Hangisi Daha Bulaşıcı? Edebiyat mı Yoksa Salgın Hastalıklar mı?/ Ömer Fatih Andı

Tarihin bazı dönemlerinde salgınlar ortaya çıkar ve maalesef ki çok canlar yakar. Bu can acısı, bazen toplumu yeni bir kapının eşiğine getirir. Şairler ise, karşısına çıkan her sosyal ve aktüel hadise gibi, salgınlardan da ilham alır ve önemli metinler ortaya koyar.

Klasik edebiyatımızın ustaları da çağının şahidi olarak bu topraklarda ortaya çıkan hastalıkları kaleme almıştır.

Ömer Fatih Andı bu yazısında katarakt, sıtma veba, kolera, nezle gibi hastalıklarının izini sürdü, bizi geçmişte yaşanan salgınlar ve bundan ilham alan şairler ile tanıştırdı…

Tarihin bazı dönemlerinde salgınlar peydâ olur ve maalesef ki çok canlar yakar. Bu can acısı, bazen toplumu yeni bir kapının eşiğine getirir, devletlerin kaderini belirler. Çağın tanığı olan şair ise, karşısına çıkan her sosyal ve aktüel hadise gibi, salgınlardan da ilham alır ve önemli metinler ortaya koyar. Bu metinler, onlardan istifade etmesini bilen tarih ve edebiyat tarihi araştırmacıları için bulunmaz nimetlerdir şüphesiz.

Bir hastalığa yakalandığımızda hemen ondan kurtulmanın yollarını ararken, niçin şairler hastalıkları pek bir sever ve bazen uzun uzun anlatırlar? İşi güzellik üretmek olan sanatçı niçin hayatın pek tatsız bir yönü olan hastalıkları bir tema olarak eserlerine katmaktan geri durmaz? Bu soruların cevaplanması elbette ayrı bir tartışmayı gerektirirdi.

Ancak bildiğimiz bir şey var ki, hayatta olan her şey şiirin bir şekilde konusudur. Belki de bu sebeple, klasik edebiyatımız henüz teşekkül döneminde iken hastalık ve tabâbet kavramlarıyla yolu hemencecik kesişmiştir. Eğer Şeyhî, Sultan Çelebi Mehmed’in hastalığını tedavi eden bir hekim olmasaydı, kendisine hediye edilen tımar toprağının peşinde sürüklendiği macera sonucunda Harnâme isimli o hacmi küçük ancak değeri pek yüksek eserini edebiyatımıza kazandırmamış olacaktı. Yahut yine, bir hekim olmasaydı ilminin zekâtını vermek için Şeyhî, Kenzü’l-Menafi’ isimli bir eser daha kaleme almayacaktı. Aşikâr olduğu üzere enteresan bir kader cilvesi olarak hastalıklar ile yolu teşekkül macerasının en başlarında kesişiyor klasik şiirimizin.

Pieter Bruegel the Elder, The Triumph of Death, detail, after 1562, Museum Prado in Madrid

Zaman geçtikçe, klasik şiirin en güçlü damarını oluşturan aşk teması da ağır hastalıkları bir teşbih unsuru olarak mesnevilere ve gazellere çağırıyor . Sözgelimi, Leyla’sını gören Mecnun’un geçirdiği sancılı titremeyi “sıtma”dan başka hangi kelime ifade edebilir ki? Ya da bütün çabalarına rağmen, varlığı ile sevgilisinin ilgisine mazhar olamayan, sevgilisinin bakışlarını üzerine çekemeyen görünmez aşığın çırpınışlarını, Kadı Burhaneddin’in şu beytindeki gibi, sevgilinin gözlerinde kendisine olan aşkını görmesine mani olan bir katarakt hastalığı olması ihtimali kadar nahif ve iyimser, hangi teselli teskin edebilir:

Ayn-ı şifâ durur bana gözündeki ilel

                      Görmez göze göz anı ki gözinde var sebel[1]

Pieter Bruegel, Ölümün Zaferi (The Triumph of Death)

Unutulmamalı ki aşk pek çok güzelliğin müjdecisi olduğu gibi, güzellik ile insan arasındaki mesafeyi arttırır, mesafe arttıkça hasret ve muhabbet büyür. Belki bu yüzden aşk büyük mutlulukların habercisi olduğu kadar büyük acıların ve büyük imtihanların davetçisidir. Bu acılar elbette ki, şairin bireysel yolculuğunun ruhani olarak olgunlaştırıcı imtihanlarıdır. Bu yüzden Mecnun’un geçirdiği bütün sıtmalar yahut duçar olduğu diğer hastalıklar, onu pişirir ve büyük hakikati idrakin kapısına getirir. Ancak şiir, yalnız bireysel imtihanları değil, toplumsal imtihanları da bugüne taşır. Çünkü her devirde olduğu gibi şair, çağının tanığıdır. Bu sebeple divanlar arasında dolaşırken, sözgelimi Seyyid Vehbi’nin şu şiiri, bize İstanbul’da yaşanmış bir nezle salgınından ve bu salgından etkilenen İbrahim Paşa’dan yana tarihsel veriler sunar. Bu verileri sunarken de, geçmiş olsun dileklerini sunduğu paşa ile yani bir devlet adamı ile arasındaki yakınlık ve ilişki biçimi hakkında bize ipuçları verir:

Nezle mânend-i ‘avârız nüzül oldı salġın Hasteler hânesine döndi serây-ı ‘âlem

Cân fidâ olmaġ ile yoluña halk-ı dünyâ Oldılar cümle sipeh-dâr-ı kazâ-yı mübrem

İlticâ eylediler dâr-ı şifâ-yı ġayba

Didiler hep bize gelsün keder ü renc ü sekam

Tek hemân ‘ömr-i tavîl ile şifâ-yâb olsun ‘Âlemüñ rûhı sa’âdetlü vezîr-i a’zam[2]

Bir Yüzyıllık İstila: Veba

Bu mısralarda, Vehbi’nin yalnız kendi adına değil, bir parçası olduğu halk adına da konuştuğu görülür. Kuşkusuz elimize divan şairi eliyle ulaşan böylesi veriler, fazlasıyla siyasi yapı ile savaşlar ve sultanlar etrafında dönen tarih algımızın biraz dışına çıkıp sosyal hayatın tarihi ile ilgili de veriler toplamamızı sağlar. Çünkü tarih sadece siyasi gelişmelerin değil onlarca dinamiğin şekillendirdiği komplike bir yapıdır. Örneğin, IV. Murad dönemine tekabül eden “İhrâk-ı Kebîr” yani büyük yangın yahut başta İstanbul’un ilk selatin camii olan Fatih Camii’ni ve yine Müslüman İstanbul’un ilk yerleşim yeri Fatih’i büyük ölçüde kaybetmemize yol açan büyük deprem bilinmeden devletin ve iktidarın o dönemdeki icraat ve hamleleri net şekilde anlaşılamaz. Bununla birlikte devletin ana bileşenlerinden “tebaa”nın hali ve iktidara vermiş olduğu olumlu ya da olumsuz tepkiler anlaşılamaz. Benzer bir durum salgın hastalıklar için de geçerli. Bu hastalıkların izini ve halk üzerindeki tesirini, bize arşiv belgelerinden belki daha çok şairlerin aktardıkları verir.

Sözgelimi, divanlar arasında dolaşırken 16. yüzyıla doğru geliriz ve dünya tarihini feci şekilde etkilemiş olan veba yani tâun hastalığının izlerini şiirlerde görmeye başlarız. Şair yine ilhamını hayatın içinden devşirecektir. Bilindiği üzere veba hastalığı Avrupa tarihi açısından ciddi bir kırılmaya işaret eder. Osmanlı’da ise bir yüzyıla yakın süre kuvvetle muhtemel Avrupa’dan ticaret yolları kanalıyla İstanbul’a taşınmak sûretiyle etkili olur. Vebanın yarattığı ruh halini, dönemin önemli şairi Gelibolulu Mustafa Âli’nin divanında net şekilde görürüz. Şair, öylesine etkilenmiştir ki salgından; onunla ilgili başta “Der-ḥikāyet-i İstḭlā-yı Vebā” adlı kasidesi olmak üzere irili ufaklı birkaç şiir yazar. Bu şiirlerde tâun yahut veba kelimesinin yanında en sık gördüğümüz kelime “kaht” yani kıtlıktır. Bu iki kelime adeta birer kardeş gibi yan yana anılır beyitlerinde ve her ikisinin etkisini de Sinan Paşa’ya yazdığı bir nâmede pek şairâne şekilde şöyle dile getirir:

Bezm-i şarābı bḭ-meze ḳaldı Sitanbul’uñ Bā‘iŝ budur ki masḫarası bḭ-nevāsı bol

Zād u zevāde ḳılleti öldürdi ḫalḳı hep Her nesne nādir anda fe-emmā vebāsı bol[3]

Kıtlık yüzünden “bezm-i şarâb”ı mezesiz kalan şair, bu kıtlıkta her şeyin nadir bulunur olduğunu ancak veba ile birlikte gelen kıtlığın vebayı etkilemediğini, veba bulmak isteyenin işinin oldukça kolay olduğunu söyler, veba müthiş bir bolluk içerisinde her haneye girmekte olduğundan temin edilmesi güç ve lüks bir şey değildir. Burada dikkati çekmesi gereken, şiirde anlatılan zaman diliminin 16.yüzyıl olduğudur aslında. Zira mezkûr yüzyıl, Kanuni Sultan Süleyman’ların, Sultan Selim-i Sanî’lerin ve Sokollu Mehmed Paşa’ların iktidarında Osmanlı’nın yaşadığı en parlak zamanlar olarak anılır kaynaklarda. Namağlup bir ordu, savaştan gelen ganimetler, elde edilen vergiler ve nihayet bunlarla irtibatlı bir “muhteşem yüzyıl” algısı vardır zihnimizde. Peki, Gelibolulu Mustafa Âli’nin anlattığı kıtlık ve salgın? Görünen o ki, yalnız savaş ve siyasal zafer endeksli tarih anlatılarının zihnimizde oluşturduğu tarihsel dönem imajları, sosyal hayata dair kaynaklardan beslenmediği müddetçe bir ayağı topal şekilde kalacak ve basit delillerle sendeleyecektir.

Kara Ölüm adıyla anılan veba salgınının bilinen en eski resimlerinden birisi. Pierart dou Tielt ( 1340-1360) tarafından, bugünkü Belçika’da bulunan Tournai’de hastalıktan ölmüş birçok kişinin toprağa verilmesi resmedilmiş (1349) (Görsel: Creative Commons https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=64384803)

Bu küçük örnekten, aslında mezkûr tarihsel dönemi yalnızca vebanın yaydığı ölüm ve halkın sefaletiyle izah etmek de manipülatif bir söylem ve çocuksu bir komiklik mesabesinde kalacaktır. Zira insanın dahi duygu durumu bir saat içinde bile sabit kalmayıp değişkenlik gösterirken, uzun bir yüzyılı “yükselme”, “ihtişam” yahut tam aksi şekilde “kıtlık” dönemi olarak adlandırmak onun kendi dinamikleri etrafındaki daimi değişim durumunu idrak etmenin önüne geçer. Bir veya birkaç kavramın sunduğu dar pencereden koca bir yüzyılı tanımaya çalışmak en başta ufkumuzu köreltir. Görürüz ki, şairin tanıklığıyla kafamızdaki dar imaj yıkılır ve yüzyılın farklı veçhelerini görürüz, böylece yüzyılın karakteri, tıpkı bir roman karakterinin farklı yüzlerini tanıdıkça hissettiğimiz derinlik duygusunu andıran bir haz ve keşif duygusunu beraberinde getirir. Gelibolulu Âli’nin

“İstanbul’un oldı ḳaḥṭı ġālib

Ḫalḳun kimi aç u kimi maṭ‘ūn

Gördi ki vebāya ḳaḥta söz yoḳ

Dem-beste yatur marḭż-i maḫzūn”

mısralarıyla hazin tarafını naklettiği veba hastalığından bahsederken, aynı hastalığın bazı şairlerde ise muzip ilhamlara kaynaklık ettiğini görmekte fayda var. Zannediyorum ki, Mustafa Fennî’nin “ağyâr”ına yani düşmanlarına ikramda kusur etmemek adına pek zarif şekilde dönemin ölümcül hastalığı vebadan ikram etmesindeki şairâne hinlik, Gelibolulu Mustafa Âli’nin şiirindeki karamsarlıktan sonra yüzlerimizi bir parça mütebessim kılacaktır:

Ķoltuġına girüp aġırlaya aġyārı meger

Ana ikrām idemez kimse vebādan ġayrı[4]

Mehmed Akif’in Kolera Salgınına Bakışı

Aradan birkaç yüzyıl geçtikten sonra karşımıza başka bir salgın çıkar. 1890 yılında Hindistan’da başlayan ve Hintli hacılardan, diğer hacılara ve diğer hacıların da memleketlerine dönmeleriyle Osmanlı coğrafyasına yayılan Kolera Salgını, siyasal ve iktisadi anlamda zorlu şartlar içerisinde olan devleti sosyal anlamda da zorlayacaktır. Salgın elbette Osmanlı matbuatında popüler bir gündem maddesine dönüşür. Sırat-ı Müstakîm mecmuasına da, dönemin önemli simalarından şair Mehmed Akif Ersoy’dan ısrarla kolera hakkında fikrini beyan etmesi hakkında mektuplar gelmiş olacak ki Akif de, salgının hararetli günlerinin biraz ardından tekrar koleradan ölümlerin artması üzerine kendisine gelen istekleri kırmaz. 1911 yılında Sırat-ı Müstakîm’de “Kolera’ya Dair” başlıklı bir başyazı kaleme alır.

Yazının tamamına tahlil etmek ayrı bir incelemenin konusu olacağından kısaca özetlemek gerekirse, Akif, biraz da salgın zamanlarında iktidarda olan Abdülhamid’in, makalenin yayınlandığı tarihte tahttan indirilmiş olmasının verdiği imkan ile Yıldız Sarayı’nın salgın sürecindeki politikalarını rahatça eleştirir. Akif, bu yazısında Sultan Abdülhamid’i “bir taraftan tâ Rusya hudûdundaki koleranın gölgesinden ürkerek sarayında en sıkı tedâbîr-i tehaffuziyyeyi îfâ ettiren; diğer taraftan külhânlar dolusu kütüb-i dîniyyeyi cayır cayır yaktıran adam” şeklinde tasvir eder. Bilhassa salgın konusunda, dönemin politikalarına karşı oldukça kızgın bir ruh halinin; Abdülhamid’e olan muhalefetiyle birleştiği görülecektir. Bu bileşim sert bir üslubu ortaya çıkaracaktır.

Bu üslup Akif’in dönem halkının kolera karşısındaki yanlış uygulamalarını gördüğü anda da aynı kızgınlık tonunda devam eder. Ona göre, hastalığın “izâlesi için tabâbetin tavsiye edeceği tehaffuzî, şifâî tedâbîrden başka yapılacak bir şey yoktur.

“Bu sebeple, tıbbın sunduğu imkânlara uymamanın büyük bir cehalet olduğunu, böylesi bir durumun hastalığın izole edilmesinin önüne geçeceğini, doktorların sözüne itimat edilmesinin ve harfiyen uygulanması gerektiğini söyler ve ekler: “Hâzık tabîblerimiz koleraya karşı en nâfi’ bir tedbîr-i şahsî varsa o da yiyeceğe, içeceğe yani “himye”ye dikkatten ibârettir, diye bağırıp dururken hâlâ birçoğumuz –mütevekkilen alallâh– pisboğazlıktan geri durmuyor! Doğrusu tevekkülü pekiyi anlamışız!”

İspanyol gribi sırasında St. Louis’te Kızıl Haç görevlileri (1918). Kaynak: NewYork Times, St. Louis Post-Dispatch

Akif’in bu gündeme dair basit bir köşe yazısı gibi görünen metni baştan sona okunduğunda aslında kendisi ile aynı siyasi zaviyeden “ittihâd-ı İslam”ı savunan Sultan Abdülhamid’e niçin muhalif olduğunu ve hangi fikri noktalarda onunla ayrı düştüğünü anlamak için metinde bariz ipuçları mevcuttur. Bununla beraber, kendi döneminin fikri atmosferi içerisinde konumlanışı ve din ile tıp ilişkisini yorumlayış biçimi metinde öne çıkar. Bütün bu ipuçlarının ardından Akif, Safahat’ini baştan sona okuyan hemen herkesin pek de şaşırmayacağı klasik Akif üslubu ile bitirir yazısını: “Lübb-i şerîati Kitâbullâh’tan, sîret-i Resûl’ü hadîsten alamayacaksak Kitâbullâh ile sünnet-i Resûl ile âmil olan hakīkī müslümanları pîşvâ ittihâz edelim. Yoksa din ile aralarındaki mesâfe bu’dü’l-maşrıkayn olan cehele-i cemâate, yahud hazele-i ümmete uyacak olursak koleralar vebâlar hakkımızda ayn-ı rahmettir![5]

Bu makalesinden bir müddet sonra, koleranın yanında, frengi, sıtma ve verem gibi farklı salgın hastalıklar da tezahür edecek ve zaten toprak kayıplarından, büyük kırılmalardan, siyasi çöküntülerden gelen karamsar atmosfere; deprem, yangın vs. gibi sosyal facialar ve nihayet salgın hastalıklar eklenecektir. Akif’in şiirlerinde de sıklıkla rast geldiğimiz hastalıklar ise dönemin gerçekliğini bugüne keskin bir dil ile taşımakta kararlıdır. Söz gelimi Akif’in, ürpertici tasvirler ile verem hastalığına yakalanmış bir öğrencinin, muayenesi ve hazin hikâyesini anlattığı “Hasta” isimli şiirini burada anımsamak mümkündür. Hastalıklar ve diğer sosyal sıkıntılar karşısında Akif’in Sırat-ı Müstakim mecmuasının 156.sayısında Ramazan ayının gelişi münasebetiyle – tıpkı derginin diğer senelerde de yaptığı gibi- birkaç mısralık bir metin kaleme aldığını görürüz. Şair, Allah’a yönelmiş ve Ramazan hürmetine dua etmektedir. Bu dua bizlere yine Akif’in mezkûr sosyal durumlar karşısındaki tavrını veren aynı hazin duygunun paydaşı küçük ve vurucu bir metindir:

Ramazan geldi zamanında bu yıl, hamd olsun, O biraz belki azaltır çekilen âlâmı.

Hastalık, zelzele, yangın, karışıklık, kıtlık, Daha binlerce felâket eziyor İslâm’ı.

“Halk çok azdı da ondan bu belâlar…” deniyor; Azmayan yok mu, bütün ehl-i sıyâm azgın mı? Kimse, yâ Rab, süfehâ onları imhâl etme; Yoksa bir millet-i ma’sûmeyi pâmâl etme[6]

Uzun sözün hülâsası, tarihin bazı dönemlerinde salgınlar peydâ olur ve maalesef ki çok canlar yakar. Bu can acısı, bazen toplumu yeni bir kapının eşiğine getirir, devletlerin kaderini belirler. Çağın tanığı olan şair ise, karşısına çıkan her sosyal ve aktüel hadise gibi, salgınlardan da ilham alır ve önemli metinler ortaya koyar. Bu metinler, onlardan istifade etmesini bilen tarih ve edebiyat tarihi araştırmacıları için bulunmaz nimetlerdir şüphesiz. Ancak bu metinler alan araştırmacıları için bir kaynak olmanın yanında edebiyatsever her okur için hem bir ibret hazinesi hem de yüzyıllar öncesindeki şairlerle duygusal bir ortaklık kurma imkânının tesis edicisidir. Bununla beraber, yazmak amacıyla masaya oturan günümüz yazar ve şairleri için de daimi olarak aralık bir ilham kapısıdır geçmişin gür sesli mısra ve cümleleri.

Gelibolulu Mustafa Âli’nin sona ermesinin üstünden yüzyıllar geçen bir salgın için yazdığı şiir, etkisini halen koruyor, muhatabını bulduğu anda vebanın kendisini değil ama yarattığı hissiyatı; yüzyıllar sonrasında yaşayan bir muhterem okuruna bulaştırabiliyor. Başka bir deyişle hastalık yahut salgın yitip gidiyor; şiir ve yazı kalıyor. Hastalıktan arda kalan bir yaşanmışlık; şairin muhayyilesini etkiliyor, şairin muhayyilesi ise gelecek nesillerin şairlerine bir ufuk açıyor. Böylece hastalık yahut salgın geçip giderken; edebiyatımıza yeni ve özgün imgeler kazandırıyor ve nesilden nesle; şairlerin taze ve yeni ilhamlarını şiirleri tutuşturan bir köz vazifesi görüyor.


[1] Aynacı, Mihrican, “Divan Şiirinde Geçen Göz Hastalıklarının Klâsik Dönem Tıp Metinleri Ekseninde Değerlendirilmesi” Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 9, İstanbul 2012, 29-48.

[2] Dikmen, Hamit, “Ç.Ü. Seyyid Vehbi Divanı’nda Çevre, Kültür Unsurları ve Toplum Hayatı”, İlâhiyat Fakültesi Dergisi, C. 5, S. 2, Temmuz – Aralık 2005, s.16

[3] https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/58695,gelibolulu-mustafa-ali-divanipdf.pdf?01284–

[4] Demirkazık, Hacı İbrahim,18. yy. Şairi Mustafa Fennî Divan İnceleme – Tenkitli Metin – Dizin, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2009, s.211

[5] Sıratımüstakîm-Sebîlürreşâd Külliyâtı Neşri:5, Editör: M.Ertuğrul Düzdağ, Bağcılar Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul, s.164

[6] Sıratımüstakîm-Sebîlürreşâd Külliyâtı Neşri:5, Editör: M.Ertuğrul Düzdağ,Bağcılar Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul, , s.375

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek