AV

Balıkçı Ali oltalarını pruvaya sabitledi. Heybesinden çıkardığı yiyecekleri beyaz mendiline dizdi. Sandal’ın tabanına şiltesini seriverdi. İri kıyım bedenini şilteye uzattı. Ali uzun boylu adamdı. Ayakları pruvada ki oltalarla dışarı sarktı. Sandal hafifçe sallanıyordu, denizin mırıltısı balıkçıyı rahatlatmaya başladı.

            Balıkçının demir attığı yer Beykoz ile Sarıyer arasında bir boğazdı. İki yakada da gürbüz ağaçların kuşattığı bitimsiz ormanlar uzanıyordu.  Balıkçı Ali’ye göre vahşi hayvanların cirit attığı bu ormanların içinde en güvenli yer,  şüphesiz denizdi.    

Kafkas ormanlarında geçirdiği günler düştü aklına. Moraran dudakları, kızarmış gözleriyle başından sıcak sıcak akan kanın yerde bıraktığı iz… Bir başına nereye gittiğini bilmeden ilerleyen perişan bir Osmanlı askeriydi.  Sandalda sırtüstü uzanan balıkçının eli, kulağının arkasına saklanmış şarapnel parçasına gidiverdi. Metal parçanın üzeri deri bağlamıştı. Balıkçının göz bebekleri kabardı, canlandı.  Yüzünden incecik bir dalga geçti.

93 harbiydi.   Onu evine getiren iri bir orfozdu. Marmara’nın yerli çirkin balığıydı orfoz.  Kocaman ağızlı, her yöne dönen çıkık gözleri, çamur renginde ki benekli derisiyle yüzlerce orfozdan biri gibiydi ama karşılaştığı buradakilerden daha yaşlı ve büyüktü. O ana kadar ne deniz bilirdi ne balık. Karadeniz’in ortasında ne yöne gideceğini bilemez halde kalakalmıştı. Türk köylüler eski bir sandal vermişlerdi. “Biz sığmayız, sen git” diye itivermişlerdi sandalı denize. Kucağındaki bebeğiyle yaşmaklı genç kadın, yanındaki kara yağız kocası, bir kütüğün üstünde dizini uzatarak oturan saçları kınalı gözleri kör yaşlı nine ve diğerleri… Kan, toz içinde, avurtları çökmüş yüzüyle yorgun ve bitkindi. Ne bir şükran ne bir minnet, kıyıdaki siluetlere ölü gözlerle baktı. Bir süre sonra ufukta kaybolmuşlardı. Deniz’in ortasında yapayalnızdı. Sonra matarasında ki su da bitti. Dudakları tuzlu rüzgârla çatlamaya ve kanamaya başladı. Bir şeyler yemeliydi.  Başında, yarasına sardığı uzun bir çaput vardı. Sargısını çözdü. Kanlı et parçalarını tırnaklarıyla kazıyarak, bağırarak inleyerek ayırdı. Çaputu dişleriyle ince parçalar haline getirdi. Birbirine bağladı. Bu çaputtan ipi denize salarak bir balık tutmayı düşünüyordu. Ucuna ne bağlayacaktı?  O esnada yarasından sarkan küçük et parçasının kulağına çarpıp durduğunu fark etti.  Düşünmedi. Uzun, kara tırnaklarıyla et parçasını dersinden ayırdı. Bir çığlık atarak sandala kapaklandı. Kendine gelince eti çaputa bağlayıverdi.  Sandala isabet etmiş kurşunu da oyuğundan çıkarıp çaputa iliştirdi ve ipi suya bıraktı.

            Orman, deniz ve gök gecenin kalın örtüsü altında yekvücuttu. Balıkçı bir üzüm alıp ağzına attı. Yavaşça çiğnerken başının üstündeki karanlık kubbeyi inceledi. Yıldızsız bir geceydi lakin ay, parıltısıyla denizin derinlerinde ki planktonları yüzeye davet ediyordu.  O gecede böyle bir ay vardı. Karadeniz’in ortasında, çaputtan ipini denize salmış bütün gün beklemişti. İp dalgalarla kıpırdanıyor Ali de son gücüyle uyanık kalmaya çalışarak gökyüzünü seyrediyordu. Hava kararmış,  ay, zayıf çelimsiz askerin başına kehribar renginde zarif bir taş olup oturmuştu. Ali karanlık suların ortasında yapayalnız olduğunu bir an unutmak istedi.  Asma yapraklarının arasından gördüğü, un beyazı gökyüzü düştü usuna.   Avlularından yükselen odun ve aş kokusu.   Sesleri hatırlamaya çalıştı. Bombalar ve çığlıklarla dolu kulaklarını bir türlü arındıramadı. Ürperdi.  Memleket seslerini yeniden işittiğinde, kulağında ki bu tahribatın silineceğini düşünerek kendini teselli etti.   Lakin o sesleri yeniden duyabilecek miydi? Şimdiden dalgalar ve rüzgârlar artlarında kuraklık ve bataklık bırakarak,  duyularından çekiliyordu. Kim bilir, belki de herkes çoktan vazgeçmişti, unutmuştu onu. Ya anası, anası unutmazdı ki! Annesinin yüzünü canlandırdı usunda. İncecik bir kalemle tüm çizgilerini yerleştirdi; geniş alnına, küçük dudaklarına, fersiz gözlerinin kıvrımlarına… Anası asla unutmazdı! Unutulmayacak olmak,  sevimli bir sıcaklık yaydı vücuduna. Ama çok sürmedi bu his. Aklında bir keder peydahlandı tekrar. Acaba anası yaşıyor muydu?

 Ali’nin gözleri gittikçe kapanıyor, zihni karışık rüyalara sürükleniyordu.   Ne olduysa o esnada oldu.  Küreğe bağladığı ip şiddetli bir şeklide çekildi, sandal sarsıldı. Ali, ölüm uykusundan sıçrayarak uyandı. Alelacele ipi tutuverdi, takılan şeyi yüzeye çekmek için asıldı. Son şansı olduğunu bilerek fersiz ellerine bütün kuvvetini verdi.  Ali’nin avuçlarından akan kan, suyun yüzeyinde halkalandı. Bir süre sonra deniz kabardı ve köpürdü. Suratı sandalın yarısı kadar olan iri balık yüzeye çıkıverdi. Açlıktan çıldırdığını düşünen asker asıldı ipe ve balığı kendine çekmeye çalıştı.  Balık, üstünden sular süzülen çıkık gözleriyle Ali’ye kıpırtısız baktı, Sonra aniden hareketleniverdi,  Ali az kalsın ipi elinden kaçıracaktı, çarçabuk sandalın baş kısmına bağlayıverdi. Balığı durdurmak istedi ama sandal balığın peşinde sürüklenmeye başlamıştı. Geriye kürek çekmeler ipe asılmalar fayda vermedi. Balık bir daha yüzeye çıkmadı. Ali ‘de inatla balığın ipini çözmedi. Bir süre sonra cılız asker balıkla mücadele etmeyi bıraktı.  Sandal balığın güdümünde ilerledi, ilerledi. Ali gözlerini açtığında Payitaht da bir şifa hanedeydi. Marmara açıklarında ölmek üzereyken bulunmuştu. Ali’nin anlattığı gibi bir balık görmemişlerdi. Sandaldan denize sarkmış bir çaput varmış ama ne et ne kurşun ne de balık bulmuşlardı.

O günden sonra Ali denize merak saldı. Belki bir gün aynı balığı görmek ümidiyle dolaştı durdu.   Evlendi iki kızı oldu. Kuvvetini kazandı yaraları kapandı. Bir süre sonra o iri balığı hatırlamaz olmuştu.

Ama bu gece nedense tılsımlı ipler oynaşıyordu Ali’nin yanı başında. Kulakları daha iyi duyuyor gözleri daha iyi görüyordu. Uzandığı yerden doğrulup oturdu.  Bir şey denemek istiyordu. Çılgınca bir şey. Aklına takılıvermişti bir kere,  denemeden huzur bulamazdı. Vücudunu yokladı. Kolunda karar kıldı. Bir parça koparacaktı. Keskisini çıkardı ve kolundan ufak bir et kesti. Balıkçının iniltisiyle gece irkildi. Ormanda ki kuşlar havalanıverdi. Gölgeler birbirlerini itekledi ve homurtularla yerlerini değiştirdiler. Yarasını saran balıkçı bir süre sonra oltasını çekti ve ucuna etini bağladı ve denize attı. Balıkçı denizden gözünü ayırmadan saatlerce bekledi. Güneş ağaçların arasından sızmaya başladı. Ormanın ürkütücü sesi şen şakrak bir hale dönüştü. Deniz berrak ışıltılar saçarak balıkçıya cilvelendi. Balıkçı bu güzelliği görecek durumda değildi, pes ederek oltalarını toplamaya karar verdi. Balıklarını kovalarına boşalttı. Oltalarını sardı. Toplamayı en sona bıraktığı orfoz için ayırdığı oltaydı. Derin bir nefes alıp onu da eline almıştı ki oltanın ağırlığını hissetti. Hızla çekmeye başladı. Hareket ettiremiyordu.  Bir süre sonra sandalın altından geçen iri bir şey kaygan derisiyle sandalı kaldırıp indirdi. Tartmış da bırakmış gibiydi. Sonra başını sudan çıkarıp balıkçıya baktı. Bu aynı iri orfozdu. Gerisin geriye suya dalan balık, çarparak sandalı alabora etti. Balıkçı Ali suya devrildi. Bacaklarının kaygan bir şeyin içine girdiğini hissetti. Beline keskin dişler batıyordu. İri orfoz balıkçıyı yutuyordu. Çünkü vakti gelmiş, balıkçı yeterince semirmişti.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek