Leyla ile Mecnun Hikâyesinde Taşları Yerinden Oynatan “Eşik”/Ayda Ontaç Güner

Bu hikayedeki, şehir -çöl, kadın- erkek, birey – toplum kavramları üzerine düşünmeye ne dersiniz? Yazıldığı dönemin anlayışını irdeleyen bu makale belki o dönemin bakış açısını; belki de yaşadığımız dönemin bakış açısını anlatır bize…

Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun mesnevisi, beşeri aşktan ilahi aşka uzanan bir yolculuğun hikâyesi olarak yorumlanmıştır. Bunda hikâyenin yazarı Fuzuli’nin Mecnun’un karakte­rine atfettiği safiyâneliğe odaklanan bakış açılarının çoğunlukta olmasının etkisi vardır. Peki ya Leyla ile Mecnun, şimdiye kadar düşünüldüğü gibi sadece beşeri ya da ilahi aşkın hikâyesi midir? Hikâyenin genel olarak alımlanma tarihinde ortaya çıktığı üzere âşık ve fedakâr olan Kays, maşuk ve cefakâr olan Leyla mıdır? Bu sorularla birlikte hikâyeyi yorumlama açısından yeni bir perspektif oluşturacağı düşüncesiyle bu yazıda hikâyedeki çöl ve şehir arasındaki eşiğin anlamı sorgulanacaktır.

Leyla ile Mecnun hikâyesi yorumlamalarında Leyla’nın aşkı göz ardı edilmiş, o daha ziyade âşık olunan bir beden olarak tasavvur edilmiştir. Mecnun’u da önemli kılan asıl şeyin onun hisleri olduğu fikri yüzünden hikâyenin sonunda Mecnun’un bedeninin tanınmayacak hale gelmesi hiç yadırganmamış aksine Mecnun’a atfedilen âşıkâneliğin derecesini artırmıştır. Yorumların bu şekilde tek yönlü uzamasında yazarın bizatihi kendi mistik meşrebinden ötürü bu eserin tasavvufi bir tür olarak kabullenilmesinin etkisi olduğu söylenebilir. Tasavvufi bir bağlamda yazdığı düşünülen Fuzuli’nin Mecnun’u yüceltme temayülü fark edilmiş, hikâyeye bakış açısı da genel olarak bu eksen etrafında şekillenmiştir. Fakat Jacques Derrida’nın da dediği üzere yazarın niyeti, metnin anlamını geçici olarak oluşturan bağlamlardan sadece biridir.[1] Hikâyenin anlamını oluşturan diğer bağlamlara ulaşmak için metnin işitilebilir bir sesi olduğu göz ardı edilmemelidir. İşte tasavvufi bir türden ziyade edebi bir tür olarak inceleyeceğimiz bu hikâyede eşik, metnin sesine kulak vererek anlamına ilişkin yeni bir açılım sağlayabilmemiz için bir anahtar vazifesi görmektedir.

Şehir ve çölün hikâye için anlamının irdeleneceği yazımızda söz konusu hikâyedeki olayların akış sıralamasını baz alarak ilerleyelim.

Hâli vakti yerinde, güçlü kudretli bir Arap emiri, birçok kez evlendiği hâlde çocuk sahibi olamamıştır. Allah’tan tek dileği ona sağlıklı bir evlat vermesidir. Duaları kabul olur, sonunda bir oğlu olur. Herkes sevinçlidir. Gelmesi için dualar edilen, adaklar adanan bu kıymetli çocuğa Kays adını koyarlar. Fakat Kays, daha doğduğunda farklı olduğunu hissettirmeye başlar.

“Ancak o hep feryat ederdi

 Hiçbir hâlden memnun değildi

 Eliyle uzuvlarını yaralardı

Sürekli inim inim inlerdi.”[2]

Fuzuli’nin Kays’ın mecnunluğunun doğuştan gelen bir şey olarak algılanması için özellikle yer verdiği bu dizeler, adeta metnin anlamına açılım sağlama önünde örülen bir tuzaktır. Bu dizeler bize mecnunluğun Kays’ın fıtratından ileri gelen bir şey olduğunu sezdirme amacındadır. Peki ya gerçekten Kays, doğal olarak (doğuştan) mı mecnundur, yoksa mecnun olmak onun bizatihi kendi tercihi midir? Doğal olanın olağan bir şekilde tecrübe edildiğinde değil de daha sonra bilinç düzleminde fark edilebilen bir şey olduğu gerçeği, Mecnun’un hissettiği coşkun duyguların onda doğal bir şekilde var olduğu savıyla paradoks oluşturmaktadır.

 Kays büyür, on yaşına basar, önce sünnet ettirilir, sıra ilim öğrenmeye gelir. “Kays okulda Leylâ’yı görünce helak olur, bin şevk ile onun dertlisi olur. Leyla da Kays’ı görünce bin zevk bulup kendini yitirir.”[3] Her ne kadar ileride birbirlerini görme imkânlarını yitirecek olsalar da o an birbirlerinin bakışlarına sızarlar. Bu bakışla birlikte bela girdabına gark olan Leyla ile Kays’ın artık aralarında fark kalmayacaktır.[4]

“Muhtelif durumlar eşitlendi

Sanki iki bedende bir can vardı

Kim Kays’a bir sır sorsa

Leyla’dan ona ses gelirdi

Kim Leyla’ya hitap etse

Kays idi ona veren cevabı”[5]

Fakat Leyla ile Kays’ın bu aşk dolu hâlleri fazla gizli kalamaz. Aralarındaki bağ artık başkalarının diline dolanmaya başlamıştır. Böylece dedikodular yayıldıkça yayılır ve sonunda Leyla’nın annesinin kulağına kadar gider. Bunu duyan kadın; ateşlere yanar, yasa batar; açar ağzını, yumar gözünü:

 “Hey şıllık! Nedir bu dedikodular

Ayıbını arayanlar seni kınarlar

Niçin kendine zarar verirsin

İyi adını kötüye çıkarırsın”[6]

Annesinin Leyla’ya verdiği bu tepki, toplumun -aleni bir şekilde yaşanan- aşkı algılayış biçiminin bazı bireylerin bu tür ilişkilere dair düşüncelerini nasıl şekillendirdiğini göstermesi açısından manidardır. Toplum; burada ayıp arayan, kınayan konumundadır. Toplumun, düşüncelerine daha çok nüfuz edebildiği bireyler ise toplumun bu tavrını haklı bulan taraftadır. Fakat bu bireylerin aynı zamanda hak verdikleri bu düşünce tarzının getirebileceği olumsuz sonuçlardan kendilerini korumaya çalışmaları da ayrıca bir ironi oluşturmaktadır.

    Leyla’nın annesi, kızını koruma amacında olmasına rağmen kızına, onu kınayarak diline dolayan güruhun perspektifinden baktığının idrakinde değildir. Kızına tam da bu bakış açısı doğrultusunda veryansın eder:

“Ağırbaşlılığı değiştirme cinnetle

Kızsın, değerini bil, ucuz olma

Diyorlar, aşka tutulmuşsun

Yabancılarla aşina olmuşsun

Tuhaf kaçmaz oğlan âşık olsa

Yakışır mı âşıklık hiç kıza “[7]

Bu dizelerde Leyla’nın annesinin bir kadın olmasına rağmen ataerkil bir zihniyetin muhafızlığını yaparcasına eril bir dil kullandığı görülmektedir. Bu durum, Leyla’nın -kadın bir birey olarak- o an mahkum bırakıldığı ve daha sonra da onda gittikçe derinleşecek olan yalnızlık hissinin gerekçelerinden biri olarak gösterilebilir. Yani Leyla’nın yalnızlık gömüsüne toprak atanlardan biri de Leyla’nın bizatihi kendi öz annesi olmuştur.

 Leyla, adeta toplumun vücut bulmuş hali olan annesinin bu eleştirel ve baskıcı tutumu karşısında/altında dik duramaz ve aşkını inkâr etme yolunu seçer. Fakat Leyla, hâlihazırda kızına iftira atıldığı ihtimaline inanma meylinde olan annesini kandırmayı başarmış olsa da bu olayla birlikte artık okula gitme fırsatını elinden kaçırmış olacaktır. Böylece Leyla ile Kays’ın görüşme imkânları ellerinden alınmış olur.

Leyla evinde çaresizliğiyle baş başa kaladursun Kays, bütün bu olan bitenden bîhaber sevdiğini görme arzusuyla okula gelir.

“Geldi yine okula ferahlık içinde

Vuslatın zevkini tadayım diye

Gördü ki cennete huri gelmez

Gün doğmuş ama ışığı gelmez”[8]

Leyla’nın yokluğuyla sarsılan Kays, umutsuzluğa kapılır ve inleyerek felekten hesap sorar:

“ Hey felek! Nedir bu zulüm?

Ne yaptım sana, canıma kastettin

Sevgilimin yolunu kestin”[9]

Kays’ın felekle olan hesaplaşması ise zamanla yerini derin bir kedere bırakacaktır. Öyle ki okulda olduğu günler boyu inleyerek feryâd edecek, okuldakiler de onunla birlikte azap çekeceklerdir.[10]

Fakat daha sonra Kays’ın duyguları daha da farklı bir noktaya doğru evrilmeye başlar:

“Sarhoşun iradesi olmaz

Dehşette kalana itibar edilmez

Gamın gelince canım yele gitti

Yokluk kargaşasından kurtuldum

Gamının zevki bana gösterdi

Ebedi hayatı, kalıcı ne­şeyi”[11]

Kays’ın içinde bulunduğu halet-i ruhiyenin bir sarhoşluk imgesiyle açıklanmaya çalışıldığı bu dizelerde aklın yerini yavaş yavaş mecnunluğa bıraktığı görülmektedir.  Ayrıca “gam”ın artık üzerinden zevk alınan bir duygu olarak hissedilmeye başlandığı anlaşılmaktadır:

“Sözün kısası, o sevda esiri

Halkın gözünde rezil oldu

Adı Kays iken Mecnun oldu

Gam onun hallerini değiştirdi.”[12]

Hüzünlü Mecnun, kâh çimenliğe sırrını söyleyerek kâh laleye bin niyaz ederek Leyla’ya hasretinden ağlaya ağlaya dolaştığı kırda, yolu bir gün bir konak yerine düşer. Leyla da oradadır. Leyla okuldan alındığından beri ilk kez birbirlerini görürler.

“Mecnun ile karşılaştı Leyla

Dert seli ulaştı gam denizine

Leyla deme; meclisi aydınlatan mumdu

Mecnun deme ciğer yakan bir ateşti”[13]

Mecnun bu karşılaşmadan o kadar etkilenir ki aklına hâkim olamaz, heyecanına yenik düşer ve bayılır. Leyla da Mecnun’dan farksızdır, iradesini kaybeder, o da bayılır. Leyla kendine geldiğinde arkadaşları, bu macera işitilmesin diye olayı örtbas edip onu evine götürürler. Mecnun ayıldığında ise

“Bakar ki sevgiliden eser yok

Donuk bir vücut var, can yok

Divane kalmış, peri gitmiş

Gönlü onu bırakmış, gitmiş

Yırttı giysisini, inledi / Hâli değişti de değişti”[14]

Mecnun orada bulunan arkadaşlarından özür diler ve

“Benim gibi hastayla birlikte olmayın

Siz de bu suya batmayın

Ben kınanma rengine boyandım

Sevdanın ateşine yandım”[15] diyerek aşkın ona vermiş olduğu mecnunluğun onu diğer insanlardan ayırdığını fark edebilecek cihette bir mecnunlukla sözü babasına getirir.

“Babam sorarsa size hâlimi

Sıkıntılarımı, melalimi

Söyleyin yok etti her şeyini

Günler kararttı onun bahtını”[16] der ve daha sonra arkadaşlarından ayrılır.

Mecnun, arkadaşlarından ayrıldıktan sonra kayıtsızca yürür, yürür. Çöle kadar gelir. Mecnun, şehir yaşamının aklı ve iradesine sahip olamadığı gerekçesiyle ötekileştirdiği bir birey olarak kendi mekânını yani çölü seçer. Mecnun artık çöldedir. Oğlunun perişan bir hâlde olduğunu işiten babası Mecnun’un peşine düşer ve onu gam içinde yerlere düşmüş, hâli harap göğsü yırtılmış bir şekilde çöl yerinde bulur. Babasının onu geri götürmek için döktüğü dillere aldırmayan Mecnun ona

“Git, derdimin devası sen değilsin / Yabancısın bana, tanıdık değilsin”[17] der. Bu durum Mecnun’un, babasını adeta arkasında bıraktığı aklı temsil eden şehir hayatının somut bir temsili olarak görmesiyle ilişkilendirilebilir. Ona artık aşkı dışında herkes ve her yer yabancıdır. Babası çareyi hile yapmakla bulur ve Leyla’nın onlara misafir gittiği yalanını uydurur. Mecnun, babasına inanır, onunla birlikte gider. Gittiğinde babasının yalan söylediğini anlayan Mecnun büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve aşkının onu uğrattığı derdi, hüznü annesine babasına bir kez daha anlatmaya çalışır. Leyla olmazsa Mecnun’un tesellisinin mümkün olamayacağını hisseden babası Leyla’yı oğluna istemeye karar verir. İstemeye gittiğinde Leyla’nın babası şöyle der:

 “Akraban olmak benim için şereftir

Ama oğlun bir tuhaf haleftir

İnsanlar Mecnun diye kınar onu

Benim kızım Mecnun’a layık olur mu?

Çaresine baksın, değiştirsin mizacını

Sevdasının ettirsin tedavisini

Leyla onun olsun, ahdettim

Şimdi git, onu iyileştirmeye ça­lış”[18]

Leyla’nın babasının şartını duyan Mecnun

“ Ey kâmil edip

Aşk divanesi akıllanır mı

Bu irade bende olsaydı

Tedbir alacak hâlim olsaydı

Başından edebi şiar edinirdim

Temkinimi sağlamlaştırırdım”[19] der. Mecnun, insanların anladığı türden akıllanmasının mümkün olamayacağına inanmaktadır. Hatta bu mecnun hâlinden kurtulmaya kendi razı değildir. Fakat yine de ailesi onun bu hâli için derman aramaktan geri durmaz. Onun iyileşmesi için sihirler yapılır, muskalar okunur ama hiçbiri çare olmaz. Tek çare kalmıştır. O da Mecnun’u Kâbe’ye götürmektir.

“Tavaf edecek olursa Harem’i

Belki geçer başının dönmesi

Hacer-i Esved’e dayasa baş

Bakarsın yumuşar o kara taş”[20]

Mecnun Kâbe’ye gider gitmesine ama orada ettiği dua, insanların onda değişmesini arzu ettiği şeylerin hiç değişmemesine yönelik olur. Yani aklı yerine gelsin diye Kâbe’ye götürülen Mecnun, orada aklın kendisinden uzak olması temennisiyle Allah’a yakarır: “Aklı düşünmekten uzak tut beni / Aşk ile daima aşina tut beni”[21] Bu sözleri işiten babası, oğlunun şifa bulmasının mümkün olmadığını anlar. Çünkü Mecnun’un bizatihi kendisinin mecnun olmayı tercih etmesi, Mecnun dışındaki herkesi onu iyileştirmek konusunda çözümsüz bırakacaktır. Bu çözümsüzlüğü hissettikten sonra oğlundan tamamen ümidini kesen baba, çaresiz bir şekilde kalakalır. Mecnun ise tekrar çölün yolunu tutar. Çöldeki yeni arkadaşı, söylediği ezginin dağdan yankılanarak döndüğü kendi sesidir. Mecnun dağa döner ve der ki: “Uygun arkadaş sensin bana / Âşık dağlı olur daima”[22] Ceylanla, güvercinle konuşan Mecnun artık yaban hayvanlarıyla da dosttur. Mecnun’a yabancı ve uzak ‘insan’lar, tanıdık ve güvenilir gelen hayvanlardır artık. Mecnun’un yeni mekânı olan çöl, kendisi üzerinde iletişimin sağlandığı yaban dilini de öğretmiştir, Mecnun’a. Yani artık Mecnun’un dili de değişmiştir. Önce Kays iken Mecnun diye anılmaya başlayarak adı değişen bu adamın, mekânı ve dili de değişmiştir, artık.

Hikâyenin Mecnun’un şehirden çöllere düşüş macerasını içeren buraya kadarki kısmını okuduğumuzda şehir ve çöl bağlamında şunları diyebiliriz. Mecnun şehirde doğan, şehirde sünnet edilen, şehirde âşık olan ve yine şehirliler tarafından “mecnun” olarak anılan birisidir. Yani şehir ona aslında sahip olması gereken her şeyi sunmaktadır. Hatta şehir öylesine önemlidir ki ona bütün hayatı boyunca etki edecek olan Leylası’nı vermektedir. Fakat şehir, aynı zamanda onu sınırlayarak kontrol altına almak istemektedir. Yani Kays’ı Mecnun’a dönüştüren şehir aynı zamanda onun mecnunluğunu sorgulayan bir kontrol mekanizmasına dönüşür. Bu noktada şehrin kendi içerisinde bir paradoks ürettiği söylenebilir. Ve işte bu paradoks şehir ve çöl arasındaki eşik sorununu oluşturan şeydir.

 Şehir, Mecnunu kontrol altına almaya çalıştıkça; Mecnun’un kontrol dışı vasfını açığa çıkarmaktadır. Çünkü mecnunluk zaten kontrol dışı olmayı gerektirir. Biraz önce sözünü ettiğimiz şehrin kendi içerisinde ürettiği paradoks durumunu Mecnun’un kontrol dışı olması bağlamında biraz daha açacak olursak şunları söyleyebiliriz. Şehir Kays’a makul davranmanın kriterlerini vermektedir. Ama bu makul davranma kriterlerine aykırı olarak aynı zamanda onu mecnunlaştırmaktadır. Yani şehir ona makuliyeti öğretirken diğer taraftan bu makuliyetin sınırlılıklarının ötesine gitme imkânı da tanımaktadır. Çünkü şehrin Mecnun’u mecnun yapma potansiyeli, aynı zamanda Mecnun’u çöle gitmeye zorlayan şeydir. Yani şehir kendi içerisinde aklîlik ve mecnunluk kategorisi üretmekte ve bunu üretebildiği için Mecnun çöle gitme hakkına sahip olmaktadır.

Aklîlik ve mecnunluk kategorisi durumunu biraz açtığımızda şunları söyleyebiliriz. Hikâyedeki toplum özdeşlik olarak rasyonaliteyi merkeze almaktadır. Yani metnin özdeşliği toplumun Kays’a “Mecnun” adını verdiği için sürekli bir rasyonalite üzerine ilerleyen bir şey­dir ve dominant olan burada akıldır. Mecnunluk kötülenen, istenmeyen bir hâldir. Hikâyenin sonuna doğru aklîliğin değer kaybedip mecnunluğun itibar görmesiyle birlikte özdeşlik değişmeye başlasa bile hikâyenin genel gidişatı şehrin rasyonaliteyi mecbur kılması üzerinedir.

Hikâyedeki karşıtlıklar sadece üretilen aklîlik-mecnunluk kategorisiyle sınırlı değildir. Hikâye aynı zamanda şehir-çöl, toplum-birey, kadın-erkek karşıtlığı üzerine kurgulanmaktadır.   Hikâyede bu karşıtlığı oluşturan unsurların birinin diğerine baskın olduğu görülse de aslında aklîlik kendi olma durumunu mecnunluktan, şehir çölden, toplum bireyden, kadın da erkekten almaktadır. Aralarındaki hiyerarşik düşünme biçimi sadece dönemin gerçekleri ile aramızda bir perde oluşturur.

Sözünü ettiğimiz karşıtlıkların temsil ettiği anlamlar üzerine düşünüldüğünde metnin baştan sonra ataerkil bir hikâye olduğu görülecektir. Leyla’nın annesinin Leyla ile Mecnun arasında çıkan aşk dedikodularından sonra kızına verdiği tepkiyi hatırlayalım. Kadın orada sürekli erkek ağzıyla konuşan çifte sese dönüşmektedir. Aslında hikâyenin de bir kere daha gözler önüne serdiği üzere ataerkillikte “kadın” yoktur. Ataerkil düşüncede kadın erkeğin ötekisi değil tam tersine özdeşliğin temsilidir. Kadın “öteki“ olamamaktadır, çünkü “öteki”nin de kendine has bir mekânı varken kadının kendine ait bir mekânı da yoktur.

Burada üzerine düşünülmesi gereken Leyla’nın kadın olabilip olamadığı sorunsalıdır. Yani Leyla, gerçek anlamda bir kadın olabilmiş midir yoksa ataerkil düşüncede olduğu üzere Mecnun’un başka bir versiyonu, başka bir anlatısı durumunda mıdır? Dikkat edilirse hikâyede aşk, bireyselleşmenin yegâne yolu olarak gösterilmektedir.  Yani toplumda insanı herhangi biri olmaktan çıkaran şey, aşktır. Kays, aşkına sonuna kadar sahip çıktığı için bireyselleşebilmektedir. Fakat bu bireyselleşme ancak çöle gitmesiyle mümkün olmaktadır. Çünkü şehir/toplum bireyselleşmeye imkân tanımamaktadır.

 Biraz önce şehrin Mecnun’a verdiği ufkun aynı zamanda birtakım şeyleri engellediğine dair yorum yapmıştık. İşte şehrin onca verdiğine karşın engel olduğu asıl şey, insanın bireyselleşebilme imkânıdır. O yüzden Mecnun ancak çöle gitme pahasına bu imkâna erişmektedir. Ancak Leyla kız olduğu için Mecnun gibi çöle giderek bireyselleşme şansına da sahip değildir. Bu açıdan bakıldığında “Leyla ile Mecnun” sadece aşk hikâyesinden ibaret değil; dönemin toplumunu yansıtan ilginç bir hikâyedir, aslında. Leyla bu aşk sayesinde bir yerde olmak isteyen ama olması gerektiği yerde de olamayan kadındır. Bu haliyle kadının hiçbir yerde olmadığının güçlü bir temsilcisine dönüşmektedir. Leyla, bireyselleşme imkânının yolunu açacak olan aşka sahip olsa da kendine ait yeri açamadığı için varla yok arası “virtual” (sanal) bir varlıktır adeta. Ne tam gerçek ne tam hayal…

Kays, aşkı sayesinde Mecnun olmuş, Mecnun olabildiği için de kendisine birey olabilme yolunda engel teşkil edebilecek şehir hayatının bütün yaptırımlarından –çöle gitme pahasına- kurtulma imkânını yakalamıştır. Bu açıdan düşünüldüğünde Kays’ı çöllere düşüren aşk, onu şehrin diğer bütün yaptırımlarından koruyan bir kalkana dönüşmektedir. Belki Mec­nun’un Kâbe’de bu aşkın kendisinden gitmemesi ve akıllıca düşünememesi temennisine dayanan duasının altında kendisini koruyan bu kalkanın kalkması durumunda baş edemeyeceği daha büyük sorunları olduğu gerçeğini fark etmesi yatmaktadır.

Leyla ise hem aşk ateşi çemberinde sıkışıp kalmış hem de bu çember içinde şehrin domine ettikleriyle cebelleşen biri olarak Mecnun’dan çok daha yalnız, çok daha acınasıdır.

KAYNAKÇA

FUZULİ, Leyla ile Mecnun, çev. Mehmet Kanar, Tekin Yayınevi, İstanbul 2017.

PARLA, Jale, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları, 14. bs., İstanbul 2018.


[1] Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları, 14. bs., İstanbul 2018, s. 336.

[2] Fuzuli, Leyla ile Mecnun, çev. Mehmet Kanar, Tekin Yayınevi, İstanbul 2017, s. 69.

[3] Fuzuli, a.g.e., s. 75.

[4] Fuzuli, a.g.e., s. 77.

[5] Fuzuli, a.g.e., s. 77.

[6] Fuzuli, a.g.e., s. 81.

[7] Fuzuli, a.g.e., s. 83.

[8] Fuzuli, a.g.e., s. 91

[9] Fuzuli, a.g.e., s. 91.

[10] Fuzuli, a.g.e., s. 93.

[11] Fuzuli, a.g.e., s. 94.

[12] Fuzuli, a.g.e., s. 96.

[13] Fuzuli, a.g.e., s. 99.

[14] Fuzuli, a.g.e., s. 102.

[15] Fuzuli, a.g.e., s. 102.

[16] Fuzuli, a.g.e., s. 103.

[17] Fuzuli, a.g.e., s. 109.

[18] Fuzuli, a.g.e., s. 123.

[19] Fuzuli, a.g.e., s. 126.

[20] Fuzuli, a.g.e., s. 126.

[21] Fuzuli, a.g.e., s. 129.

[22] Fuzuli, a.g.e., s. 133.

1 Yorum

  1. Açıkçası hiç bu açıdan/açılardan düşünmemiştim. Yıllardır derslerde anlatırım ama artık ekleyeceğim farklı birkaç nokta da olacak. Bu noktada gerçekten teşekkür ederim. Emeğinize sağlık hocam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek