Fatma Bayram ile Röportaj / Zehra Yıldırım

Kendini ve dünyayı mesleğinin penceresinden gören biri Fatma Bayram. O bilmeyene, anlamayana merhamet eden bir vaize.

Çocukluğunu, yaşadığı zorlukları, işini, mesleğinin zor ve kolay yönlerini, kadın ve anne olmaya dair görüşlerini, bedava zevklerini, içinde taşığı okuma ve anlatma aşkını Zehra Yıldırım’a anlattı.

Yanıtladığı her bir cevapta size söylenmiş sözler bulacaksınız. Keyifli okumalar…

Okumayı ve yazmayı kenara koyarak bana “Kimsiniz?” derseniz aklıma önce “Vaizeyim.” demek gelir.

Bana “Fatma Bayram kimdir?” diye bana sorsalar öncelikle “Okumayı ve yazmayı seven, bu uğurda gayret eden bir vaize.” derim. Siz kendinizi nasıl anlatırdınız?

İnsanın kendini tanıtması hiç kolay değil “Neyi söyleyeceğim? Neyi söylemeyeceğim?” Ama yine de deneyeyim. Okumak, evet, yazmak da yeni yeni çok uğraştığım, emek verdiğim bir şey. Bu arada beni yazmaya teşvik eden Nevin Meriç’i burada tekrar şükranla anıyorum. Bütün vaiz arkadaşları çok çok teşvik etmiştir. Hepimize “Lütfen yazın hiçbir şey yazamıyorsanız günlük yazın, not tutun. Belki aktif vaizlik bir gün bitecek veya giderek azalacak ama yazarak daha kalıcı bir etki, bir miras bırakmış olacaksınız.” dedi.

Okumayı ve yazmayı kenara koyarak bana “Kimsiniz?” derseniz aklıma önce “Vaizeyim.” Demek gelir.

Aslında insanın kendini işi ile tanımlaması da problemmiş. İşkolik insanlar kendilerini meslekleriyle tanımlarlarmış. Ama dediğim gibi aklıma ilk gelenleri saymak zorundayım. Mesleği de kenara koyarsak Ben kendimi; arayışı hiç bitmeyen hep çok heyecanlı, o heyecan sebebiyle pek çok da hatası olan, pek çok yanlışlar yapan, her işi büyük bir iştahla takip eden, motivasyonu kendi içinden yani dışarıdan bir motivasyon kaynağına ihtiyaç duymayan, okumayı gerçekten çok çok seven, bir insan olarak tanımlardım herhalde.

İlahiyat Fakültesi benim birinci ve tek tercihimdi. Üniversite eğitimine bu netlikte başlamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

İlahiyat okumak kendi seçiminiz miydi? Yoksa aileniz ve eğitim süreciniz mi etkili oldu?

Aslına bakarsanız ailenin etkili olmadığı hiçbir tercih yoktur neredeyse. Bizim düşünce biçimimizi, dünyaya bakışımızı çok erken yaşlarda şekillendirir. Üniversite okuyacak yaşa geldiğimde ilahiyatı seçmem kesinlikle kendi tercihimdi ama o alana yönlendirilmem ailemin ve özellikle de babamın arzusuydu. Bununla birlikte o yıllarda ilahiyat Fakültesini kazanmak ta babamı ikna etmek te kolay olmadı.

İlahiyat okumak isteyen kız öğrenciler için %3’lük bir kontenjan sınırlaması vardı. Yani ilahiyatı kazanan öğrenciler arasında ancak %3’lük dilime girenler İlahiyat okumaya hak kazanıyordu. Bizden önceki senelerde İlahiyat Fakültesinde okuyan kız öğrenci sayısı kırkı buluyordu ama o yıl bu uygulama getirildi ve birkaç yıl da sürdü. Benim okuduğum sene bunu başaran üç kız öğrenciydik.

Rahmetli babamın da kızlarını okutmakla ilgili endişeleri vardı. Sağ- sol meseleleri üniversiteleri sarmıştı. Kazandığım Marmara ilahiyat evimize yakın olmasına rağmen okulda ya da yolda başımıza bir şey gelir diye endişeleniyordu.

İlahiyat Fakültesine gittiğimde hafızlığımı tamamlamıştım. Hem Kur’an kursu Kur’an kursu, hem de imam hatip mezunuydum ve klasik metinlere aşinaydım. Elhamdülillah iyi kötü bir Arapça eğitimim vardı, hafızdım, kıraat eğitimi almıştım.

İlahiyat Fakültesine hazır olmam bir yana; ben tercihlerini yaparken zorlanan biri olmadım hiç. Örneğin bir ayakkabı alırken bile hiç kararsızlık çekmem, “Bunu beğendim ve alıyorum.” derim çok kısa sürer. Eğitimin konusunda da kararsızlık yaşamadım. İlahiyat Fakültesi benim birinci ve tek tercihimdi. Üniversite eğitimine bu netlikte başlamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Bugünden geçmişe baktığınızda neler görüyorsunuz?

Kendimi her yaşta bir şeyler anlatırken hatırlıyorum. Benim için anlatmak hep ilk iş oldu. Çocukluktan itibaren çevremde hep dezavantajlı gruplar oldu. Eğitim düzeyinin ve ekonomik imkânların düşük olduğu bir çevreden geliyorum. Kadınlar, dezavantajlı kadınlardı ve ben bir şeyler anlatıp onların habercisi oluyordum.

Babaanneme ilaç prospektüslerini anlatmak ya da babama köşe yazılarını okumak. -Babam okumayı kendi kendine sökmüş ama hızlı okuyamıyordu, o yüzden bize okuturdu.-

1974-1977 yılları arası Çamlıca kız lisesinde ortaokul öğrencisiydim. Günde en az on-on beş gencimizin çatışmalara kurban gittiği herkesin çocukların dahî politize olduğu günlerdi. Ortaokul öğrencisi bile okula gittiğinde sadece siyaset konuşuyordu.

Günlük politikadan anlamayanların konuşacak hiçbir şeye bulamadığı, haberleri izlemeyenlerin ertesi gün sınıfta, işte, kahvehanede sohbette zorlandığı dönemdi. Yani bunu kınayarak söylemiyorum. Bu durum bize bilinç kazandırdı. Kendimizi ya inandığımız şeyleri açıklarken, ya da tartışmalarda müdafaa ederken buluyorduk. Böylece ister istemez okumaya ve araştırmaya yöneldik.

Çok iyi hatırlıyorum. Evimizde bir tane meal vardı, Ali Fikri Yavuz’un Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe -Meâl-i Âlîsi meali. On iki-on üç yaşlarındayım. Her gün Çamlıca Lisesi’ne çantama meal koyarak gidiyorum. Onu bütün gün taşırdım çünkü mutlaka tartışılacak bir şey çıkacak,  illa bir soru gelecek ve ben de hemen kitaptan bakıp cevaplayacağım. İşte böyle böyle araştırmak ve anlatmak hayatıma yerleşti.

Öğretmen ya da Kur’an Kursu Öğreticisi de olabilirsiniz ya da başka bir alanda da ilerleyebilirdiniz ama siz vaize olmayı seçtiniz bunun bir sebebi var mı?

Anlatmak benim hayatımda o kadar bariz o kadar açık bir yer kaplıyordu ki vaize olmanın tam bana göre olduğunu keşfetmek zor olmadı.

Tıpkı İlahiyatın ilk tercihim olması gibi vaizelik te ilk tercihimdi. Göreve başladığım yıllarda İlahiyatçı arkadaşlarımız arasında Diyanette çalışmanın birkaç sebebi vardı. Başörtüsü probleminin olmaması, çalışma ortamının kolaylığı, akademik çalışmalara imkân hazırlaması gibi. Bense hayatı kolaylaştırıcı yönlerinden ötürü değil; gerçekten vaize olmak istiyordum.

Mesleğe başlarken insanları ve anlatmayı sevenler için vaiz olmanın çok büyük bir imkân olduğunu düşündüm. Hala da öyle olduğunu düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığına ve ona bu misyonu veren devlete minnet duyuyorum. Çünkü vaizlik “Seni, her platformda insanlara dini anlatmakla yetkili kılıyorum ve bunun için sana maaş veriyorum.” demektir. Zaten kulluk görevi olan dini anlatma sürecinde arkamıza bir destek almak demektir.

Hani içimizde darda olana, hasta olana merhamet etme hissiyatı vardır ya; bugünden geçmişime baktığımda önce bilmeyene, anlayamayana merhamet ettiğimi görüyorum. Dolayısıyla o anlayamayana anlatmak; benim için bir verme şekli olmuş. Bu nedenle vaizlik benim için en ideal meslek.

Bir de tabii şöyle bir kolaylığı da var. Onu da söylemem lazım. Ben hayata atıldığım da henüz evlenmiştim. Zamanla üç çocuğum oldu. Vaizelikte, sabah sekiz akşam beş gibi bir mesai istemediği; çalışma saatlerimi, günlük programımı belirleyebildiğim için ailemin ihtiyacı olan esnekliği buldum. Vaizelik, bana çocuklarımı pek yalnız bırakmadan çalışma imkânı sağladı.

Nasıl oldu da toplum sizi “Artık işin var gücün var, çoluğun çocuğun var, yeterince meşguliyetin var, bu kadar okumaya gerek yok.”  deyip ikna edemedi?

Bana göre o durdurulamaz bir şey.  Çok kıymetli tecrübeli bir psikolog hanımla temel kaynaklarda  “Niçin yaratıldın?” psikolojide “Kendini keşfetmek” olarak geçen kavramı konuşmuştuk.

İnsan neden yaratıldığını, hangi misyon için donatıldığını nasıl bulabilir?  diye sorduğumda,  “Her insanın bir amacı var ve bu yaratılış amacımız içimizde bir nehir gibi çağlar.” dedi. İçten gelen o istek durdurulamaz. Önünü kapatırsanız çok yıkıcı olur.” dedi. Bu günlerde bazı ufak tefek sağlık sorunlarım var bir fizyoterapist arkadaşla çalışıyorum Bana “Günde kaç saat masa başında kaldığımı sordu?” Ben de bir iki saat herhalde. “diye cevap verdim. O benim bu cevabıma çok güldü. O günden sonra dikkat dikkat ettim, meğer sekiz ile on saat arası masa başındaymışım. Hâlbuki bana bir iki saat gibi geliyor.

             Ailem, çocuklarım, eşim beni engelleyemeyeceklerini biliyorlardı. İsteklerimiz çok kuvvetli olduğunda onun karşısında kimsenin durabileceğini sanmıyorum. Diyelim ki ailemde bir düğün var ve sorumluluklarım gereği on beş gün kitap okuyamadım; suyu çekilmiş, canlılığını yitirmiş, bir sebze gibi buruştuğumu hissediyorum. Dolayısıyla okumak benim için artık sadece zihinsel değil aynı zamanda fizyolojik bir ihtiyaç oldu.

Genç kızlık döneminde hem hafızlık yaparken hem de öğrenciliğimde anneme baskı yaparlardı. Ama annem hep kardeşime ve bana destek oldu. O yüzden annemin direncine şükran duyuyorum. Annem, bize evde bazı sorumluluklar verdi ama asla o işler, okumamızın önüne geçmedi.

Beni mesleğime yönlendiren ilk yer, otuz yıllık meslek hayatımdaki ilk motivasyon kaynağım Kur’an kursumdur. Bu mesleğe dair ilk ateş orada yandı.

 Emekli olduğunuz halde hala mesleğinize bağlısınız. Mesleğiniz ile aranızdaki bu bağ İlahiyat okuduğunuz yıllarda mı gelişti?

Kimileri için mesleki temel eğitimini aldığı yer üniversitedir. Üniversite hayatları onları mesleklerine yönlendirmiştir. Beni mesleğime yönlendiren ilk yer, otuz yıllık meslek hayatımdaki ilk motivasyon kaynağım Kur’an kursumdur. Bu mesleğe dair ilk ateş orada yandı.

Dini anlatmak, dini anlatmak üzere insanlarla buluşmak için istek duymaya Kur’an Kursu yıllarımda başladım çünkü okuduğum Kur’an Kursu’nda, çok kıymetli hocalarımız vardı. Hem erkek hem kadın hocalarımız, bize çok kıymet verdiler. Osmanlı Bakıyesi denilen, medreselerin son dönemlerinde yetişmiş ve Cumhuriyetin ilk yıllarında fedakârca ders veren Gönenli Mehmet Efendi çizgisinde hocalarım oldu. Bildiklerini öğrencilerine aktarabilmek için son derece namüsait şartlarda çalışan, büyük emek sarf eden çok idealist insanlardı. İçimize büyük bir şevk tohumu ektiler. Bu,  öğrenmek ve öğrendiklerini anlatmak için çabalamayı içinde barındıran bir tohumdu. O şevk tohumu içimizde giderek büyüdü ve bir ağaca dönüştü.

Her meslek grubu içinde onu temsil eden, akla gelen bir silüet vardır. Vaize dendiğinde sosyal medyanın da biraz etkisiyle siz akla gelen ilk isimlerdensiniz. Sizce mesleğiniz toplumda yeterince tanınıyor mu?

Öyle olması çok tabii. Çünkü göreve başladığımda İstanbul’da bir vaize vardı. Bir arkadaşımla beraber İstanbul’a tayin olduğumuzda İstanbul’da üç vaize olduk. Tanınmamızın sebebi ilklerden olmamızdandır.

Göreve başladığımda, toplumun vaizeliği hiç bilmediğine dair şu hatıramı anlatayım. Kızım okula başladığında öğretmeni aile bilgilerini yazılacağı bir anket vermiş. Kızım da annenin mesleği sütununa vaize yazmış. Öğretmeni okuduktan sonra “Böyle bir meslek yok sen yanlış yazmışsın.” demiş ve onu çizip ev hanımı yazmış. Çocuklarım bile her yerde ve yeni tanıştıkları her insana vaizeliği anlatmak zorundaydılar. İnşallah artık biliniyordur.

Yıllardır toplumu vaize olarak seyrettiniz, eksiğini, gediğini, iyi taraflarını gördünüz. “Şu hali görmek canımı çok acıttı.” dediğiniz bir şey var mı?

Benim bireysel olarak pek maruz kaldığım bir şey yok. Bir iki tane çatlak kötü hatıram var. Şahsım için değil ama toplumun insanları eleştirirken ki kıyıcılığına çok üzülüyorum.

Özellikle şimdi sosyal medyada birilerinin hiç çekinmeden, çok kırıcı bir şekilde başkasını eleştirmesini, aşağılık ifadeler kullanıp ulu orta diğerine acımadığını gördükçe çok endişeleniyorum.

İnsanların diğerine karşı takındığı bu hal beni çok ürkütüyor, korkutuyor.

Vaazlarınızda hem genci hem orta yaşlıyı hem de ihtiyarı kucaklıyorsunuz. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Bir konunun temel mantığını çok iyi kavramışsanız; onu her yaş grubuna anlatabilirsiniz. Yani her yaş grubuna anlatamıyorsanız o konuya henüz hâkim değilsiniz demektir.

Bir dönem, kızlarım lise okurken arkadaşları her cuma akşamı gelir onlarla ders yapardık. Bu dersler benim için çok yorucu olduğu halde onların notlarını gördükçe, konuşmalarını duydukça devam ettim. O öğrencilerden birinin babaannesi çarşamba, annesi cuma öğle vakti vaaza geliyordu. O aileden üç kuşak aynı kişiyi dinliyordu. Bana her hafta sonları kahvaltıda öğrendiklerini mütalaa ettiklerini söylemişlerdi. Tabi bu çok kıymetliydi benim için.

Samimiyetle insanlara ulaşmak için çabaladıkça kıvraklık ve beceri kazanılıyor.

Bir de işin diğer bir sırrı her yaşa kendi hayatından örnekler vermektir. Hangi işi yapıyorsa yapsın kadınlarla konuşurken mutfaktan; gençlerle konuşurken okuldan örnek vermek önemlidir. Konunun, muhatabın hayatında bir karşılığının olması anlaşılmasına çok yardım eder.

Bir öğretmen her zaman karşısında hazır bir kitle bulur. Hâlbuki vaiz ve vaizeler kendilerini dinleyecek topluluğu kendileri oluştururlar.

Vaiz olmanın zorlukları var mı?

Vaaz verirken cemaati yaş gruplarına göre bölmek vaize çok yardım eder. Asıl zor olan camii vaazlarıdır.

Cami vaazlarında aynı topluluğun içinde yetmiş yaşlarında okuma yazması olmayan bir teyze ile doktoraya devam eden bir öğrencinin sizi dinlemesi vaazı zorlaştırır.

Konuşmayı öyle bir hazırlamak gerekir ki birkaç cümle, doktora öğrencisi, birkaç cümle ergenlik dönemindeki genç, birkaç cümle ev hanımı, birkaç cümle çalışan kadın için hazırlanmalıdır. Yani o topluluğun içindeki herkese en az birkaç cümle ulaşmalı, vaazı dinleyenler bana söylüyor diyebilmelidir.

Vaiz ve vaizeler, karşısında gördüğün her bir insanın emek vererek oraya geldiğini unutmamalıdır. Örneğin bir öğretmen her zaman karşısında hazır bir kitle bulur. Hâlbuki vaiz ve vaizeler kendilerini dinleyecek topluluğu kendileri oluştururlar. Vaaz dinlemeye gelenler belki yarım belki bir saatlik yoldan gelmiştir. Kim bilir o gün ne gibi işleri, problemleri varken vaaza gelmiştir. Her vaazda bunları hatırlamak gerekir.

Peki, her konu herkese anlatılır mı?

Kimi arkadaşlar, bazı konuların topluluklara anlatılmasına gerek olmadığını düşünür Bence her konu herkese anlatılabilir.  Eğer bir topluluk bir konuyu anlamamışsa “Anlatıcı anlatamamıştır.” Düsturumuz; cemaatin, anlayacağı şekilde anlatmak üzere çabalamak olmalıdır.

1985 yılında fakülteye başladığımda çoğu ilkokul mezunu, iyi bir kısmetin çıkmasını bekleyen arkadaşlarımla aramdaki makas açılıyordu. Onlarla bağımın kopmaması için arkadaşlara cuma günleri öğleden sonra boş olduğumu eğer kabul ederse o hafta içinde okuduğumuz dersleri, öğrendiğim konuları anlatacağımı söyledim. Dört yıl boyunca ben üniversitede okuduğumuz derslerden İslam felsefesi, ilkçağ felsefesi ve usul gibi dersler hariç geriye kalan dersleri anlattım. Arkadaşlarım, çevrelerini şaşırtacak kadar bilgi sahibi olmuştu. Çabalayınca olacağına inanıyorum.

Anadolu kadınlarının çok güzel bir ölçü koyduğunu düşünüyorum. Tarlaya gidiyor ama çocuğu yanında. İneğini sağıyor, kilim dokuyor, el işi yapıyor, çocuğu yakınında.

Aile içinde baba, anne ve çocuk ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Çok geniş bir konu ama ucundan değinmek gerekirse şöyle söyleyeyim. Ben kendini tanımlarken aklına önce işi gelen biri olduğum halde unutmamam gereken şey şu, aile her işin ve her şeyin önüne olmalıdır. Hele bize ihtiyaç duydukları zaman mutlaka yanlarında olmalıyız. Çocuk için anneden başkasının yerini dolduramayacağı zaman anne; babadan başkasının yerini dolduramayacağı zaman da babanın çocuğun yanında olması gerekiyor.

Özellikle ilk çocukluk döneminde bir başkası ebeveynin yerini tutamaz. Okunması gereken kitaplar, yapılması gereken işler, bizi bekleyebilir ama çocuğumuzun üçüncü yaşı beklemez. Çocuklarım küçükken tabi ki bu kadar okumuyor, yazmıyor ve çalışmıyordum. Onların bana muhtaçlık seviyeleri azaldıkça yapmak istediklerimi yaptım.

Bir de burada denge unsuru mutlaka olmalı, her günü çocuğun etrafında abartarak organize etmekte kötü. Annenin kendini çocuğuna tamamen feda etmesinin sağlıklı olduğunu sanmıyorum.

Bu hususta Anadolu kadınlarının çok güzel bir ölçü koyduğunu düşünüyorum. Tarlaya gidiyor ama çocuğu yanında. İneğini de sağıyor, kilim dokuyor, el işi yapıyor, çocuğu yakınında.

Çoğu derde ilaç olan bir şeyden daha bahsedeyim. geniş aile olmak. Aynı çatının altında oturmasak bile aile büyükleri, kardeşler ve akrabalarla ilişkilerimizin güzel olması; dayanışma içinde olmamız, ilişkilerin güzel olması hayatı kolaylaştırır. Afrikalılar “Bir çocuk büyütmek için bir köy gerekir.” Diyor. Çocukları büyütürken, bu şekilde yardımlaşmak; aile içindeki sorumluluk dengesini anneden yana çözmek ve anneyi rahatlatmak olur.

Dünya Kadınlar gününü çok yapay buluyorum. Dünya Kadınlar gününde kadın değeri ile ilgili bir konuşma yapmam için teklifler geldiğinde reddediyorum.

İslam’da kadının değeri ile ilgili onlarca soruya cevap vermişsinizdir. Üzerine kitaplar yazılmasına, söyleşiler, sempozyumlar yapılmasına rağmen; neden bilgi kirliliği var, neden kimi gönüller mutmain değil?

Bu konu benim sevmediğim bir konu mecbur kalmadıkça konuşmam. İslam’da kadının yerine dair yaptığım bir konuşma yoktur. Hiç hatırlamıyorum.  Böyle bir konuşma yapmak için Kur’an-ı Kerim’de bakıp sadece kadınlara hitap eden ayetleri mi alacağım?

Hâlbuki Kur’an kadın erkek herkese hitap ediyor. Evet, yer yer erkeklere özel bazı hitapları ya da kadınlara özel bazı hitapları var. Ama sadece onlara bakmak yeterli değil. Ben kadın olmak diye bir meseleden çok kul olmak diye bir meselemiz olduğunu düşünüyorum. Öne çıkan mevzunun kulluk olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bunu hayata geçirirsek kadın ya da erkek üzerinden ayrışma ve zorlanma yaşamayacağımıza inanıyorum.

 Ayrıca Dünya Kadınlar gününü çok yapay buluyorum Dünya Kadınlar gününde kadın değeri ile ilgili bir konuşma yapmam için teklifler geldiğinde reddediyorum. Kadınları toplayıp “Değerlisiniz, kıymetlisiniz, Peygamber Efendimiz, kadınlara şöyle davranmıştı.” dedikten  sonra kadın evine geri dönüp; kocasının davranışlarında tek bir değişiklik, düzelme görmediğinde ne olacak. Dünya Kadınlar Gününde kadınlar için bir şeyler yapmak istiyorsanız, erkekleri toplayın. Onların eşlerine olan davranışlarını iyileştirin. Böylece kadın kendini olması gerektiği gibi değerli hissedecektir.

Tesettür mevzusuna gelince, kadının toplumda yeri olmasaydı, kadın görünmeyecek olsaydı, tesettür emri olmazdı. Tesettür kelimesinin zıddı teberrüc kelimesidir. Teberrüc; kadının, kadınlığını vurgulayarak, kendini teşhir etmesidir. Yani olması gereken teberrücten uzaklaşmaktır. Biraz daha açacak olursam tesettür; kadının toplum içinde kadınlığını avantaja dönüştürmeden sadece bir insan olarak var olması içindir.

İslam’da kadının üstlenmesi gereken roller kesin bir hatla belirtilmiş midir?

Kur’an ve sünnet başta olmak klasik temel metinlerde kadının ve erkeğin sipariş edilmiş bir rolü yoktur. Yani kadının rolleri şunlardır, erkeğin rolleri şunlardır diye bir şey yoktur. Daha anlaşılır olması için bir örmek vereyim. Yeni evli, inançlı ikisi de çalışan, karı kocayı ele alalım. Bu örnekte kadın, kocasının iki katı maaş alsın. Çocukları dünyaya geldiğinde ne yapacaklarını konuşurken erkek karısına “Çocuğa bakmak için sen işten çıkarsan geçinmekte zorlanırız. Çocuğa ben bakayım, sen çalış. Ben daha yüksek maaşlı bir iş bulana kadar böyle idare edelim.” Dese dinimiz onlara bunu yapamazsınız der mi?

Kadın ve erkek rolleri kişiden kişiye, aileden aileye değişebilir. Din genel ilkeler koyar. Bir de bu örnek üzerinden gidecek olursak din bu karı kocaya ancak bir çatışma çıktığında karışır. Ola ki çatışma çıkarsa çözüm aileden aileye farklılık gösterebilir. Karı koca ilişkisinde toptancı ve dayatmacı çözümler yoktur. Her çift dinlenir ve onlara özel çözümler üretmek için aileyi tanıyan, ailenin şartlarını bilen hakemler tayin edilir.

Son günlerde sabah namazını vaktinden önce mahallede öten bir kuş keşfettim. İnşallah uzun yaşar. Umarım arkadaşlarını da çağırır. O kadar güzel ötüyor ki onun bana verdiğin zevki anlatamam. Sadece o saatte ötüyor ve kalkmak için bana motivasyon oluyor Bir yandan o ötüyor, bir yandan ezanlar  okunuyor.

Bedava zevkler etiketi altında gündelik hayatının içinden küçük ama anın kıymetini arttıran şeyleri paylaşıyorsunuz. Neden bu çağrıyı yapma ihtiyacı duydunuz?

 Ben çağı (The Century of the Self) belgeselini seyrettim. Sigmund Freud ve Anna Freud ve PR danışmanlığını yapan,  hem bankada çalışıp hem de marka oluşturma uzmanı olan Edward Bernays’ın haz kavramı hakkındaki fikrimizi nasıl değiştirdiğini, zihinleri nasıl etkilediğini anlatıyor.

İnsanın en temel içgüdüsü hazza ulaşmak acıdan kaçınmaktır. Edward Bernays haz hakkındaki fikrimizi değiştirerek harcamalarımızı ihtiyaç merkezli olmaktan çıkarıp haz merkezli olmasını sağlıyor. İnsan sadece ihtiyacı olduğu için değil; haz almak için de harcar diyor. Ortaya böyle bir sav atıyor çünkü büyük şirketler için çalışıyor. Onu izlediğimde işte Kur’an’da fesat diye tarif edilen şey bu demiştim.

Çalıştığı şirketlerden biri “Biz kadınlara sigara satamıyoruz onların da içmesi istiyoruz, bir çözüm bulun.” dediklerinde ne yapıyor biliyor musunuz “Sigara içmek ile özgürlük kavramını eşleştiriyor. “Sigara içen kadın özgür kadındır” fikrini işliyor. Reklam kampanyalarıyla insanın hislerini satın alınacak meta ile eşleştiriyor. Bu çok korkunç bir şey.

Hâlbuki insanın haz alması için para harcamasına gerek yok, ya da şöyle diyeyim çok para harcamasına gerek yok. Kapitalist sistemin dayattığı daha çok harcayayım hücumuna kapılmamak gerekiyor. Hiç para harcamadan edinebileceğimiz nice haz var kâinatta. Biz âlemi seyrederek para harcadığımız zamandan daha fazla haz edinebiliriz.

  Son günlerde sabah namazını vaktinden önce mahallede öten bir kuş keşfettim. İnşallah uzun yaşar. Umarım arkadaşlarını da çağırır. O kadar güzel ötüyor ki onun bana verdiğin zevki anlatamam. Sadece o saatte ötüyor ve kalkmak için bana motivasyon oluyor Bir yandan o ötüyor, bir yandan ezanlar  okunuyor.

 İşte bu bedava bir zevk. Bu mağaza mağaza gezip satın aldıklarımdan elde edeceğim hazdan çok daha muhteşem. Kainat tarafından davet edilmiş gibi hissediyorum ve satın alınan hiçbir şey bana bunu yaşatamaz. Bedava zevkler başlığı altında istedim ki herkes en az bir kişiyi davet etsin. Yavaş yavaş bir farkındalık oluşsun.

 Kendimizi mutlu hissetmek tabii ihtiyacımızdır. Bu ihtiyacı illa para harcayarak ve nesneler yoluyla değil çok daha başka birçok yolu olduğunu ve herkes için mümkün olduğunu çok zengin olmak gerekmediğini hatırlatmak istedim. Daha doğal, daha gerçek ve daha ucuz nice haz sebepleri var. Her zaman kuş ötüşü olmaz belki ama sabahleyin kalkıp kendinize bir fincan kahve yapmak olabilir. Maksimum on lira harcayarak ulaşabileceğimiz hazlar da buluşalım.

Çok güzel bir röportaj oldu, teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şey varsa buyurun lütfen.

Netyazı’ya başarılar diliyorum. Çevrim içi eğitimler,  şu anda çok yaygın ama hiç örneği yokken Netyazı yapıyordu. Netyazı’nın örnek bir marka olup, çığır açacağını düşünüyorum. Herkesin her eğitime rahatça ulaşabilmesi çok kıymetli ve kuşatıcı bir etki yaratıyor.

Aklıma gelen bir anımı anlatayım. Yaklaşık iki yıl önce bir eğitim programına başvuruda bulunmuştum. Yaşımdan dolayı kabul edilmedim. Hâlbuki eğitim programını düzenleyenler o bilgileri benim ne kadar süre kullanacağımı ya da benim kavrayışımın diğer katılımcılardan aşağıda olup olmadığından emin olmayacakları halde beni kabul etmediler.

Verilecek eğitimleri yaşlı, gençlik, kültürlü, Kültürsüz, kadın, erkek, anlar anlamaz gibi sınıflandırmadan organize etmek çok kıymetli. Bence Peygamberimizin eğitimi de böyleydi. Peygamberimiz toplumu aynı anda eğitmişti ve herkes kendi kabı kadar o eğitimden faydalanmıştı. -Kadınlara özel gün tayin etmesinin sebebi, kadınların özel sorularının olmasıydı.- Bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum.

      Dolayısıyla Netyazı’yı teşekkür ve tebrik ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek