MÜZEHHİBE GÜLBÜN MESARA İLE RÖPORTAJ

Gülbün Mesara, 1940 yılında İstanbul’da doğdu. Orta ve lise öğrenimini Üsküdar Amerikan Kız Lise’sinde tamamladı. Babası Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in kurucusu olduğu Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki Cuma derslerine katılarak tezhip derslerine başladı ve ciddi bir başarı kaydederek 1972 yılında icazetname aldı. Babasının hem öğrencisi hem de asistanı olarak uzun yıllar kendisiyle birlikte çalıştı. Yurt içinde ve yurt dışında katıldığı toplantı, gezi ve çalışmalarda babasına refakat ederek, tezhip sanatının inceliklerini ve zenginliklerini bizzat yaşayarak tecrübe etti.

Türk Sanatında İnce Kâğıt Oymacılığı, A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, Türk Tezyini Sanatlarında A. Süheyl Ünver ve Yeni Terkipleri, The Turkish Rose isimli eserlere imza atan Gülbün Mesara’nın çalışmaları, yetişmesi ve babası Süheyl Ünver’in bilinmeyen yönleri hakkında Rahşan Tekşen keyifli ve verimli bir röportaj gerçekleştirdi.

Bir süredir Amerika’daydınız. Ayağınızın tozuyla Karabatak Dergisi’ni evinizde ağırladınız, vakit ayırdınız. Öncelikle bunun için çok teşekkür ediyoruz.

Rica ederim. Hoş geldiniz, safa getirdiniz.

Safa bulduk… “Gülbün”, “gül ağacı” anlamına geliyor, demiştiniz ilk sohbetimizde. Ömrünüzü adadığınız sanat vesilesiyle kim bilir kaç gül ağacına fırçanızla soluk verdiniz. Bu ismi koyan basiretli zat kimdir acaba veya bu ismin konmasının bir hikâyesi var mı?

Benim ve rahmetli ağabeyim Ahmet Aydın Ünver’in isimlerini koyan Abdülaziz Mecdi (Tolun) Efendi’dir. Babamın 22 yıl boyunca ilim ve tasavvuf sohbetlerine katıldığı âlim, şair ve mütefekkir bir zattır kendisi.

Abdülaziz Mecdi Efendi’nin, valideniz Müzehher Hanım’ın dilinden 1940 yılında yazdığı bir tenvimiye var. Bugünden geriye baktığınızda ne hissettiriyor bu tenvimiye size?

Böyle özel bir şahsiyet tarafından hem ismimin konması hem de doğumumu kutlamak için yine onun tarafından bir tenvimiye ile taçlandırılmış olmam bana her zaman onur veriyor.

Okurlarımızla paylaşsak…

Hayhay…

Uyu ey Gülbün-ü gülgûn-u füruzânım uyu

Uyu ey şanlı kızım dilber-i handanım uyu

Can katar cânına uyku senin ey cânım uyu

Uyu ey nûr-u Müzehher uyu cânânım uyu

Sen benim Gülbün-ü ömrümde gül-ü ra’nasın

Ömrümün hâsılısın nûr-u safâ pîrâsın

Sen bana lütf-u Hüdâ mevhibe-i Mevlâ’sın

Uyu ey nûr-u Müzehher uyu cânânım uyu

Yaşa binler yaşa ey nûr-u bedîu’l-lemân

Senin emsâlini tezyîd ede rabbi mennân

Dâim ol şân u şereflerle celil’ul-unvân

Uyu ey nûr-u Müzehher uyu cânânım uyu

Sizi sanat hayatına hazırlayan tarafıyla çocukluk yıllarınızdan biraz bahseder misiniz? Nasıl bir ev ortamınız vardı, nasıl bir aile hayatı canlanıyor hatıralarınızda?

Mutlu ve huzurlu aile ortamımız içinde geçirdiğim yıllar, çocukluk dönemimin en önemli anılarını teşkil eder. Babamın akademik çevresinden evimize gelen misafirler, sanat dersleri verdiği Topkapı Sarayı Nakışhanesi’ne zaman zaman yaptığımız ziyaretler, Tıp Tarihi Enstitüsü’ne misafir olarak götürüldüğüm zamanlar el’an hatırımdadır. Babamı çalışma odasında, masasının başında tezhip çalışırken, mahiyetini anlayamadan lakin hoşlanarak uzun uzun izlediğimi hatırlıyorum. Bana tahsis ettiği dolapta imzalayıp verdiği kitaplara sahip olmak da ayrı bir duygu… Onun boyalarına, fırçalarına, hatta ezilmiş altın çanağına sahip olmak keza…

Hiç farkına varmadan ve çocuk denilecek yaşta tezhibe başlamışsınız o halde. Peki bu sanatla zahirî bağınız ne zaman kuruldu ve babanızın talebesi oldunuz?

Sizin de dediğiniz gibi zaten aşina olduğum Türk süslemesi sahasına adım atmam 1960 yılında oldu. Babam kurucusu olduğu Tıp Tarihi Enstitüsü’nde aynı zamanda Cuma dersleri veriyordu.  Ben de tezhip derslerine o seminerlere katılarak başladım. Tabiî çalışmalarımı babamın nezaretinde evde de sürdürmek imkânı, daha çabuk ilerlememi sağladı. Yıllar geçtikçe yavaş yavaş çıraklıktan terfi ederek yeni öğrencilere eğitim vermeye başladım. Öğretirken öğrenmek ve kendimi geliştirmek bu sahada en büyük kazancım oldu diyebilirim.

Babamın, yetiştiğine kani olduğu öğrencilerine verdiği çok değerli icazeti ben de 1972 yılında almaya hak kazandım ve her zaman bundan büyük bir onur duydum. Zira bu icazet, Ünver’in kızı olduğum için değil, bu sahada yetişmişliğimden dolayı hak kazandığım bir onur oldu benim için.

Baba kız yazışmalarınız var. Hepsinin yekûnu kim bilir kaç defter eder. Bu güzel mektuplara vesile olan ayrılık sürecini ve sebebini anlatabilir misiniz?

Evet, bizim baba kız çok güzel yazışmalarımız var. Şöyle ki ben uzun seneler Ankara’da yaşadım. Sonra birkaç senemizi Amerika’da geçirdik. O süre zarfında babamdan gelen mektuplar birkaç defteri dolduracak mahiyeti buldu. İnanın bunları çoğu akşam başucu kitabı gibi okuyorum. Çünkü her okuyuşumda değişik şeyler fark ediyor ve görüyorum. Bunların çoğu eski yazı tabiî. Onların arasında “Vasiyetnamem” diye başlığını taşıyan bir mektubu var. Oradan size bir pasaj okuyabilirim:

SÜHEYL ÜNVER’İN KIZI GÜLBÜN’E GÖNDERDİĞİ MEKTUPLARDA YER ALAN VASİYETNAMESİNDEN BİR BÖLÜM

Beni sakın öldü sanmayın. Bütün hayatımın yaşanmış seneleri, Süleymaniye Kütüphanesi’nde Türk kültürü arşiviyle, binlerce not ve hatıra defterlerinin içinde. Münderecat ve resimlerim emirlerinize amade… Ben Tanrı’mın lutfu, büyüklerim, eş ve dostlarımın teveccüh ve dualarıyla cidden bahtiyar bir ömür sürdüm. Darısı dostlar başına.Benim için konuşmalar yapmağa lüzum yok. [Konuşacaksanız] Süleymaniye ve Ankara’daki arşivimden programlı uğraşıların lüzumuna dair konuşun. Kabir ziyaretlerine lüzum yok. Benim yazdıklarımdan da bahsetmeyin. Seçtiğim konular üzerine laf olsun diye konuşmayın. Onları ve şimdiye kadar akledemeyerek üzerinde duramadığım ilginç konularımı bensiz olarak benimseyin. Boş vakit geçirmeyip benim gibi her şeyi değerlendirin. İnanınki diğer insanları bıktıracak kadar çok yaşarsınız. Boş geçen her vakit sizleri ölüme götürür, acıyın kendinize.”











Bizler için çok kıymetli bir paylaşım oldu, teşekkür ediyoruz. Aziz babanız Süheyl Ünver, burada arşivinden bahsediyor. Ona döneceğiz, fakat öncelikle hem babanızla hem de babanızdan ayrı geçirdiğiniz Amerika sürecinden bahsedelim dilerseniz.

1958’de babanız “ziyaretçi profesör” unvanıyla Kolombiya Üniversitesi’nden üç yıllığına teklif aldı. Ailece Amerika’ya yerleştiniz, fakat daha ilk yılı doldurmadan geri döndünüz. Bu ricatın sebebi neydi? Cehennemname’nin yazılışı o dönemlere mi tekabül ediyor?

1958 yılında babama New York’taki Kolombiya Üniversitesi’ne ziyaretçi profesör unvanıyla bir davet teklifi geldi. Bizler de ailesi olarak ona refakat ettik. Ben de o zamanlar Üsküdar Amerikan kız Lisesi’ni bitirmiştim ve lisan bildiğim için hep babamın yanındaydım. Orada babamın yoğun bir akademik ve dost çevresi ve aynı zamanda çeşitli sanatsal programları vardı. Tüm bunlara rağmen öncelikle lisan yetersizliğinden, ama en önemlisi yeni dünyasının ona sunduğu ortamı -haklı olarak- benimseyememesinden olacak, “Ben burada duramayacağım, eğer durursak beni kaybedersiniz” dedi ve ilk yılda geri döndük. Hâlbuki üç seneliğine gitmiştik.

O bir yıl boyunca lisan konusunda babamın en büyük yardımcısı oldum, tercümanlığını üstlendim. Her yere birlikte gittik. Bu şekilde kendisinin oradaki akademik çevresiyle tanışma imkânı buldum. Beraber müzeler, kütüphaneler dolaştık. Columbia Üniversitesi’nin Butler Kütüphanesi’ndeki Türkçe, Farsça ve Arapça el yazmalarının yeni katalogunun hazırlanmasında ve tercümelerde babama yardımcı oldum.

Üç aylık New York faslından sonra yaşadığımız Philedelphia’da da babam çok faal olmasına rağmen ne dostlarının ziyaretleri ne açtığı sergiler ve ne de kütüphane çalışmaları onu mutlu etti. Sürekli İstanbul’la mektuplaştı ve vatan hasreti çektiğini açıkça ifade ederek Türkiye’ye dönme kararı aldı. Amerika tecrübesini ve anılarını da “Cehennemname” ismini verdiği defterlerine kaydetti. Şimdi Süleymaniye Kütüphanesi’nde onlar.

Seneler sonra eşimin işleri dolayısiyle[1] bir süreliğine Amerika’ya gitmeye karar verdik. Tabiî ayrılık, bilhassa benden ayrılmak babama çok zor geldi. “Babacığım, bakın orada evimiz var, gelmez misiniz?” dedim. Böyle gözlerini açıp bana karşı büyük bir sevgisi olmasına rağmen “Sana rağmen de gelmem.” dedi. Kendi düşüncesine göre o cehennemi tekrar yaşamak istemedi herhalde. Hem Amerika’dan nefret etti hem de babam memleketinden başka hiçbir yere öyle bağlanamazdı zaten.

Babanızın İstanbul’a ayrıca bir bağlılığı vardı değil mi? Hatta İstanbul’un başına gelenler onu kim bilir ne kadar üzmüş olmalı ki Ahmet Yakupoğlu Beyefendi’ye “İstanbul sizlere ömür.” diyor. Hem de ta 1957 yılında… Bugünkü İstanbul’u görseydi ne derdi acaba? Bu vesileyle Süheyl Ünver’in İstanbul’undan bahsedebilir misiniz biraz?

1957 yılında, İstanbul’daki tarihî eser yıkımlarından sonra, oğlu kadar sevdiği ressam Ahmet Yakupoğlu’na söylediği “İstanbul sizlere ömür” sözü, zavallı İstanbul’un bugünkü garip çehresi karşısında hafif bile kalıyor. Ben şahsen sevgili babamın yaşayıp İstanbul’un mevcut betonlaşmış halini görmediğine şükrediyorum. Bu garabeti yaşamak bizlere nasip oldu. Zira o yıllarda İstanbul her şeye rağmen daha az nüfusa sahip ve bu derecede tahribata uğramamış bir şehirdi.

UFAK BİR AYRINTININ RESMİNİ ALIP DESEN ÜRETEBİLİRSİNİZ

Peki siz Amerika’da çalışmalarınıza nasıl devam ettiniz?

Amerika kütüphane ve müzelerdeki eski eserlere ulaşım konusunda katı bir ülke. Herhangi bir kütüphaneye gittiğiniz zaman kitabı elinize dahi vermiyorlar. Bir masada oturuyorsunuz, karşıda eldivenli bir kütüphane görevlisi sayfaları çeviriyor ve sayfaya biraz uzun bakarsanız, canının sıkıldığını anlıyorsunuz. Tabiî sayfayı çevir diyorsunuz ve hiçbir şekilde yararlanamıyorsunuz. Bu bakımdan orijinal eserlere ulaşmak zor. Ama bunun dışında yapılacak bir şey vardı ki ben bunu şahsen çok yaptım. Bir sergiye, bir galeriye gittiğiniz zaman beğendiğiniz bir ayrıntıyı çizebiliyorsunuz. Bu ufak çizgilerin bize neler kazandırdığını anlatamam. Bunu bizzat kendim yaşadım. Çünkü biz New York’ta kaldığımız zaman benim oralara gitme sebebim babamın bana görev vermesiydi. “Ben sana Türkiye’den sanat arşivi yollayacağım.” dedi. Mektuplar, günlük hayat notları, bunun dışında sana her konuda bilgiler yollayacağım, dedi. Nitekim bugün sekiz tane defterim var. Her gelişimde gösterirdim.

Bunun içinde yazı terimleri oluştu, kendi sözleri, düşünceleri, hayat felsefesi… O da ayrı bir defter oldu.

Tabiî babamın mektubunu her açtığımda, küçük el yazmaları da çıkardı zarfın içinden. Beni orada oyalamak için… Ben de ona layık olmak için onun bana gösterdiği, direktif verdiği kütüphanelere gidip oralardan çalışmalar yapardım. Dediğim gibi fotoğrafa izin yok. Çoğunu bakıp, minyatür olsun, motif olsun, küçük tezhip olsun hemen akşam evde çizip o hafta pazartesiye yetiştirip yollardım ki bu beni çok geliştirdi.

Aynı metodu tezhip öğrenen talebelere de çok tavsiye ediyorum. Bu kendi açılarından çok faydalı olacak. Bir kütüphanede, bir sergide, ne görürseniz görün, ufak bir yere, kurşun kalemle bir çizim yapıversinler. Beğenmezlerse, onu tekrar denesinler, tashih etsinler, düzeltmeye çalışsınlar veya şimdi dijital makine gibi kolaylıklar var. Ufak bir ayrıntının resmini alıp bundan desen üretmeye çalışsınlar.  

BABAM SÜHEYL ÜNVER’E AİT İKİ BİN DEFTER VAR SÜLEYMANİYE KÜTÜPHANESİNDE

Babanızın ilgi alanlarının ne kadar çeşitli olduğu herkesçe malum. Hatta Meraklarımname’si var. Sizin merak ve ilgi alanlarınız da bu kadar çeşitli mi?

Benim de çeşitli meraklarım ve ilgi alanlarımın olmasında şüphesiz ki babamın etkisi büyük. Zira onun arşivinin ne kadar zengin ve çeşitli olduğunu bizzat görerek yetiştim. Yıllar içinde bende de kendi özel arşivime ait not ve resim gibi malzemeleri dosyalamak ve defterleştirmek gibi bir âdet hâsıl oldu ki asla bir Süheyl Ünver kadar olamasam da bu gayretimi sağlığında görmüş olsaydı, eminim babam çok mutlu olurdu.

Düşünün, Süheyl Ünver makaleler yazıyor, tarih konusunda toplantılara iştirak ediyor, öte yanda idarî işleri var ve neredeyse sanatın her konusuyla ilgili…  İki bini aşkın defteri var Süleymaniye Kütüphanesi’nde. 500 tanesi de bende bunların. Seyahatlerde tespit ettiği her şeyi, en ufak ayrıntısına kadar kaydetmiş. Bunların içinde otobüs biletleri bile var. Onları dahi saklamış. Öyle inanıyorum ki bunlar gün olur hakikaten aranır. Bana her zaman söylediği bir sözü vardı, hatta bunu bir mektubunda da yazdı. “Ben Kanuni devrinde yaşasaydım ne olurdu?” diye soruyor. “Kemiklerim bile kalmazdı, ama hiç olmazsa o zaman tespit ederdim ve tespitlerim bugün kâğıt üzerinde kalırdı.” diyor. Yani onun en çok gücendiği şey, tarihimize dair bir belge olmaması. Bunun çok sıkıntısını çekmiş. O yüzden kendi

çapında her şeyi belgelemeye çalışmış ve hakikaten bunlar bugün Türk kültürüne ait çok çok önemli belgeler.

Sizdeki arşivin niteliği ve geleceği nedir diye sorsak.

Onu da şöyle söyleyeyim: Hepsi bana emanettir. Bunların hiçbiri benim değil. Hepsi ileride onun vasiyeti üzerine milletimize devredilecektir.

Fakat Süheyl Ünver’in o zengin ve çeşitli arşivi birkaç parçaya bölünmüş durumda. Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’nde iki bin defteri olduğunu biliyoruz. Tarih Kurumu’nda ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yine hatırlı sayıda defter, resim ve belgeleri mevcut. Keza sizin şahsî arşivinizde… Süheyl Ünver’in arşivini bir araya getirmek niyetiniz veya girişiminiz oldu mu? Günümüz Türkiye’si bu kıymetin farkında mı?

Doğru, babam Süheyl Ünver’in sağlığında kendi kararı ile bazı kurumlara bağışladığı el yazmaları ve arşivi, şu haliyle parçalanmış bir koleksiyon durumunda. Şahsî koleksiyonunu ise “milletinden aldığını yine milletine vermek” tasavvuru ile bana emanet etmişti. Ancak bu dağılmış arşivin bir araya getirilmesi gibi bir durum artık mümkün gözükmüyor. Bu yüzden bir girişimde bulunmam da söz konusu olamıyor. Günümüz Türkiye’sindeki bir takım kurumların bu değerin farkında olmadıkları maalesef acı bir gerçek.

Ünver arşivinin dağılımından söz edersek: Babam, kendi kararı ile 1970’li yıllarda önemli sayıda el yapması eserleri ve arşiv dosyalarını Türk Tarih Kurumuna bağışladı. Bu kararına gerekçe olarak da, sanat bakımından kurak bir yer olarak gördüğü Ankara’da bu birikimini oralı sanatseverlerin hizmetine sunmak dileğini ifade etmişti.  Bu şekilde, Ünver’in İstanbul Üniversitesi’nden Cerrahpaşa Tıp Fakültesine geçişi döneminde yüzlerce suluboya tablosu, el yapmaları ve arşiv dosyaları Ankara’ya naklolundu. Arşivin binlerce defter ve yine dosyalardan oluşan bir diğer kısmını ise çok sevdiği ve devamlı olarak gittiği Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışladı.  Vefatından sonra vasiyeti mucibince orada kendisi adına bir oda hazırladık ve ilave bağışlarla odayı daha da zenginleştirdik. Fakat bu konuda benim bir üzüntüm var. Babam Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden ayrılırken yüzlerce suluboya resmi Türk Tarih Kurumu’na gitmiş. Tabiî bunun araştırmacılara şöyle bir zorluğu var. Diyelim İstanbul konulu, Bursa konulu veya Edirne konulu resimleri bir araya getirmek isteseniz, bunların bir kısmı bende. Daha büyük bir kısmı maalesef Tarih Kurumu’nda. Bu durum hepimiz açısından büyük zorluk oluyor. Eğer bu resimleri bir kitap hazırlığı için kullanmak istiyorsanız, komisyon kararından sonra ancak izin alabiliyorsunuz. Yani böyle bir takım zorluklar var, ama kendisi öyle düşünmüş.

Fakat şu bir gerçek ki eğer Süheyl Ünver bir Amerikalı veyahut bir Avrupalı olsaydı -babam olduğu için söylemiyorum- bir Süheyl Ünver Enstitüsü çoktan kurulmuş olur ve onun arşivi de bu şekilde parçalanmazdı.  

HER ŞEHİR İÇİN AYRI DEFTER

Kaç tane şehir defteri var?

İki bin defter içinde herhalde otuz, kırk şehir defteri vardır. Daha bile fazla olabilir. Mesela bir Edirne diyelim, Edirne tek defter değil, birkaç defter. Gittiği seferlere dair… Edirne’yi çok sevdiği için çok sık gidermiş, zaten her gidişinde aynı defteri götürüyor. Defter dolunca bir başkasına başlıyor; Edirne’de kütüphane çalışmaları, Edirne’de bir caminin tarihi, buna ait defterler var. Mesela Muradiye, onlar da Edirne’nin içine girer. Kendi çektiği resimler, oradan aldığı örnekler… Mesela Edirne Sarayı’na ait çok büyük araştırmaları var. Bugün yok olmuş bir saray. Kendisi de çinileri de tarihi ile beraber yok olmuş. Bunun dışında Orta Anadolu defteri var. Bunlar zaman zaman makale şeklinde yayınlandı. Bende çok değerli Bursa defteri var. Tabiî Bursa, Edirne, Konya, Amerika defterleri var yedi sekiz tane. İran seyahati iki tane defter olmuş. Yani böyle… Şehir defterleri olarak pek çok.

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar ve Prof. Dr. Aykut Kazancıgil’le birlikte A. Süheyl Ünver Bibliyografyası’nı hazırladınız ve neşredildi. Bu fikir nasıl ortaya çıktı ve hazırlık süreci nasıl tamamlandı?

Ünver bibliyografyası fikri, evvelce yapılmış mevcut bibliyografyaların yetersiz ve eksik olmasından doğdu. Zira yıllar içinde yapılmış yeni neşriyat bu kitaplarda yoktu. Ünver kitabının müellifi Prof. Ahmet Güner Sayar’ın bir bibliyografya çalışmasına yönelik toplamış olduğu künyeler, Ayrıca Prof. Aykut Kazancıgil’in Ünver’in tıp ve tıp tarihi konulu makalelerine dair hazırladığı listeler, bizleri böyle bir çalışmaya sevketti. Bir yıllık bir çalışma sonucunda eksiksiz bir bibliyografya çalışması ortaya çıkardık. İlk neşrinden itibaren bulduğumuz yeni makale künyelerini içeren yeni bibliyografya baskısı da önceki yıl gerçekleştirildi.


BABAMIN BOŞ ANINI GÖREMEZDİK

Yıllar önce Âmiş Efendi, babanız için “Bu çocuk hayatta bir gün bile pişman olmaz.” demiş. Babanız da bunu teyit eder gibi “Çok bahtiyar bir hayat yaşadım.” diyor Vasiyetname’sinde. Bu bahtiyarlığın kaynağı neydi sizce?
Size şunu söyleyeyim. Çok çok pozitif bir insandı her şeyden evvel. Hayatında hiçbir zaman onun sıkıntılı, üzüntülü bir anını göremezdiniz. “Şöyle oldu, böyle oldu…” diye ufak tefek bir şikâyette bulunacak olsak sesini yükselttiğini hatırlarım. “İyi yorum yapın, hakkınızda iyi düşünün…” derdi ve hep bunları aşılardı. Aziz babam bize tavsiye ettiği gibi kendisi de hayatı boyunca, yaşadığı olayları hep müspet tarafından değerlendirmiştir. Herkesin, her daim iyi yorumlar yapmasını öğütleyen bir hayat felsefesi içindeydi. Hayatı boyunca kendiyle barışık bir yaşam felsefesi vardı ve bizlere de devamlı bunu aşılamaya gayret ediyordu.

Babanızı tanıyanlar beş dakikalık bir anını bile boş geçirmediğini, çalışkanlığın gerçek bir timsali olduğunu anlatıyorlar. Bu vasfın ev hayatına tesiri, ev hayatındaki resmi nasıldı?

Gerçekten hiç boş bir anını göremezdik. Şöyle söyleyeyim, ev günlerinde bile -ki emekliliğinden sonra daha çok evdeydi- arada Cerrahpaşa’ya gidiyordu. Ama muhakkak surette koltuğunun altında iki dosya vardı. Az evvel de ifade ettiğimiz gibi “mütenevvi çalışmak” dediği tam da buydu. Yani değişik konularda çalışmak. Bir yazıdan sıkıldığı zaman ufak bir motif boyar, ondan sıkıldığı zaman başka bir desen çizer… Bu şekilde devamlı meşguliyet içinde olurdu. Fakat çok programlıydı. Yemek saatlerini aksatmaz, uykusunu aksatmaz, akşam saatinde yatar, sabah çok erken kalkardı.

Mesela Anadolu seyahatlerimizi hatırlarım. Maaile seyahat ettiğimiz yerler muhakkak tarihî bir şehir olurdu. Onu ilgilendirmeyen yere gidilmezdi ve muhakkak o şehirde bir toplantı, bir konferans olurdu. O konferanslara biz de katılır, çocuk halimizle anlamadan öyle dinlerdik. Sabahleyin saat dokuzda uyandığımızda, o defteriyle çıkmış, istediği yerlerde ufak resimler yapmış, aşağıda bizi bekliyor, onların etrafına küçük cetveller çekiyor olurdu. Birkaç yerden üç tane suluboya resim yapmış olarak dönerdi. Tabiî bunlar defter resimleri, küçük resimler, ama her birini büyütseniz dahi özelliklerini kaybetmeyen güzellikte resimlerdi. Yani böyle bir temposu vardı. Fazla meşgul bir insandı, öyle söyleyeyim.

Meşgul bir insan olmasına dair güzel bir hatırası da vardır babamın. 81 senesinde Süleymaniye Kütüphanesi’ne giderken birisi ellerine sarılmış. Hocam sağlığınıza duacıyım, demiş. Babam da “Bana beş sene daha dua et.” demiş. Nitekim 86’da vefat etti. Ama çalışkanlığından olsa gerek genç bir yaşlı idi, ruhu gençti. Son günlerine kadar çalışmayı bırakmadı.

Hatta biz 85 sonunda Amerika’daki evimizi kapatıp Türkiye’ye dönüş yaptık. Bir sabah yanına gittim. Hastalanmadan bir gün evvelmiş. Bir felç geçirdi ve üç ay yattı. Gittiğimde oturuyordu, hafta içiydi, cuma için çantasını hazırlamış ve yanında birkaç yazısı ile birlikte birkaç motif vardı. Keçeli kalemle çiçekli şemseleri renklendiriyordu. Hatta kendi bilmezmiş gibi bana sordu, bu çiçekleri ne renk yapayım, diye. Son derece keyifsiz olmasına, hatta kendisine felç inmesinden bir gün evvel olmasına rağmen yine de bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Ben o iki motifi aldım, güzel bir defterin içine koydum. Yani son günlerine kadar, onları çantasının içine koymuş ve çalışıyordu. O çantayı da öylece saklıyorum.

Babanızın ailesinde sanatçı ve yetenekli insanlar var… Onlardan bahsedebilir misiniz biraz?

Babası Tırnovalı bir telgraf müdürü ve babam on yaşındayken vefat etmiş. Hayatı boyunca babasını özlemiş, hiçbir fotoğrafı olmadığı için onu tanıyanlardan, onu tarif ederek ressam Ahmet Yakupoğlu’na karakalem resimlerini çizdirmiş. Yani babaya benzetir şekilde.

Annesi de İstanbul’da bir ailenin kızı ve annesinin babası da Hattat Şevki Efendi. Eniştesi Hattat Hasan Rıza Efendi ve baba tarafından da büyük amcasının ressam olduğunu söylüyor. Ailedeki bu ırsî kalıntılar bir şekilde Süheyl Ünver’e de geçmiş. Babam da genç bir çocuk, on dört on beş yaşlarında. O zaman okul yok. Kendi merakıyla kütüphaneler dolaşmış, kendi kendine tezhip yapmaya başlamış ve Medresetü’l-Hattatîn’e girişi de şöyle olmuş. Bir gün tramvayda tezhiplerini bir arkadaşına gösterirken yaşlı bir kişi babamla ilgilenmiş. “Oğlum bunlar senin çalışmaların mı?” “Evet efendim.” diyor. “Sen bunu öğrenmek ister misin?” diyor. “İsterim.” diyor. “Ben hattatlar okuluna gidiyorum, istersen götüreyim seni, oraya takdim edeyim. Orada bu işi sen öğren.” diyor. Beraber Cağaloğlu’nda iniyorlar ve gittiklerinde orada o zaman Necmettin Okyay, diğer önemli hocalar, dönemin hocaları var. Hattat Şevki Efendi’nin torunu olduğunu duyunca tabiî ilgileri artıyor ve 1916’da hattat okuluna devama başlıyor. Aynı zamanda tıbbiyede öğrenci. Her ikisini bir arada götürmüş. Yani okul eğitimi 16 ile 23 seneleri arasında Medresetu’l-Hattatîn’de ama ondan evvel zaten tezhip yapmışlığı var.

 “Sanatkârın vazifesi dünyayı güzelleştirmektir.” diyor Turgut Cansever. Sizce nedir sanatkârın vazifesi?

Sanatkârın vazifesi derken, ben klasik sanatlarımız üzerine çalışan biri olarak dünyayı güzelleştirmekten ziyade, bu mutena sanatımızı olabildiği kadar çok sayıda meraklısına tanıtmak ve yaymak gayretinde bulunduğumu ifade etmek isterim. Dolayısiyle sanatçı sayısının artması da bu gayeye hizmet olacaktır diye düşünüyorum.

Hattat Hacı Kâmil Akdik’le babanızın arasında baba oğul ilişkisi gibi bir yakınlık var bildiğimiz kadarıyla. İkisinin arasında geçen bir hikâyeyi bizimle paylaşmak ister misiniz?

Evet, çok hoş hikâyeleri var. Bir tanesini anlatayım. Hacı Kâmil Efendi büyük bir yazı siparişi alıyor. Evde galiba hanımı rahat vermiyor. Onun için diyor ki “Benim bunu bitirmem lazım. Sen bizim hanımı biraz Haseki’ye yatır, müşahede altında tut, ben de şu yazıyı bitireyim.” diyor. Sonra babam anlatmıştı. “Yatırdık hanımını hastaneye, tabii bir şeyi yok. Sıkıldı, çıkmak istiyor.” Hacı Kamil Efendi’ye duyuruyor hocam “Eşiniz çıkmak istiyorlar.” “Aman Süheyl’im! Bir iki gün daha tut, bitiremedim yazıyı.” Hoş bir hikâyedir bu da.

Bir de şu aklıma geldi, yeri gelmişken müsaadenizle onu da anlatayım. Babam Hacı Kamil Efendi’nin vefatı öncesinde ziyaretine gidiyor. Bakıyor ki üzgün. Teselli etmek istiyor. Diyor ki Hacı Kamil Efendi “Süheyl’im, hepimiz faniyiz, bir gün öleceğiz. Ben ölümden korkmuyorum, ona da üzülmüyorum.” “İyi ama hocam, sizi biraz üzgün gördüm.” “Evet, üzgünüm. Şu yazıyı öğrenemeden gidiyorum da ona üzülüyorum.” diyor. Düşünün, “reisu’l-hattatîn” unvanını almış bir zat söylüyor bunu.

Sizin sanatınız bir nevi tabiattaki güzelliklerden ilham alarak vücuda geliyor. Sizin bir sümbüle, bir erguvana bakışınız diğer insanlardan farklıdır muhakkak. Bu anlamda nasıl bir ilişki var tabiatla aranızda?

Tabiatın güzelliklerini anlayabilmek için öncelikle onu sevmek lazım. Klasik sanatlarımızın çeşitli dallarında görülen tabiat tasvirleri, çiçek ve nebatlar tabii formlarıyla resmedildiği kadar, bunlardan yapılan stilizasyon, çok başarılı örnekler ortaya koymuştur. Ben şahsen kendi çiçek çalışmalarımda, eski muteber sanatkârlarımız tarafından çiçeğin bütün özelliklerini son derece zarif bir stilizasyon ile ortaya koyan üslubun hayranı ve yakın bir takipçisi olarak, resmettiğim çiçek ve nebatları o görüşlerin etkisi altında canlandırmaya gayret ediyorum.

Bir de şunu unutmamak lazım: Gören göz var, bakan göz var. Gören göz olmak bunları çok iyi tetkik etmekten geçiyor. Buna sahip olmamız lazım. Yani gittiğimiz yerde en ufak ayrıntıyı -bir şeye değer veya değmez- alın ve bir kenara koyun. Onun çok önemli bir şey olduğunu ve ilerde mutlaka lazım olacağını düşünün ve dosyanıza koyun. Çeşitli vesilelerle Anadolu’ya seyahatlerde bulunanlar, kütüphanelere ulaşanlar, oradaki kitapları tetkik etme imkânları varsa ya resimler alarak veya çizimler yaparak görgülerini, bilgilerini arttırmaya çalışsın.

Bizim öğretmeye çalıştığımız da hep bu. Ben de babamın yanında bu şekilde yetiştim. Şayet babam şimdi canlanıp tekrar karşıma gelse, herhalde onu günlerce, gecelerce uyutmam. Ona soracağım o kadar çok şey var ki… Ama küçükken bunları biz de bilemedik.

İnce bir sanatla uğraşan ve bu sanata ömrünü veren biri olarak zevk-i selimin kaybolduğu, güzelin neredeyse fark edilmediği bu dönemleri nasıl yorumluyorsunuz?

Klasik sanatlarımızın çeşitli dallarında büyük bir yozlaşmanın yaşandığı bu dönemleri esefle izlemekle beraber, ilerleyen yıllar belki müsbet gelişmelere yol açar ümidini

kaybetmemek istiyorum.

Gerek sizin sanatınızın gerek diğer sanatların sadece dünyevî bir uğraş haline gelmesi, bir nevi kendisinden fayda sağlanılan bir meşgale olarak görülmesinin sebepleri nedir sizce?

Klasik sanatlarımızla iştigal eden kişilerin bu meşgalelerinden maddi beklentileri olması da günümüz şartları icabı gereklidir bence. Marifet iltifata tabidir, sözü bu bağlamda unutulmamalıdır. Pahalı bir uğraş olan bu sanat dalının aynı zamanda sanatçının çeşitli ihtiyaçlarını karşılayacak ve onları motive edecek bir gelir kaynağı olarak da değerlendirilmesi yanlış değildir bana göre.

Türk süsleme sanatları için bugünkü tehlike yok olması mı yozlaşması mı?

Türk süsleme sanatlarında, bugünkü meraklı takipçileri hesaba katılırsa, herhangi bir yok olma tehlikesi mevcut değildir. Ancak, bu sanatı öğretmeye çalışan niteliksiz atölyelerin süratle çoğalması ne yazık ki büyük bir yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bunun önüne geçilmesi için yüksek öğretim düzeyinde, kaliteli bir eğitim verilmesi gerekiyor.

“Sanatta yenilik” meselesi kimileri tarafından klasiği tehdit eden bir unsur olarak anlaşılıyor, kimileri tarafından da klasikte takılıp kalmamak için atlanması gereken bir eşik olarak… Sizce nedir sanatta yenilik?

Sanatta yenilik, zamanımız şartlarına ters düşmeyecek bir kavram. Ancak, klasik sanatlarımızda yeniliği hakkıyla yapabilmek, bu müstesna sanatımızın esaslarını bihakkın kavrayarak, bozmadan, çağa uygun yorumlarla olur. Klasik sanatımızda yenilik derken, bu sanatın geçmiş yüzyıllara yayılmış üsluplara ait motif zenginliğini ve esaslarını gözardı edemeyiz. Bu desen özelliklerini iyi analiz ederek, tahrif etmeden, yani esaslarını bozmadan yeni desenler ortaya çıkartmak hedeflenmelidir. Bu bağlamda hocamız Süheyl Ünver’i zikredersek şöyle diyebiliriz: “Maziyi ihya etmek değil, ondan hız almak mecburiyetindeyiz. Tezhip ve minyatür sanatımızın tarihî seyrini çok iyi kavramış olarak eskiye ait örnekleri günümüzün sanat anlayışına katkıda bulunacak şekilde uygularsak doğru hareket etmiş oluruz.”

Türk süsleme sanatlarının tekâmül ettiği dönem hangisidir? Mimaride Mimar Sinan, hüsn-i hatta Mustafa Rakım gibi zirveler var. Türk tezyinatında bu zirve kimdir?

Türk tezyinatının bana göre her dönemi ayrı bir özellik taşır. Bu bağlamda Anadolu Selçuk ve müteakip beylikler döneminde yapılmış eserler, Osmanlı dönemi sanatının öncüleridir, 15. yüzyıl Fatih Sultan Mehmed çağında parlamaya başlayan Türk tezyinatı, 16. yüzyıl Kanuni Sultan Süleyman devrinde klasik dönem olarak zirveye ulaşmıştır.

Her devrin kendine ait bir üslubu olmalı. Türk süsleme sanatlarında dönemleri birbirinden ayıran özellikler nelerdir? Türk tezyinatı dalında eğitim alacak öğrenciye fırça kullanma tekniğinden evvel veya onunla birlikte, bu sanatın tarihi, geçirdiği dönemler ve bunlara ait özelliklerin de öğretilmesi büyük önem taşır. Yani öğrenci sade işçilik değil, yapmakta olduğu çalışmanın esaslarını da öğrenmelidir ki ne yaptığını bilsin. Tezhipte dönem özelliklerini öğrenmek, bu dönemlere ait motiflerin bir kompozisyonda birbirlerine karıştırılmaması bakımından önemlidir. Bu özellikler dikkate alınmadan yapılmış çalışmalar bir desen karmaşası ortaya koyar sadece.

YAPTIĞINIZ İŞİN TARİHİNİ KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRIRSANIZ BİR YERLERE GELİRSİNİZ

Türk süsleme sanatında kopya çalışmanın doğru bir yöntem olmadığına dair eleştiriler var, siz ne diyorsunuz bu konuda?

Klasik sanatları tanımanın yolu bunu kopya etmekten geçer. Çünkü kopya yapmadan minyatür olsun, tezhip olsun bir yere gelemezsiniz. Çünkü kopya yaparken bunları görüyorsunuz. Ama tabiî az evvel de söylediğimiz gibi gören gözünüz varsa. Dönemlere göre önce asıllarından kopya yaparsınız, sonra görgünüz ve bilginiz artar. Ancak ondan sonra yeniliklere açılabilirsiniz. Aksi halde hiçbir şey bilmeden, tanımadan, tutup yeni bir desen yaparsanız o klasik Türk süslemesine girmez.

Şimdi bir sürü talebe yetişiyor. Bazıları bu işin sadece işçiliğini yapıyor. Eğer biraz meraklıysanız, bunun tarihini, kültürünü de araştırırsanız, o zaman bir yerlere gelirsiniz. Bir konu daha var, yeri gelmişken sizinle paylaşayım. Kursiyerler geliyor, tabiî üç sene sonunda sertifika bekleniyor, bir icazetname… Tabiî iki senede çok iyi yere gelen var, bir senede o kıvama gelen de var el işçiliği olarak. Ama bu, bir şey oldum, demek değildir. Bunu unutmamak lazım. Beş altı sene gelip doğru çizgi çekemeyen de var. Tabiî bunları hep yaşıyoruz. Genelde yirmi kişinin içinden beş kişi iyi çıkar. Çıkanlar da sertifikayı aldıktan sonra “Ben artık her şeyi öğrendim.” derse dünyanın en büyük yanlışını yapmış olur ki dünyanın en büyük yalanı da budur.

Atölyelerde ve çalışmalarınızda en çok neye önem veriyorsunuz?

Babam Selçuk münhanilerine çok önem verirdi. Şimdi bizim süsleme usullerimizde Selçuk münhanileri nedense hep ikinci planda bırakılıyor. Osmanlı tezhibi tabiî ki esas konumuz, ama Osmanlı’yı Osmanlı’ya getiren Selçuklu beylikler dönemidir. Bunlar göz ardı edilmemeli. Ben şahsen çalışmalarımda, atölyede de münhaniye çok önem veriyorum. Çünkü Hoca bunun üzerinde çok fazla durmuş ve bundan çok desenler üretmiş.

Tabiî biz de Selçuklu sanatının ne kadar önemli olduğunu, Hoca’nın ne kadar haklı olduğunu zaman içinde daha iyi anladık. Türk sanatı denince, bir döneme, bir yüzyıla takılmamak gerekiyor. İkinci bir şey daha var, bu daha kolay geliyor herhalde: son zamanlarda Batılılaşma dönemi, rokoko süslemeleri çok revaçta. Tabiî klasik tezhibe nazaran zor, ama kompoze etmek bakımından daha kolay. İşte bu iki üslup sürüp gidiyor bugün günümüzde. Şu güzel motifler de biraz göz ardı ediliyor. Onun için gittiğiniz şehirlerde camiydi, eski çeşmeydi, bunları kendinize göre tespit ederseniz çok çok iyi olur, faydası sizlere olur.

Babanızdan kulağınızda kalan bir nasihati bizimle paylaşmak ister misiniz?

Tabiî, çok özel bir şeyini söyleyeyim bana naklettiği. Az evvel de bahsi geçtiği gibi biz 1980’den 85-86’ya kadar Amerika’da kaldık. Tabiî o zamanlar şimdiki gibi değil. Cep telefonları yok, telefonlaşma bile kısıtlı ve on ay Amerika’da kalıp dönüyoruz. Babam da bir hayli yaşlı tabiî. Gidip dönmemek var, dönüp bulmamak var… Biz çok yakındık birbirimize. O bakımdan benim çok hasret çektiğimi, sıkıldığımı tahmin ediyordu. Bir gün bana “İçinde bir nokta olsun, oraya hiçbir üzüntü, sıkıntı girmesin.” dedi. Bunu aynen böyle söyledi. Ben tabiî o anda anlayamadım.

Bir müddet sonra çözdüm, şu şekilde düşündüm. Babamın Cerrahpaşa’dan ayrıldığı dönemlerde, bir takım sıkıntıları olduğunu tahmin ediyorum. Tabiî yıllarca kurulu olan bir kürsü ve yerleşik bir düzen bir anda kapanıyor. Arşivinin bir kısmını getiremiyor. Burada böyle izbe gibi bir binaya getirdiler, verem pavyonuymuş vaktiyle, tabiî oraya onların yerleşmesi… Bunları bize aksettirmezdi. Yani gündüz üniversitede bir takım olaylar içinde cebelleşir, biz onu yalnız akşam geldiğinde görürdük. Gece herkes gibi uykuya dalmıyordu. Ne yapıyordu? Odasında ne kadar dosyası varsa onları açıyor, karıştırıyor, onlarla bir şeyler yapıyor… En önemlisi yine güler yüzlü, hiçbir hırsını, sıkıntısını bize aksettirmiyor. Yani içindeki o gizli noktaya dönüyor.

Onu hiç kaybetmeyeceğiz. Bir sıkıntımız olduğu zaman dahi, eğer oraya bakıp kendimizi avutabiliyorsak, o zaman gizli noktamız mevcut demektir. Eğer hiçbir şey bizi avutamıyorsa ki bunlar bizim en güzel, en renkli dünyamız, o zaman o gizli noktayı kaybettik, vay halimize diyorum. Bunu bize aşılayan, öneren, nasihat eden bizzat babam Süheyl Ünver’dir. Bunu kendi hayatında yaşamış, tecrübe etmiş ve akademik hayatında yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen hiç sinirlerini hiç bozmadan gayet düzgün yaşayabilmiş, yaşadıklarının stresini bize hiç aksettirmemiş.

İşte bunu kendi hayatımızda başarmak çok önemli. Lütfen, sizlere de tavsiyem, bunu benimseyin. Babamın bana verdiği en önemli nasihati olan bu gizli noktayı kaybetmemek ve hayatın sıkıcı ve bunalımlı dönemlerinde sevdiğim meşgalelere dönebilmeyi başarmak baş hedefim olmuştur.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyoruz.

Rica ederim.


[1] Gülbün Mesara Hanımefendi’nin şifahî olarka kullandığı imlâdır.

  • Bu röportaj KARABATAK DERGİSİ 45. sayıda 29.04.2019 tarihinde yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek