Nâbî’nin Minarelerden İşitilen Peygamber Sevgisi/ Editör

Hikemi şiir tarzının en önemli temsilcisi, asıl adı Yusuf olan şair Nâbî 1642’de Urfa’da dünyaya gelmiştir. Çocukluğunda iyi derece Arapça ve Farsça eğitim alan şair 1666’da İstanbul’a gitmiştir.

İstanbul’da yaşadığı yıllarda Damat Mustafa Paşa ile tanışıp dostluk kuran Nâbî, 1678-79 yıllarda padişah 4. Mehmet’ten izin alarak Hac görevini ifa etmek üzere yollara düşmüştür.

Surnâme isimli eseriyle tanınan şairin hac yolculuğunda yazdığı naatı bugün hala okurlar üzerinde etkisini sürdürmektedir. Gelin bu Ramazan gününde Nâbî’nin başından geçenleri ve yazdığı beyitleri okuyarak peygamber sevgimizi pekiştirelim, 13 Nisan 1712’de vefat eden şairimizi de rahmetle analım…

Kaynakların belirttiğine göre Nâbî hoş sohbet, kültürlü, zeki, çok güzel konuşan, şiire kazandırdığı hikemî tarz dolayısıyla kendisinden sıkça söz edilen bir sanatkârdır. Türkçe divanının mukaddimesinde bazı manzumelerinin tamamlanmadığını, beyitler üzerinde sık sık düşünüp çalıştığını ve düzeltmeler yaptığını, bu yüzden bazı şiirlerinin diğerlerinden daha güzel olduğunu vurgulayan Nâbî, anlamı ön planda tuttuğu manzumelerinde hem düşünen hem düşünmeye sevk eden ifadelere sahip bulunduğundan Türk şiirindeki hikemî tarzın temsilcisi olarak görülmüştür. Nitekim sosyal meselelere işaret edip onları eleştirirken çözüm yolları da önerir. (1)

Şair Nabi İstanbul’a ilk geldiği vakitlerde şairler zümresince pek itibar görmemiş fakat onun şiirlerini dinleyen şairler bu söz ustasına kıymet vererek onu da meclislerinde ağırlar olmuşlardır. Şüphesiz Nabi’nin çalıştığı beyitler kadar onun içten gelen bir coşkunlukla yazdığı beyitler de meşhurdur. Hac yolculuğunda yazdığı beyitler de buna bir örnektir.

Tasavvuf terbiyesi de görmüş olan Peygamber aşığı Nâbî, padişah IV. Mehmed döneminde hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanıyla birlikte yola çıkar. Kafile Medine-i Münevvereye yaklaştığında, Nâbî’nin Hz. Peygamber’e bir an önce ulaşma özlemiyle gözüne uyku girmez. Fakat kafiledeki bir devlet adamı, ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyur. Hz. Peygamber’in beldesinde, böyle bir hali bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nâbî, içinden gelen bir ilhamla aşağıdaki kasideyi söyler:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu
Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu

(Cenab-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’nın makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın.)

Habîb-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâdır bu

(Burası, Allah (cc)’ın sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın arşının bile üstündedir.)

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
Amâdan açtı mevcûdat çeşmin tûtiyâdır bu

(Bu mübarek toprağın ziyasından yokluk karanlığı sona erdi. Varlık âlemi, körlük ve yokluktan gözünü onun sürmesiyle açtı.)

Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir
Anun kandilidir hûr matlâ-i nûr-i ziyâdır bu

(Gökyüzünde hilâl, O’nun selâm kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Semadaki Cevza’nın nur ve ışık kaynağı O’dur )

Mürâât-i edeb şartıyla gir Nabî bu dergâha

Metâf-i kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu

(Ey Nâbi, bu dergâha edep kurallarına uyarak gir. Zira; burası meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin hürmetle öptüğü mübarek bir makamdır.)

Medine Minarelerinde Nâbî’nin Şiiri

Nâbî bu şiiri yolda yazar. Kafile şafak vakti Medine-i Münevvere’ye girdiğinde Ravza-i Mutahhara’nın minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır. Müezzin, ezanın ardından Türkçe bir kaside okumaya başlar. Nâbî, dikkat eder, okunan kendi şiiridir. Hemen minarenin kapısına koşar. Nâbî, müezzine “Allah aşkına, okuduğun bu kasideyi nerden öğrendin?” der. Müezzin şöyle cevap verir:

“Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.v) ’i gördüm, bana dedi ki: Ümmetimden Nâbî adında bir şair, benim hakkımda şu kasideyi yazdı, hoşuma gittiği için bunu okumanı arzu ediyorum. Ben de rüyamda Efendimizden öğrendiğim beyitleri aynen okudum.”

Nâbî, sevincinden oracığa bayılıp düşer. Onun, bu iltifata, Hz. Peygamber’e duyduğu edep ve muhabbetten dolayı nâil olduğu bilinir.

1712 baharında ağır şekilde hastalanan Nâbî Farsça bir tarih kıtası yazdı. Ölümüne işaret eden bu kıta bazılarınca onun ermişliğine yorumlanmıştır (Diriöz, Eserlerine Göre Nâbî, s. 120). Nâbî 6 Rebîülevvel 1124 (13 Nisan 1712) tarihinde vefat etti ve Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi sofasına defnedildi. “Zelîhâ-yı cihandan çekti dâmen Yûsuf-ı Nâbî” ve, “Gitti Nâbî Efendi cennete dek” mısraları onun ölümüne düşürülmüş tarihlerdendir.(3)

-Nâbî’nin Karacaahmet Mezarlığındaki Kabri-

KAYNAKÇA:

(1) https://islamansiklopedisi.org.tr/nabi

(2)https://www.yenisafak.com/ramazan/sair-nabinin-peygamber-sevgisi-medine-minarelerinde-2674017

(3)https://www.yenisafak.com/ramazan/sair-nabinin-peygamber-sevgisi-medine-minarelerinde-2674017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek