Nasıl Ölünür/ Emile Zola

Farklı türlerde eserler veren Fransız yazar Emile Zola, dünya edebiyatının ünlü yazarlarındandır. Özellikle romanlarında Fransız toplumunun sorunlarına ışık tutmasıyla bilinse de onun hikayeleri de romanlarından geri kalmaz.

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak büyüyen Zola, “Nasıl Ölünür” isimli kitabında ölümün zengin ve fakiri, yaşlı ve genci eşitleyen tarafını gözler önüne seriyor.

Bugün sizinle paylaşacağımız bu hikayede işçi bir anne babanın hasta çocuklarının ölüm sürecine ve hayatın devam etmesi üzerine çarpıcı bir hikayeye tanık olacaksınız. İyi okumalar dileriz…

Ocak ayı zorlu geçmişti. İş yoktu, ekmek yoktu, evde ot ocak yoktu. Morisseau’lar yoksulluktan ölüyordu. Kadın çamaşırcı, koca duvar işçisiydi. Batignolles’da, Cardinet Sokağı’nda mahalleyi zehirleyen kapkara bir evde oturuyorlardı. Beşinci kattaki odaları o kadar sefil bir haldeydi ki tavandaki çatlaklardan içeri yağmur suları giriyordu. On yaşında bir oğlan çocuğu olan küçük Charlot’larının büyümek için iyi beslenmeye ihtiyacı olmasaydı, her şeye rağmen şikâyet etmezlerdi.

Çocuk çok çelimsiz, bir deri bir kemikti. Okula gittiğinde her şeyi bir anda öğreneceğim diye o kadar gayret ediyordu ki hasta oluyordu. Üstelik çok da akıllıydı, boyundan büyük laflar eden uslu bir maskaraydı. Ona verecek ekmek bulamadıkları günler anneyle baba deliler gibi ağlıyordu. Üstelik binadaki çocuklar yukarıdan aşağıya sinekler gibi ölüyordu, ev o denli sağlıksızdı.

Caddelerde buzları kırıyorlardı. Baba bile işe girmeyi başarmıştı; kazma darbeleriyle derecikler açıyor, akşam kırk kuruş alıyordu. İnşaat işi yeniden başlayana kadar, açlıktan ölmeyecek kadar bir para kazanıyordu.

Ama bir gün, adam eve döndüğünde Charlot’yu yatar vaziyette buldu. Annesi çocuğun nesi olduğunu bilmiyordu. Onu Courcelles’de eskicilik yapan teyzesine gönderip içinde titreyip durduğu bez gömleğinden daha sıcak tutacak bir ceket var mı diye bakmasını istemişti, Teyzesinde çok bol eski erkek gocuklarından başkası yoktu ve ufaklık tir tir titreyerek, içmiş de sarhoş olmuş gibi eve dönmüştü. Şimdi yastığa gömülü kıpkırmızı yüzüyle sayıklıyordu, misket oynadığını sanıyor ve şarkılar söylüyordu.

Anne kırık bir camı kapamak için pencerenin önüne partal bir şal asmıştı; açıkta kalan üstteki iki camdan göğün soğuk kurşun grisi içeri giriyordu. Sefalet yüzünden komodin boşalmıştı, ne kadar çamaşır varsa rehincideydi. Bir akşam masayla iki sandalyeyi de satmışlardı. Charlot yerde yatıyordu; ama hastalandığından beri yatağı ona vermişlerdi, orada da hiç rahat değildi çünkü şiltedeki yünden avuç avuç alıp iki yüz elli gramını dört-beş kuruşa bir eskici kadına götürmüşlerdi. Şimdi anneyle baba bir köşede, köpek bağlasan durmaz ot şiltenin üstünde yatıyorlardı.

Bir ara ikisi birden Charlot’nun yatakta sıçramasına baktılar. Bu çocuk neden böyle yapıyordu? Yoksa bir hayvan mı ısırmıştı ya da ona kötü bir şey mi içirmişlerdi? Komşulardan Bayan Bonnet geldi; küçüğü yokladıktan sonra bunun sıtma olduğunu iddia etti, çocuk hem ateş gibi yanıyor hem de buz gibi donuyordu. Bunu iyi bilirmiş, kocasını böyle bir hastalık yüzünden kaybetmiş. Anne, Charlot’yu kollarına alarak ağladı. Baba deli gibi çıkıp koşa koşa doktor bulmaya gitti. Birini bulup getirdi; pek uzun boylu, soğuk biriydi, hiçbir şey demeden çocuğun sırtını dinledi, göğsüne vurdu. Sonra doktorun reçeteyi yazması için Bayan Bonnet’nin eve gidip kâğıt kalem alması gerekti. Doktor ağzını bile açmadan çekilecekken, anne boğuk bir sesle sordu:

“Nesi var, bayım?” “Akciğer iltihabı,” diye kestirip atarak cevap verdi doktor başka açıklama yapmadı. Ardından, “Yardım bürosuna yazılmış mıydınız?” diye sordu.

“Hayır, bayım… Geçen yaz durumumuz yerindeydi. Bizi bu kış mahvetti.”

“Çök kötü! Çok kötü!”

Doktor tekrar uğrayacağına söz verdi. Bayan Bonnet eczacıya giderken onlara yirmi kuruş borç verdi. Morisseau’lar kırk kuruşla bir kilo sığır eti, taş kömürü ve mum aldılar. O ilk gece iyi geçti. Ateşi beslediler. Yüksek ateş yüzünden uykuya dalmışa benzeyen hasta çocuk arak sayıklamıyordu. Minik elleri yanıyordu. Onun ateşten bitap düştüğünü gören anne baba sakinleşti; ama ertesi sabah, doktorun yatağın önünde hiç umut kalmadığını gören bir adam gibi yüzünü buruşturup başını iki yana sallaması üzerine dehşete kapılıp sersemlediler.

Beş gün boyunca hiçbir değişiklik olmadı. Charlot yastığına gömülmüş bir halde uyuyordu. Daha da ağırlaşan sefalet rüzgârla birlikte, çatıdaki ve penceredeki deliklerden odaya dolar gibiydi sanki. İkinci akşam annenin son gömleği de sattılar; üçüncü gece eczacının borcunu ödemek için hastanın altından birkaç avuç yün daha çekip aldılar. Sonra her şey bitti, geriye hiçbir şey kalmadı.

Morisseau hâlâ buz kırıyordu; ancak kazandığı kırk kuruş yetmiyordu. Bu şiddetli soğuk Charlot’yu öldürebilir diye buzlar çözülsün isterken, bir yandan da bundan korkuyordu. İşe giderken yolları bembeyaz görünce seviniyor; sonra yukarıda can çekişen küçüğü düşünüp yüreğinin derinlerinden bir güneş ışını, karları silip süpürecek bir bahar ılıklığı istiyordu. Keşke şu yardım bürosuna yazılmış olsalardı, hekime de ilaçlara da tek kuruş ödemezlerdi. Anne belediyeye gitmişti ama ona fazla talep olduğunu, beklemesi gerektiğini söylemişlerdi. Yine de birkaç ekmek kuponu alabilmişti; yardımsever bir hanımefendi de ona beş frank vermişti. Ardından sefalet yine başladı.

Beşinci gün, Morisseau son kırk kuruşunu getirdi. Buzlar çözülmüştü, teşekkür edip onu yollamışlardı. Bu da her şeyin sonu oldu: Soba buz gibiydi, ekmek yoktu, reçeteler için eczacıya gidemiyorlardı. Rutubetten sırılsıklam olan odada anneyle baba hırıltılar çıkaran küçüğün karşısında soğuktan kakırdıyorlardı. Bayan Bonnet artık uğramaz olmuştu, çünkü hassas biriymiş ve duruma dayanamıyormuş. Binadaki komşular kapının önünden hızlıca geçiyorlardı. Arada bir gözyaşı seline kapılan anne kendini yatağa atıyor, rahatlatmak ve iyileştirmek ister gibi çocuğa sarılıyordu. Baba eski şalı kaldırıp atmış, pencereden eriyen karların dere olup süzülüşüne, çatılardan iri damlalar halinde akıp sokağı karartan sulara şaşkın şaşkın bakıyordu. Belki de bu Charlot için iyi olurdu.

Bir sabah doktor tekrar gelmeyeceğini söyledi. Çocuğu kaybediyorlardı.

“Onu bu rutubetli hava bitirdi,” dedi doktor.

Morisseau yumruğunu havaya kaldırdı. Zaten yoksul insanlar her türlü havada geberip gidiyorlardı! Don yapıyordu, hiçbir işe yaramıyordu; buzlar çözülüyordu, daha da beter oldu. Eğer karısı isteseydi bir mangal kömür yakıp üçü birden giderlerdi. Her şey daha çabuk biterdi.

Bu arada anne tekrar belediyeye gitti; yardım göndereceklerine dair söz verdiler, aile beklemeye başladı. Ne berbat bir gündü! Tavandan aşağı kapkara bir soğuk iniyordu; bir köşeden içeri yağmur giriyordu; suları toplamak için bir kova koymak lazımdı. Dün akşamdan beri hiçbir şey yememişlerdi, çocuk sadece kapıcı kadının getirdiği bir tas ıhlamuru içmişti. Masaya oturan baba başını ellerinin arasına almış sersemlemiş halde öylece duruyordu, kulakları uğulduyordu. Anne her ayak sesinde kapıya koşuyordu, sonunda yardımın geldiğini sanıyordu. Saat altıyı vurmuştu, gelen giden yoktu. Güneş çamur gibiydi, can çekişir gibi yavaş ve uğursuz bir şekilde batıyordu.

Gece ilerlerken Charlot aniden kesik kesik bir şeyler mırıldandı: “Anneciğim… Anneciğim…” Anne oğluna yaklaştı, yüzüne kuvvetli bir soluk değdi. Ve sonra hiçbir şey duymaz oldu; başı arkaya devrilmiş, boynu sertleşmiş çocuğu belli belirsiz seçiyordu. Deliye dönmüştü, yalvararak haykırdı: “Işık! çabuk ışık!.. Charlot’cuğum, konuş benimle!”

Mum yoktu. Telaşla kibritleri çakıyor, kibritler parmaklarının arasında kırılıyordu. Sonra titreyen elleriyle çocuğun yüzünü yokladı: “Ah, Tanrım! Öldü!.. Morisseau, öldü!”

Baba karanlıktan körleşmiş bir halde başını kaldırdı. “Tamam işte! Ne bekliyordun ki? Ölmüş… Böylesi daha iyi.”

Annenin hıçkırıkları üzerine Bayan Bonnet lambasıyla birlikte gelmeye karar vermişti. İki kadın Charlot’ya çeki düzen verirken kapı vuruldu, yardım gelmişti; on frank, ekmek ve et kuponları. Morisseau yardım bürosu treni hep kaçırır, diyerek aptal aptal güldü. Ah, sıskacık, tüy kadar hafif bu çocuğun cesedi ne kadar da sefildi! Karda ölmüş bir serçeyi şiltenin üstüne yatırsalar bu kadar az yer kaplamazdı.

Bu arada yeniden nezaketini takınan Bayan Bonnet,yanında aç aç durmamız Charlot’yu hayata döndürmeyecek ki, dedi. Gidip ekmek ve et getirmeyi teklif etti, mum getireceğini de ekledi. İtiraz etmediler. Bayan Bonnet dönünce masayı hazırladı, sıcacık sosisler ikram etti. Acıkan Morisseau’lar karanlıkta minicik, beyaz yüzü fark edilen ölünün yanında iştahla yediler. Soba gürüldüyordu, rahatları yerindeydi. Ara ara annenin gözleri nemleniyordu. Ekmeğinin üstüne iri damlalar düşüyordu. Charlot olsa nasıl da sıcacık ısınırdı! Sosisleri nasıl da bayıla bayıla yerdi!

Bayan Bonnet ısrarla gece ölünün başında beklemek istedi. Saat bire doğru Morisseau sonunda başı yatağın ayakucunda uyuyakaldığında, iki kadın kahve yaptı. Terzilik yapan on sekiz yaşındaki başka bir komşu kızı da çağırdılar; o da bir şeyler yapmış olmak için dibinde azıcık içki kalmış bir şişe getirdi. Üç kadın alçak sesle konuşarak, birbirlerine olağanüstü ölüm hikâyeleri anlatarak küçük küçük yudumlarla kahvelerini içtiler; sesleri yavaş yavaş yükseldi, laf lafı açtı, oturdukları binadan, mahalleden, Nollet Sokağı’nda işlenen bir cinayetten konuştular. Anne arada bir kalkıp, yerinden kımıldamadığından emin olmak ister gibi Charlot’ya bakıyordu.

Akşam haber vermedikleri için ertesi gün küçüğü bütün gün evde bekletmek zorunda kaldılar. Tek odaları vardı, Charlot’yla yaşıyor, yemeklerini onun yanında yiyip onun yanında uyuyorlardı. Zaman zaman onu unuttukları da oluyordu; daha sonra fark ettiklerinde onu bir kere daha kaybetmiş gibi oluyorlardı.

Bir sonraki gün nihayet tabutu getirdiler, bir oyuncak kutusundan bile ufak, yoksulluk ve ölüm belgesi karşılığında hükümet tarafından bedava verilen, üstünkörü birbirine çakılmış dört tahta parçası. Sonra yola düştüler! Koşarak kiliseye gittiler. Charlot’nun arkasında babanın yolda rastladığı iki arkadaşı, sonra anne, Bayan Bonnet ve terzi kız vardı. Bu insancıklar dizlerine kadar çıkan çamurda debeleniyorlardı. Yağmur yoktu ama sis o kadar nemliydi ki kıyafetleri sırılsıklam olmuştu. Kilisede tören çabuk tarafından geçiştirildi. Ve kaygan parke taşları üstünde koşu yeniden başladı.

Mezarlık cehennemin dibinde, kale duvarlarının dışındaydı. Saint-Ouen Bulvarı’ndan indiler, bariyerden geçtiler ve sonunda mezarlığa vardılar. Dört tarafı yüksek beyaz duvarlarla çevrili geniş bir arsaydı burası. Üzerinde otlar bitmiş, kazılan topraklardan tümsekler oluşmuştu, en geride ise göğü kara dallarıyla kirleten bir sıra cılız ağaç vardı.

Kafile yumuşak toprakta ağır ağır ilerliyordu. Şimdi yağmur yağıyordu; küçük şapelinden çıkmakta nazlanan yaşlı papazı sağanak altında beklediler. Charlot toplu mezarın arka taraflarında bir yerde yatacaktı. Tarlayı rüzgârdan devrilmiş haçlar, yağmurdan çürümüş çelenkler kaplamıştı, kenar mahallelerdeki açlık ve soğuğun yığdıkça yığdığı bu ceset kalabalığını kusan, çiğnenmiş, horlanmış bir sefalet ve yas tarlasıydı burası.

Bitmişti. Toprak atılıyordu, Charlot çukurun dibindeydi, anneyle baba içine gömüldükleri cıvık çamurda diz çökemeden çukurun başından ayrıldılar. Dışarıda hâlâ yağmur yağdığından, yardım bürosundan gelen on franktan elinde kalan üç frankla Morisseau, arkadaşlarıyla komşu kadınları bir şaraphanede bir şeyler içmeye davet etti. Masaya oturdular, iki litre şarap içtiler, bir parça keçi peyniri yediler. Sonra arkadaşları iki litre şarap daha ısmarladı. Topluluk Paris’e dönerken pek neşeliydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek