Misyonerlikten Ressamlığa Uzanan Bir Hayat: Van Gogh/ Senem Dinç

Van Gogh şüphesiz batıda sanat tarihinin gelmiş geçmiş en meşhur isimlerinden biri. On yıl gibi kısa bir sürede resme olan ilgi ve kabiliyetini kullanarak 860 yağlı boya tablo ile 2100’den fazla resim ve çizim yaptı. Senem Dinç tablolarının sergilendiği geniş bir salonda eserlerini incelerken Van Gogh’u dinleme fırsatımız olsa bize neler anlatırdı dedi ve ortaya bu güzel portre çalışması çıktı.

Sanatın ortaya çıkması için gerekli olan şartlar nelerdir, dâhi dediğimiz isimler gerçekten dâhi midir ve üretmenin zor yanları var mıdır bu çalışmada göreceğiz.

1853 yılında 30 Mart’da, Hollanda’da, doğdum. Hayatım derin acılarla ve yalnızlıklarla çevrili. Trajedim çok. Trajedisi olmayanın sanatı mümkün oluyor mu, bilemiyorum. Belki içimdeki şu büyük yaralar ve sancılar bugün, sizlerin takdirinin sebebidir. İşin doğrusu sizin bakıp iç geçirdiğiniz, hatta hakkımda “dâhi” olarak bahsetmenize sebep olan eserlerim için ben çok büyük bedeller ödedim.

İsmim… Bir acıyı yaşatmak için konulmuş gibi. Büyükbabamın ve benden önce ölen ağabeyimin isimleri. Beni bu denli yok sayılmaya iten, bir ölünün ismini taşıyor olmaktı belki de. Karşılık bulmak şöyle dursun ne ait hissedebildim, ne varlığımı olduğu gibi kabul ettirebildim. Elbette benim için çabalayan, hatta kendisini tükettiğim biri vardı; Theo, kardeşim. İyi ki vardı. Ona yaşattığım onca acı, mezarında onunla durmuyordur umarım. Gerçi orada da yalnız bırakmadık birbirimizi. Yan yana uzanıyoruz öylece.

(Holzsammler im Schnee)

Annem zengin bir ailenin kızıydı. Babam bir Rahip. İyi bir dindar, ahlaklı ve çalışkan bir birey olarak yetiştirilmeye çalışıldım. Bu çabalar ben yatılı okula verilene kadar karşılık bulmuş gibiydi. En azından ailem böyle düşünüyordu. Ancak bir şeyler değişti, Yatılı okula başladım diye mi, yoksa artık farkına vardığım ve kendim olmak istediğim için mi bilinmez, işler altüst olmaya başladı. Zevenbergen’deki bu okulda kendimi oldukça yalnız hissettim. Izdırabla geçen zamanın neticesinde eve dönmek istedim. Bunun yerine daha 13 yaşında iken Tillburg’da, başka bir yatılı okula verildim. “Kasvetli, soğuk ve sıkıcı” bir okula gönderildim. iki yılın ardından okulumu bırakıp eve döndüm. Daha fazla katlanamazdım. 16 yaşımda sanat simsarlığı yapmaya başladım. Büyük ailemizde, sanat simsarlığı yapan başkaları da olmuştu. Zaten ya Rahip olacaktım ya sanat simsarı. Önümde başka bir seçenek yok gibiydi. Goupil Galerilerinde çalıştığım bu yıllarda bir süre Paris’te işimi yaptım. En mutlu olduğum yıllardı diyebilirim. İyi kazanıyordum neticede. Ayrıca âşık da olmuştum. Eugénie Loyer’a büyük bir tutku ile bağlanmıştım. Kendi içimde büyüttüğüm ve karşılık bulacak diye ümid ettiğim bir aşktı. Maalesef Eugénie Loyer bir başkasıyla nişanlanınca, çocukluğumdan kalan yalnızlığım tekrar ortaya çıktı. Öylece kendi içimde debelenip dururken ikinci seçeneğim aklıma geldi. Babam-Rahiplik! Din dedim kendime ve okudum. Okudukça, hayattan daha da soyutlandım . Sonuçta işimi etkilememesi imkânsızdı, işimden de oldum.

Çok kez rahip olmak için uğraştım. Pek çok sınava girdim. Nafile. Olmadı. Hiçbir sınavı geçemedim. Misyoner olarak Belçika’ya gittim. Oradaki görevim sırasında bir şey oldu, evsiz biri ile karşılaştım. Evimi ona veremeyeceksem ne anlamı vardı dindarlığımın? Evimi kendisine verip vurgunu olduğum sarı renklerin, samanların üzerinde yattım bir süre. Halk da kilise de hoş karşılamadı. Oradan da ret yedim. Rahipliği kötü gösteriyormuşum, zedeliyormuşum. Babam, bu olaydan sonra tımarhaneye yatırılmamı bile istedi.

Theo, Beni resme yönlendiren kişidir. Kardeşimle yazışmalarımız sonrasında keşfettiğim, uykuda olan bu yeteneğimi geliştirmek için resim okuluna gittim. Ailemin yanına döndüm. Ve Cornelia! Kuzenim. Öyle güzeldi ki onunla yürümek, sohbet etmek. Her geçen gün sesindeki tını, yürüyüşündeki o endam beni derinden etkilemeye başladı. Benden yedi yaş büyüktü, evlenmek istedim, reddedildim. Reddedilmek sanki en büyük yetim. Sonraları bir süre iki çocuklu bir hayat kadını ile yaşadım. Birkaç yıl. Beni reddetmeyen tek kadın. Onu da ben terk edecektim.

(patates yiyenler-1885)

Resme dönelim. Dönüp dolaşıp geldiğim yere. Theo, iyi ki vardı. İlk resmimi onun teşvikleri ile yaptım “Patates Yiyenler”  çıktı ortaya. Yoksulluğu anlatan yoksun bir eser. Zaten ilk zamanlar yaptığım resimler soluk, renksiz, toprağa yakın idiler. O yıllar, elimde avucumda ne varsa resim malzemelerine ve modellere harcıyordum. Maddi sıkıntılar beni zaman geçtikçe sağlıksız yaşam şartlarına sürüklüyordu. Kardeşimin lüks hayatına bir eklenti olarak onun yanına taşındım. Paul Gauguin ile yakın arkadaş olduk. Çok sayıda eser ortaya çıkardım. Sonra ne olduysa yine bir şeyler oldu. Hayatım hep böyle dalgalanıyordu, Şeyler olmadan durmuyor, hayatım bir sabiteye tutunamıyordu. Sanki lanetli bir el beşiğime değmiş de bütün hayatımı aynı dokunuşun ızdırabı ile yaşamaya mahkûm edilmiştim.

Gauguin ile ters düştük. Bu kavganın ardından kulak mememi kestim. Bazıları “Theo’nun evlenmesi Van Gogh’u paniğe sürükledi ve kardeşinin de onu terk edeceğinden korkarak kulağını kesti.” dediler. Bazıları da “Gauguin ile olan tartışmada sinir krizi geçirdi ve kulağını kesti” dediler. Gerçek olan tek şey kulağımı kesmemdi. Bana dâhi diyen sizler, tüm bunları bedelsiz mi sandınız? Ne ki büyük, bedeli çok daha büyük olmamış mı? Bir keresinde dediğim gibi: “Kalbimi ve ruhumu işime kattım, bunu yaparken de aklımı kaybettim.” Kaybettiklerimin yanında kulağımdan giden bir parçanın hükmü de yoktu.

(the nıght cafe-1888)

Sarıyı ve maviyi çok sevdim. İlle de sarıyı. Gerçi gözlerimdeki hastalıktan dolayı başkalarıyla aynı sarıya baksam da farklı tonlar görüyordum ya, olsun. Boyalarımın tadına da baktım. Evet, yedim ve yemeklerime kattım. Hastanede tedavi gördüm, “en az benim kadar hasta” dediğim Dr. Paul Gache, bana çok yardımcı oldu. Hatta bir portresini çizdim. Gel gör ki onun ve diğerlerinin beni tedavi edebileceğine inanmadım. Nitekim 37 yaşımda, 27 Temmuz’da kendimi göğsümden vurdum, ölemedim. Göğsümdeki o koca yara enfeksiyon kapınca ibrkaç gün sonra 29 Temmuz 1890’da öldüm.

Değer miydi diyorsunuz şimdi? Bunca acı, bunca melankoli, hastalık, alkol, sigara, yalnızlık. Hiçbirini ben tercih etmedim. ‘Ben tercih ettim’ diyecek kadar cesur da değildim. Ben, Vincent Willem van Gogh sorayım size, siz de bir bakın;

 Yıldızlı Gece’ye, Ayçiçekleri’ne, Buğday Tarlası ve Kargalar’a, Kafe Terasta Gece’ye, Arles’te Kırmızı Bağ’a, Çiçek Açan Badem Ağacı’na… değmemiş mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • No products in the cart.
Sohbeti aç
Canlı Destek