım cevap: “Dikmeseydin.” Olmuştu.  Ama köyün geriye kalanının duyarlı olması sayesinde bu çaresiz durumun üstesinden gelebilmiştik.

Sizin okulda yaptığınız çalışmalar öğrencilerin hayallerini, hedeflerini ne yönde etkiliyor?

Çocuklar okulda kendilerinin değerli olduğunu hissediyorlar, özgüvenleri, motivasyonları yükseliyor. “Öğretmenim ileride biz de okuyacağız. Sizin gibi bir öğretmen olacağız. İyi bir doktor, polis, hâkim olacağız.” diyorlar. Daha çok çalışıyor, daha çok sorguluyor,  hayata daha güçlü adımlar atıyorlar. Biz köye gelmeden önce evlerinin bahçesinde soğan ekmeyen köy halkı şu an çeşit çeşit meyve sebze yetiştiriyor. Galiba en büyük kazanç pes etmemeyi öğrenmeleri oldu. “İstersek her şeyi başarabiliriz.” diyen birçok öğrencimiz var.

Sizi takip ettiğimiz kadarıyla okulunuzda birçok maddi, manevi imkânsızlıklarının üstesinden gelmeyi başarmışsınız. Paylaşımlarınız, bir öğretmenin eldekilerle öğrencilerine pek çok imkân oluşturulabileceğinin adeta bir kanıtı niteliğinde. Bu açıdan bakıldığında özellikle kırsal bölgelerde görev yapan öğretmenlerden çokça dillendirilen “Fırsat Eşitsizliği” kavramı hakkında neler söylemek istersiniz?

İnsanın doğup büyüdüğü yeri değiştirme şansı yoktur, ama insan isterse, inanırsa, çalışırsa her şeyi başarabilir. Biz aslında kupkuru bir çölde göreve başladık. Kupkuru diyorum çünkü ne okulda ne de köyde su yoktu. Küçük bir köy çeşmesinden tüm köy su alıyordu. Biz o kuraklığın içinde kuyu açtırarak okulumuza suyu getirdik. Sonrasında az bir su ile organik tarım yapıp, buradan elde ettiğimiz gelirle okul ihtiyaçlarını belirli ölçüde karşıladık. Eski bir kara tahtadan masa tenisi yapıp, çocukların sportif faaliyette bulunmasını sağladık. Aslında biz imkânımız yok deyip vazgeçmedik. Elimizde olanları daha iyi nasıl kullanırız, aradaki farkları nasıl kapatırız, diye hep projeler geliştirdik. Elimizde olanı sonuna kadar değerlendirmeye çalıştık.

Köylerde, öğretmene bakış açısını, öğretmenin köyün insanıyla kurduğu birebir ilişki ve samimiyet belirliyor ama bu bağı kurmak bazen sancılı ve zor olabiliyor. Kültürel farklılıklar, bölgenin dilini bilmemek gibi iletişimsel sıkıntıları bu zorluklar arasında sayabiliriz. Siz bu konuda zorluklar yaşadınız mı, yaşadıysanız nasıl üstesinden geldiniz?

 En büyük sıkıntı eğitim konusunda oluyor diyebilirim. Köy halkı genelde Kürtçe konuşuyor. Okula başlayan öğrenci, yeni bir dil öğreniyor ve siz sadece okuma değil yeni bir dili de çocuğa öğretiyorsunuz. Bu da beraberinde yükünüzü artırıyor. Özellikle yaz tatili sonrası okumaya geçen öğrencilerinizin okumayı unutması, yeni öğrendiği kelimelerin kafasını karıştırması gibi sıkıntılar çok yaşanan olaylar.

Bu sorunların çözümü için çocukların sürekli kitap okumasını sağladık. Aileler ile sürekli iletişim halinde olduk. Ders dışı sosyal etkinliklere daha çok önem verdik. Yaz tatillerinde hem çocuklara organik tarımı öğretip, hem de okuma alışkanlıklarını sürekli hale getirmek için kitap okuma saatleri, etkinlikler yaparak eğitimi köyde yılın on iki ayı hep kalıcı hale getirdik.

Gençliğinizin en güzel çağlarını bu köyde dağ başında geçiriyorsunuz. Genelde birkaç senede köy öğretmenliğinin büyüsü dağılır ve o sıcak Anadolu romantizmi biter, şehre dair hayaller kurulmaya başlanır. Siz hayallerinizin ertelendiği düşüncesine kapılıyor musunuz?

Her insan daha rahat şartlarda yaşamak ister tabi ki, ama bazen size ihtiyacı olan birilerinin varlığı her şeyi, tüm planlarınızı değiştirir. Projeleri gerçekleştirince zamanın farkına hiç varmazsınız diyebiliriz.  Kışın kar fırtınasında bir metre kar yağmışken minik ayaklarının sızısına aldırış etmeden okula gelen, yazın çiçekler ile lojman merdivenlerini süsleyen öğrencileriniz varsa siz de bunun farkındaysanız eğer, ayrılmak bir hayli zorlaşır. Galiba buradan ayrılmak, ayrılıkların en zoru olacak bizim için. Çünkü biz bir aile gibi olduk.

Eğer karlı bir dağ köyünde öğretmenseniz uzun süre sadece beyaza bürünmüş manzaralar sizi bekler. O zamanlarda neler yapıyorsunuz?

Kış tabi ki burada çok uzun yaşanır. Yılın altı ayı kar hiç eksik olmaz. Bu zamanlar en güzel hobimiz sobanın başında sıcak bir çay ve bolca kitap okumak. Bazen çocuklar ile naylonumuzu alıp kayak yapar, bazen kartopu oynar, bazen köy halkını ziyaret ederiz, bazen de mısır patlatır, sınıfı sinemaya çevirir, hep beraber film seyrederiz.

Karlar kalktığı zaman köyün işleri de çoğalıyor. Öğrenciler de bir bir okula gelmez oluyor. Sizin böyle zamanlarda öğrenci peşinden koşturduğunuz oluyor mu?

Hangi köy okulu öğretmenine sorsanız galiba en büyük sorunun ilkbahar aylarında çocukların okuldan uzaklaşması olduğunu söylerler. Biz de aynı sorunları genelde yaşıyoruz ve bazen kendimizi bir dağ başında, bazen bir ağaç gölgesinde, bazen dere kenarında öğrencilerimizin peşinde buluyoruz. Özellikle veli iletişimini daha da sıklaştırıp çocukların bu dönemleri en az kayıpla atlatmasını sağlıyoruz. Yani öğrencilerimiz şanslı diyebilirim. Okul lojmanında kalmamız haftanın her günü, günün her saati, eksik konuların telafisini sağlama şansı veriyor onlara.

Öğretmen aynı zamanda bir öğrencinin rol model aldığı kişidir. Sizi en çok hangi konularda rol model aldıklarını görüyorsunuz?

Galiba hiçbir zorluğa karşı pes etmeyen, sonuna kadar imkânları zorlayan, şartlar ne olursa olsun savaşan yapımızı diyebiliriz.

Öğretmenliğin en güzel tarafı çocukların sizinle filtresiz iletişime geçmesi ve onların safiyetlerine şahit olmaktır diye düşünüyorum. Siz, öğretmenliğin en çok hangi yönlerini seviyorsunuz. Öğretmenlik hayatınızda yaşadığınız en güzel hatıranızı anlatır mısınız?

Bir köye gidiyorsunuz öğretmen olarak ve küçükten büyüğe köy halkı her yaptığınız işi bir film izler gibi hayranlıkla izliyor. Hani ünlü olmak vardır ya bir öğretmen sınıfında, görev yaptığı köyde inanın hep bir film artisti gibi ünlüdür. Köy servisinde en ön koltuk size ayrılır, davetlerde başköşede size yer verilir, gittiğiniz her ortamda saygıdan ayağa kalkılır, bu kadar değer verilen bir meslek nasıl sevilmez ki.

Köye ilk gittiğiniz günler öğrenciler hep köy hakkında bilgiler verir, ilginç hikâyeler anlatır, köyde ilgi çekecek tüm olayları size özet geçerler. Bir öğrencim: “Öğretmenim, okulun şu karşısındaki dağda ki tek ağaç var ya o ağacın altında bir mezar var, orası ziyarettir, dedem her gece orada mum yandığını söyler. Geceleri biri o mezardan çıkar, ağacın altında dolaşır.” dedi. Benim de lojmanda ilk günlerim, lojmanla uyum sağlama aşamasındayım. O gece yorgun bir şekilde yatağıma girip uyudum.

Gece yarısı bir ara uykulu uykulu uyanıp lavaboya gitmek için koridora çıktım. Bir anda banyo lambasının kendiliğinden yandığını görünce aniden uykum kaçtı ve aklıma ilk karşı dağda ki çocukların anlattığı ziyaret geldi. İstemsizce korkmaya başladım. Geri hemen salona geçip, acaba gerçek mi diye yatakta sabaha kadar uyumadan bekledim, Sabah tekrar koridora çıkıp, elimi yüzümü yıkadım ve banyo lambasını kapattım. Lojmandan çıkmadan banyo lambasının tekrar yanık olduğunu gördüm elimi anahtara vurunca anahtarın bozuk olduğunu anladım. Çok korkmuştum ama meğer ışığın yanmasının sebebi ziyaret değil de anahtarın azizliğiymiş.

                              

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • No products in the cart.
Sohbeti aç
Canlı Destek