Aytmatov’un Bozkırlarında Acı ve Umutla

Yıl 1937. Kapı çalınıyor. Nagima Aymatova ıslak ellerini havluya silerek kapıyı açıyor. Torekul Aytmatov işten erkenden gelmiş. İçeriye bir avuç telaş olarak giriyor. Kadının omuzlarından tutarak konuşuyor. “ Acele, polis, suçlama” kelimeleri zehirli yılanlar gibi etrafa dağılıyor. Nagima, Torekul ‘a : “Hayır, bir yere gitmiyorum, burada seninle kalacağım” diyor delinmiş bir sesle. Torekul “Kalamazsınız” dedikçe kadın: “O zaman bizimle gel hep beraber gidelim” diyerek yalvarıyor. Göğsü hava yerine felaket yutuyormuş gibi acıyor kadının. Erkek: “Nagima, beni milliyetçilikle suçluyorlar. Burada kalmam lazım. Kaçmamalıyım. Beni tutuklarlarsa seni de rahat bırakmazlar. Çocukları yetimhaneye gönderirlerse onları asla bulamayız, biliyorsun” diyor. Dört çocuk kadının zihnine dolanıyor o an. Cengiz dokuz, İlgiz altı, Lyutsiya üç yaşında, Roza ise beş aylık… Kadının dakikalardır kocasına itiraz eden beyaz elleri bu cümleden sonra hareketsiz kalıp aşağıya sarkıyor.

Moskova’da Kazan Otogarı… Kar yağıyor. Nagima’nın şalı, çocukların mantoları, bebeğin battaniyesi, Torekul ‘un kasketi bembeyaz. Buzdan parmaklar birbirlerine dokunuyor. Baba çocuklarını öpüyor. Otuz dört yaşındaki baba ailesini bir daha göremeyeceğini biliyor mu acaba? Muhtemelen evet.

Birkaç gün sonra polisler Moskova’daki eve baskın düzenliyorlar. Ardından Torekul’dan haber alınamıyor. Perişan haldeki aile Torekul’ın kardeşi Rıskulbek’in yanına gidiyor. Fakat Stalin’in kıskaçları buraya da uzanıyor.

“O gece amcam Rıskulbek’in yanında yatmıştım. Nedense uyuyamıyordum, sebepsiz bilmediğim bir korku içindeydim. Amcam ise: “Korkma uyu” diyerek yorganı düzelterek üstümü örtüyordu. Ancak kendisi de hiç uyumuyordu. Gece yarısı kapı çalmıştı. Fersiz kandilin ışığında üç polisin amcamla sert sert konuştuklarını görüyor ve duyuyordum. Polislerin sert ve kızgın yüzlerini görünce amcamın tesellisine rağmen tir tir titrediğim hâlâ aklımdadır. O gece amcamı polisler götürmüştü. O zaman amcam yirmi beş yaşındaydı. Ondan sonra amcamı bir daha göremedik. Sonradan Buryatya’da bir kampta öldüğünü duyduk.” Cengiz Aytmatov
Nagima Aymatova bu olaydan sonra çocuklarını alıp dağların arasındaki köylerine döner. Burası 12 Aralık 1928 yılında Cengiz’in doğduğu yerdir aslında; Şeker Köyü. Bu köydeki ağaçlar, çığırtkan kuşlar, soğuk havada buharlaşan nefesler, sakalları göğsüne inen dedeler, Cengiz’in zihnine akar. Bu köy yazarın karakterlerine sızıp orada şişlikler, çatlaklar, izler oluşturur. Şeker köyü Aytmatov’un zihninde erir.



“1976 yılıydı Cengiz ağabey: Aşım, biliyorsun zamanım çok az. Her işim saatiyle dakikasıyla. Sen benim Rusça eserlerimi Kırgızcaya çevir… Vakit bulabilseydim kendim de yapardım ama biliyorsun dedi. İşte böylece Cengiz Aytmatov ile aynı köyün çocukları olmanın verdiği övünce ek olarak onun eserlerini Kırgızcaya çevirmek gibi yıllarca düşünsem aklıma gelemeyecek büyük bir şeref de bana nasip oldu. Önce eserleri defalarca gece gündüz okudum. Amacım bir şekilde Aytmatov’un üslubunu yakalamaktı. Bu eserleri okurken beni hayrete düşüren bir şeyin farkına vardım; Eserlerdeki her kahraman bizim Şeker köyündeki ihtiyar nineleri, dedeleri, genç kızları, delikanlıları, çocukları anlatıyordu.” Aşım Cakıpbekov

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE ÇOCUKLUK

İkinci Dünya Savaşı başladığında acı her tarafa çelikten dev bir halı gibi yayılır. Bu dev halı dağları aşarak Şeker Köyüne de ulaşır. Cengiz on üç yaşındadır o esnada… Ailenin en büyük çocuğu olduğu için pek çok işten o sorumludur. Çocuğun vazifelerinden biri de gebe bir inek olan Sukra’nın bakımıdır. Bu hayvan doğum yaptıktan sonra aile bol bol süt içip, kaymak ve yoğurt yiyebilecektir. Cengiz bu yiyeceklerin hayali kokusunu içine çek çeke gün ağarmadan hayvanın bakımını yapmaya gider. Fakat bir gün Sukra’nın geviş getiren ağzı yerine boş bir ahırla karşı karşıya gelir. Hayvan çalınmıştır. Cengiz tipiye aldırmadan köyün etrafında koşturur. Haberi öğrenen ailesi feryat eder. Bu ağıta komşu kadınların ah vahları, ihtiyarların bedduaları da dökülür. Yazar daha sonra bu hadise için : “Hiç abartmadan söylüyorum ki bu olay bizim için güneşin bir daha doğmamak üzere batması ve sonumuzun gelmesi gibiydi” diyecektir.

Cengiz fokurdayan evi bırakıp omzunda tüfek olduğu halde hırsızı bulmak için yola çıkar. Yanında kardeşi de vardır. Yamalı bir çift ayakkabıyı sırayla giyerek hırsızı ararlar. Tipi onların bedenlerine devamlı bıçaklar batırır. Ayakkabıları parçalanır. Fakat göğüsleri hızla inip kalkan iki çocuk bu durumu umursamaz. Cengiz’in tek düşüncesi hırsızı öldürmektir. Bu sebeple eşeğe bindiği halde yanından geçen ihtiyarı fark etmez. Bu ihtiyar başında eskimiş deri şapkası olan, aksakallı bir dedeciktir. İhtiyar, çocuktan taşarak havaya bulaşan öfkeyi görünce ona şöyle seslenir: “Baksana oğlum birini öldürmeye mi gidiyorsun?” Aytmatov henüz kalınlaşmamış ama çocuk da kalamamış sesiyle: “Evet öldüreceğim” der.

Onların başından geçenleri öğrenen Aksakallı:
“ Öyle mi? Kötü olmuş. Hem de çok kötü olmuş. Fakat sen beni dinle. İntikam almak çok kötüdür. Ne olursa olsun insan öldürmeyi düşünmemelisin. Bu ihtiyarı dinle. Evine dön. Hayatta onun gibi namertler mutlaka cezasını çekelerler. Bana inan. Sen hırsızı öldürmekten vazgeçersen mutluluk seni arar bulur. Öylesine konuşuyorum sanma. Zamanı gelince sözlerimi hatırlarsın. Evine dön oğul. Birini öldürmeyi hiçbir zaman düşünme”



Geleceğin yazarı bu sözler üzerine ağlamaya başlar, silahı göğsüne bastırır ve geriye döner…
Cengiz Aytmatov’a okuma yazma bildiği için savaş yıllarında vergi toplama işi verilmiştir. Gittiği her evde “ver, öde, getir” seslerini, o insanların sabrını, yokluğu, yokluğun açık yaralar gibi köyün bedenini sarmasını zihnine kazır yazar. Çocuk olmasına rağmen ona Moskova’dan gelen “kara kagaz” denilen kara kâğıtları okuma vazifesi de yüklenmiştir. Bu kâğıtlarda savaşta ölenlerin isimleri yazılıdır. “Ben kâğıdı açar okurdum. Ev ağıtlarla, ağlamalarla, bağırışlarla lanetlerle dolardı. Konu komşu akrabalar gelirdi… Ben ise o kadar gürültünün arasında lal olmuş gibi sessiz bir şekilde onlara bakakalırdım. Küçük olmama rağmen bazen kendi kendime: “Neden kara haberleri ben duyuruyorum? Halkın kara habercisi neden benim? Neden bu acıların şahidi oluyorum?” diye sorardım. Bu görevi bana kolhoz muhtarı vermişti. Kendisi okuma yazma bilmiyordu… Bizim köylülerin hepsi aslında bana iyi davranırdı ama benim kara haber getiren biri olduğumu da unutmuyorlardı. Bazen birinin evine yaklaştığımı gördüklerinde kadınlar bana şüpheyle bakar, sonra da : “Evimize girme, defol git, girme!” diye bağırırlardı.”

Savaş eli silah tutan erkekleri dev bir hortum gibi içine çektiğinden hayat çocukların üzerine yıkılmıştır. Dünyayı bu çocuklar ve kadınlar küçük elleriyle iterek döndürmeye çalışırlar.

TÖREKUL NEREDE?

“Baba ben sana anıt dikemem. Senin nereye gömülü olduğunu bile bilmiyorum. Bu çalışmamı babamız Törekul Aytmatov sana armağan ediyorum…” Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana isimli Romanının ithafı…

Nagima’nın eşiyle alakalı bildiği tek şey “Kocanız yargılanmış ve mektup yazma hakkına sahip olmadığı için uzak bir kampa gönderilmiştir” cümlesidir. Bu cümle tam yirmi yıl boyunca bu kadınla beraber uyumuş, onunla tarlada çalışmış, çocuklarına onunla aş pişirmiştir. Yirmi yıl sonra köye, İç İşleri Bakanlığı’ndan bir mektup gelir. Zarf açılır. Hem Nagima hem de onunla yirmi yıl koyun koyuna yaşayan cümle heyecanla okurlar resmi evrakı: “Aytmatov T. Hakkında bilgi istemişsiniz gelip haberini öğrenebilirsiniz”.
“Anam heyecanından ne yapacağını şaşırıyordu. Kalbi küt küt atıyor, ikide bir oturup kalkıyordu. Beraber yola çıktık. Anam sürekli konuşuyordu: Babanı Sibirya’ya götürdüklerini tahmin ediyorum. Oraya sürülenlerin çoğu hürriyete kavuşmaya başladı, sizleri görünce sevincinden ağlar. Cengiz ile İlgiz evlendiler. Lüsya ile ikiniz de büyüdünüz, terbiyeli birer genç oldunuz. Acaba babanız değişmiş mi? Tutukladıkları zaman 34 yaşındaydı, bu sene 55 yaşına girdi. 20 yıldır görüşmüyoruz. Bir tek ölmediğimiz kaldı. Ne zorluklara maruz kalmadık ki? Allah babanı sağ salim görmeyi nasip eyleye. Fakat Sibirya’ya sürülenler arasında evlenenler de varmış. Olsun, yeter ki yaşasın. Hay Allah elim ayağım titriyor. Görüştüğümüzde sevinçten kalbim durmasın” (Cengiz Aytmatov’un kız kardeşi Roza Aytmatov)

Ana kız iç işleri halk komiserliğine gelirler. Silahlı görevliye ellerindeki mektubu telaşla gösterirler. Anne mektubun incelenmesinden ardından içeriye alınır. Bir dakika sonra Nagima perişan bir halde dışarıya çıkar. Yanında Torekul yoktur. Daktiloda yazılmış birkaç cümleyi yirmi yıldır kocasını bekleyen bu kadının avuçlarının içine tutuşturmuşlardır. Kâğıtta Torekul ‘un öldüğü yazılıdır.

TOPLU MEZAR

1937-1938 yıllarında Moskova’dan Kırgızıstan’a halk düşmanları ve milliyetçilerle iyi bir şekilde mücadele edilmediğine dair haber gelir. Bunun sebebi hapse atılanların ve öldürülenlerinin sayısındaki azlıktır. Kremlin’i memnun etmek üzere harekete geçen sistem tahkikatlara başlar. Mahkûmların sayısını arttırmak için yersiz suçlamalarla insanlar tutuklanıp kurşuna dizilirler. Torekul ‘da bu esnada tutuklanır. 5 Kasım 1938’de yirmi dakika süren bir mahkemenin neticesinde de kurşuna dizilerek öldürülür.

Torekul ‘la birlikte 137 kişinin de ölümüne karar verilmiştir. Kurşuna dizilenlerin en büyüğü otuz yedi yaşındadır. Cesetler kamyona yüklenip Çon- Taş köyüne götürülür. Alelacele buradaki kerpiç fabrikasının olduğu yere topluca gömülürler. Bu toplu mezarın yerini tam elli yıl sonra Bübüyra isimli bir kadın açıklayacaktır. Bübüyra’nın babası kullanılmayan bu kerpiç fabrikasında bekçidir. Ailesine orada yaşanan katliamı korkudan yıllarca anlatamamıştır. Fakat yaşlılığında kızına: “Yavrum ben amcamdan yıllarca haber alamadım. Benim gibi yakınlarını dertle arayan insanlar vardır. Bu sırrı kalbinde sakla, burada Kırgızların kaymakları (Kırgızların aydınları) yatıyor. Gün gelir de bunlar konuşulacak olursa bildiklerini ve gördüklerini anlat. Unutma” demiştir. Babüyra’nın bildiği babasının ona itiraf ettiği gerçektir, gördüğü ise toplu mezardan göğe doğru uzanan bir parça nurdur. Baba bu nuru görünce ağlayarak kızına itirafta bulunmuştur zaten.

“Çon-Taş köyünde tespit edilen toplu mezarda 137 kişinin cesedi bulunmuştur. Kafataslarının art kısmı delik olduğundan hepsinin sırtı dönük olarak başından vuruldukları anlaşılmıştır. Sadece iki kişinin tam kalbinden vurulmuş olma ihtimali vardır. Bunlar büyük ihtimalle Torekul Aytmatov ile Cusup Abdrahmanov olmalılar…”

Cengiz Aytmotov, karanlığı ovalayıp temizlemeye çalışan kadınlar, nefes alırken dünyayı hırıltıya boğan ihtiyarlar, köylere açlıktan saldıran kurtlar, donan nehirler, Moskova’dan gelen kara kâğıtlar, puslu havalar, parçalanan ayakkabılar arasından geçerek 2008 yılında bu dünyadan ayrıldı. Vasiyeti üzerine “halk düşmanı” olarak ilan edilen 137 Kırgız aydınının gömüldüğü mezara defnedildi.
Cengiz dokuz yaşındayken Kazan otogarında bıraktığı babasının elini şimdi orada sımsıkı tutuyor. Aytmatov’un parmaklarının ucunda patlayan rengârenk kelimeler ise her dile tercüme ederek dünyayı dolaşıyor.

Not: Bu yazı Mayramgül Dıykanbayeva’nın “Hatıralar Işığında Cengiz Aytmatov ve Eserleri” isimli makalesiyle Ayşe Yılmaz Balkan’ın: “Hayattan Esere Cengiz Aytmatov” isimli makalesinden istifade edilerek yazılmıştır.

“İnsan için en zor olan şey, her gün insan kalmaktır”
Cengiz Aytmatov “

Ayşe SEVİM

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek