Zeynep ile Kamil/ İskender Pala*

Zeynep Kamil Hastanesini sadece İstanbullular değil; tüm Türkiye bilir. Nice bebeğin doğduğu bu hastanenin kurucularını tanıyor musunuz?

Hastanenin kurucusu Yusuf Kamil Paşa’nın yolu tıpkı Hz. Yusuf gibi önce Mısır’a sonra zindana sonra da sadrazamlığa çıkmış. Mısır’dayken Zeynep Hanım ile evlenmiş ama kavuşamamışlar. Sonra ne mi olmuş?

İskender Pala’nın kaleminden Zeynep ile Kamil’in hikayesi sizlerle…

Osmanlının son yüzyılındaki renkli simalardan olan sadrazam Yusuf Kâmil Paşa kültürlü ve seçkin bir devlet adamı olarak tarihe geçti. Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. François de la Monthe Fénelon’un Les Adventures de Télémaque adlı eserini Tercüme-i Telemak adıyla gayretle zarif ve seçili bir üslupla çevirmiş, Tanzimat Türkçesi’nin bir inşâ örneğini ortaya koymuştu. Telemak tercümesi muhteva itibariyle siyasetnâmelere benziyordu ve devlet adamı olan Paşa’nın yönetim tecrübesini de yansıtıyordu. Fakat kitabın asıl güzelliği dilinin mükemmelliğindeydi. Çünkü Yusuf Kamil Paşa Türkçeyi o derece zarif kullanıyordu ki, yıllar sonra büyük üstad İbnülemin Mahmud Kemal İnal, onun çeşitli makamlara yazdığı inşâ örneklerini toparlayıp bastırarak bir eser bile vücuda getirecekti: Eser-i Kâmil Paşa (İstanbul 1308).

İstanbullular Yusuf Kamil Paşa’yı bir sadrazam, devlet adamı yahut edebiyatçı kişiliğiyle değil, Üsküdar’da, Kadıköy-Bağlarbaşı yolu üzerinde, Nuhkuyusu’nda bir semtin ve o semt-teki bir hastanenin adıyla daha çok bilirler: Zeynep-Kamil. Ve Yusuf adının yerine Zeynep adını yazdıran, Yusuf Kamil’i Zeynep Kamil’e dönüştüren hadiselerin gelişimi ibretlik bir kader hikâyesidir.

Arapkir’de, 1808 yılında doğduğunda, adını Yusuf koyan annesi yahut babası, kaderinin de ileride Hz. Yusuf’a benzeyeceğini bilemezlerdi elbette. Küçük yaşında öksüz, kimsesiz ve korumasız kalması işin başlangıcı oldu. Bereket versin amcası Kayseri ve Bozok sancak mutasarrıfı Gümrükçü Osman Paşa, iyi kalpli biriydi ve Yusuf’u yanına alıp öğrenim ve eğitimiyle ilgilendi. O kadar ki İstanbul’a gelince yeğenine en iyi hocalardan, bilhassa da Müderriszâde Mehmed Âlim Efendi’den özel dersler aldırdı, büyük oğlu Nurettin’den onu ayrı tutmadı. Gençliği eğitimle geçen Yusuf öğrendiklerini hazmederek büyüdü ve henüz delikanlı iken amcasının mühürdarlığını yapmaya başladı. Belli bir müddet tecrübe kazanınca da 1829’da Divan-ı Hümayun Kalemi’nde kâtip olarak göreve başladı.

Kitabetteki dünya hoşuna gitmişti, alışmaya da başlamıştı, gecelerden birinde ilginç bir rüya gördü. Eh, Yusuf olanın rüyası da Mısır üzerine olsa ne gam, şöyle bir çimenlik, yeşillik yer. Kerli ferli bir devletlunun yanında oturmuş güzel güzel sohbet etmekteler. Rüyada ama biliyor ki konuştuğu kişi Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Derken Paşa yanından kalkıp gidiyor. Yusuf ardından uzun uzun ve hayranlıkla bakıyor, gözden kaybolasıya kadar. Ama o da ne, paşa enfiye kutusunu unutmuştur. Rüya bu ya, Yusuf kutuyu alıyor, doğruca Mısır sarayına… Sarayda derbanlar, hizmetçiler, askerler… Tam bir devlet kapısı. Yaklaşıyor, nöbetçilerle konuşuyor ve kutuyu içeri gönderiyor. Gönlü rahattır, emaneti yerine teslim etmiştir. Dönüp yürümeye başlıyor, İstanbul yoluna…

Rüyanın bundan sonrası onu da heyecanlandıracak türden. Çünkü ardından bir adam yetişip kendisini tekrar saraya çağırmaktadır. Paşa’nın emridir. Mısır sultanı emredince Yusuf ne yapsın, itaat eder ve huzura çıkar. Paşa az evvelki çayır çimende olduğu gibi tekrar gülümser ve ona gösterdiği dürüst davranıştan pek memnun olduğunu, mükâfat olmak üzere kutuyu kendine bağışladığını söyleyip avucuna tutuşturuverir. Rüyanın sonu…

Hayırdır inşallah!

Henüz 21 yaşındaki Yusuf Kâmil bu rüyadan etkilenmiştir. Günlerce, hatta aylarca aklından çıkaramaz. Kendine göre bin bir türlü yorumunu yapar ve rüya gittikçe içinde büyür. Sonuçta bir muabbire (rüya yorumcusuna) yol uğratıp sorar. Tabiri yapan “Yusuf olanın nasibi Mısır’dadır!” deyip talihinin kendisini orada karşılayacağı anlatır.

O yıllarda Mısır’a gitmek… Osmanlı sarayıyla Mısır hıdivi arasındaki ufak tefek yönetim sorunları bir yandan, yolculuk tehlikeleri diğer yandan…

Bu bir macera olacaktır. Genç kâtip Yusuf Kamil Efendi dayanamaz, önceden kaptanıyla pazarlık edip anlaştığı bir yelkenliye binmek üzere bir gece Üsküdar Ayazma’dan sandal ile Kız Kulesi’ne süzülüverir.

Yiyecek ekmek, içecek su olmalı ki kader Yusuf”u Mısır’a çekti diyelim ve devamını hikâyeleştirelim:

Olan olmuştu. Yusuf, Mısır’daydı… Bir hana yerleşti; gezindi, bakındı, öğrenmeye çalıştı. Garipti, kimsesizdi, yoksuldu. Çareler aradı ama maksada ulaşmak için devlet kapısı yüksek, derbanlar eli sopalıydı. Bir şehirde yapayalnız ve kimsesiz olmanın bütün maddi ve manevi sıkıntısı da cabası. Günler haftalara, haftalar aylara eklendi, zaman uzun zaman oldu. Sebepler aradı, çarelere başvurdu ama bahtı bir türlü açılmıyordu. Nihayet kâtiplik tecrübesini konuşturacak şekilde Mehmet Ali Paşa’ya bir arzuhal döşendi ki neredeyse edebi bir şaheser; okuyanlar Namık Kemal Bey meydanlarda hitabet dersi veriyor zanneder. Paşa cevherin kıymetini bilenlerdendi, dilekçenin kalemşorunu çağırttı, iki saat konuştular ve sonunda; «Sana» dedi Paşa, «Mısır hazinesinin kâtipliğini veriyorum!»

Rüyanın tabiri hayır olmuştu. Yusuf Mısır’da aziz olmuştu. Düşündü, zekâsı, becerikliliği, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla bu vazifeyi bir nimete çevirmeliydi. Kararını verdi; kendini yetiştirmek için gayret sarf edecekti. Önce Fransızca çalışmaya başladı, ardından ilim yolunda ilerlemesini sürdürdü. Ve nimet yüzünü gösterdi, Mısır hazinesi Yusuf ile buluştu. Arada geçen on beş yılda Hidiv Paşa’dan ardı ardına rütbeler ve taltifler aldı. Otuzlu yaşların ortalarına geldiğinde miralaylığa yükselmişti bile.

Ve günlerden birinde, Hidiv Paşa’yla görüşmek için her zamanki tavrıyla konağın bahçe kapısından girmiş zihninde bin bir fikirle ilerliyordu. Kulağına sağ taraftaki havuzun kenarından sesler geldi. Bir genç kız ve nedimeleri. Kızı görünce heyecanlandı, başını yere eğdi ve mırıldandı: “Mısır’ın Züleyha’sı!”

Kızın adı Zeynep’ti. Konağın prensesi Zeynep.

Yusuf Kâmil dizlerindeki dermanın o anda kesilivermesini önce anlayamadı, kendisini ayıpladı ama dönüp tekrar baktığında, o güzelliği yeniden gördüğünde, kalbinde karşı konulmaz bir iştiyak duydu ve kendini ayıplamaktan vazgeçti. Şimdi bu güzelliğe ulaşmayı, sahip çıkmayı, ölesiye ve ölümden sonra da onunla beraber olmayı arzuluyordu. Kararını verdi onu sahiplenecek ve ondan ayrılamayacaktı.

Zeynep mi?

O da Yusuf Kamil’i görünce dizlerinde bir titreme hissetmişti. Nedimeleri o sırada biraz daha yakınında yürüyor olsaydı içinden geçirdiği fikri işitebilirlerdi: “Hımm! Çok beyefendi ve yakışıklı!

Bahçede bunlar olurken iki genç, konağın üçüncü kat penceresinden Hidiv Paşa’nın kendilerini izlemekte olduğundan habersizdiler. Yusuf başını hafifçe çevirip Zeynep Hanım’ı selamladığında da, Zeynep onun arkasından uzun uzun baktığında da onları izledi ve iki gencin birbirine yakışacağını düşündü. Çok değil, daha o akşam genç kâtibi yemeğe alıkoydu ve kahvelerini içerken “Kerem ve mürüvvet bakımından bana çok benzeyen üçüncü kızım Zeynep’i sana nikâhlıyorum oğlum!” deyiverdi. Yusuf heyecanını bastıramadan da konak imamı huzura alındı ve gençlerin nikâhları kıyıldı. Elbette ertesi gün kıyamet koptu. Bütün Hıdiv ailesi ve Mısır sarayı bu evliliğe karşı çıktı. Herkes ağız birliği etmiş gibi paşaya ve gençlerin saadetine muhalefet ediyordu. İlla ki boşanacaklardı, başka türlü olamazdı. Kim oluyordu bu Yusuf Efendi? Hıdiv ailesine yabancı birini damat almak ne demekti? Şöyle soyu sopu, şanı şöhreti olmayan birisi… I-ıh!.. Olamazdı.

İtirazların başını kayınbirader Abbas Hilmi Paşa çekiyordu yahut ailenin hanımları onun üzerinden politika yürü tüp muhalefet gösteriyorlardı. Günler geçtikçe Hıdiv ailesinde huzursuzluklar çoğaldı. Ve nihayet şefkatli baba ortalığı yatıştırmak için damadı Mirliva Yusuf Kamil Efendi’yi bir vazifeyle İstanbul’a gönderdi.

O yıl miladi takvimler 1845’i gösteriyordu. Sultan Abdülmecid, kızı Adile Sultan’ı evlendirecekti ve Yusuf Kamil Bey, Mehmet Ali Paşa’nın tebriklerini ve hediyelerini sultana sunmakla görevlendirilmişti. Saraya geldi, görevini vakarla yapmak üzere sultanın huzuruna çıktı. Sohbet uzadı ve ikisi arasında sıcak bir dostluk oluştu. Abdülmecid bu yetenekli konuğunun devlete yararlı olacağını düşündü ve kendisine Mirimiranlık rütbesi verilmesini buyurdu.

Mirimiran Yusuf Kamil Paşa Mısır’a döndüğünde bütün kayınbiraderler ile Mısır’ın ileri gelen ayan, eşraf ve devletlularını kendisine cephe almış buldu. Damatlığa bir de terfi kıskançlığı eklenmişti. İşin daha da kötüsü Mehmet Ali Paşa’da bunama alametleri baş göstermiş, yerine İbrahim Paşa halef seçilmiş, Abbas Paşa vali olmuştu. Mısır’daki ilk günleri gibi hâmisiz, kimsesiz, kederli… Üstelik kendisine diş bileyenler, bu fırsatı değerlendir-mekten geri durmayacaklardı. Nitekim çok geçmeden hava bulutlandı, hatta karardı ve âşık karı kocanın arasına, sinsi bir kara kedi girdi. O günlerde kayınbaba da vefat etti. Abbas Hilmi Paşa ise 2 Ağustos 1849’da Mısır valisi oldu. Yusuf’un, kardeşlerinin fendine uğrama vaktiydi.

Yetim Yusuf bir hafta sonra Sudan’a tayin haberini aldı. Bunun eniştesi ve hısımlarının bir hilesi olduğu belliydi. Görevi kabul etmedi. “Sen misin diklenen! Buyur Asvan’a git!” Sürgün ve hapis. Kendisine bunu reva görenlerin iki amacı vardı; Zeyneb Hanım’dan boşanmasını ve Mısır’daki mallarından vazgeçmesini sağlamak. Daha yola çıkarken vali bizzat yanına gelmiş ve Zeynep Hanım’ı talak-ı selase ile boşaması için hazırlattığı belgeyi imzalamasını, aksi takdirde bir daha geri dönemeyeceğini ve sonunda zindan yolu görüneceği bildirilmişti. Yusuf çok vakur çıktı ve Yusuf’u zindan ile korkutamazsın!” diyerek vakarını gösterdi. Allah’a güveniyordu; adaşını zindandan kurtarmıştı madem, haksızlığa rıza göstermez kendisini de kurtarırdı. Gel gelelim zindan zorlu geçiyordu. Bir ara hastalandı ve hekim istedi. Cevap eski teraneyle doluydu: “Koskoca Napolyon’a bile hapsolduğu vakit hekim vermemişlerdi; o ne yüzle hekim istiyor; varsın boşanma senedini imzalasın!” Ve bu cevabı okuduğu gün aynı postacı ona bir çift de terlik getirmişti. Astarını eşi Zeynep hanımın elleriyle nakışladığı bir deri terlik. Terliğin astarından gizli bir mektup çıktı; bir aşk mektubu. Yusuf, eşinin sevgi dolu satırlarını okuyarak uğradığı bütün haksızlıklara tahammül gücü buldu.

Sürgününün üçüncü ayındayken Yusuf Kamil Paşa eşine gizlice bir mektup ulaştırdı. Mektubun içinde, eskiden tanıdığı Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’ya verilmesi gereken bir ariza da vardı. Arizada kısaca Mısır’dan kurtarılmasını istemişti. Mektup yerini, dilek makamını buldu. Mustafa Reşit Paşa konuyu Sultan Abdülmecid’e intikal ettirdi. Elbette sultan çok öfkelendi ve Mısır valisi Abbas Paşa’ya “Bizzat Asvan’a gidip Kamil Paşa’yı salimen ve muazzezen Dersaadet’e gönderesin!» diye buyrultu gönderdi. Yıllardan 1849 idi; sonunda Yusuf Mısır’dan yurduna döndü. Çile dönemi bitmiş, ama Züleyha ile henüz buluşamamıştı. Kendi hanımıyla ikinci kez evlenmenin yollarını aramaya başladı. Reşit Paşa sultana, “Zeynep Hanım mektubunda durup dinlenmeden feryat etmekte olduğunu yazıyor.” deyince de işler kolaylaştı. Hemen aynı gün, Mısır valisine doğru yola çıkacak bir fermana, bizzat Abdülaziz’in hac farizasını ifa etmek üzere Zeynep Hanım’a izin tezkiresi verilmesini emrettiği satırlar yazıldı. Elbette hac bahaneydi. Rota Şam, Beyrut ve deniz yoluyla İstanbul oldu. Sadrazam Reşit Paşa kaç yıllık evli damadın, Şeyhülislam Arif Hikmet Bey de yaşı kırka dayanmış taze gelinin şahidi oldular, Üsküdar’daki yalıda Zeynep ile Kamil’e gürül gürül bir tecdid-i nikâh olundu.

Yusuf Kamil Paşa daha sonra devletin çeşitli kademelerin-de pek çok görevler aldı, yararlı hizmetlerde bulundu. Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’ye, Meclis-i Maârif-i Umûmiy ye’ye ve Encümen-i Dâniş’e üyelikleri yanında vezaret rütbesiyle Ticaret nazır-lığı ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye başkanlığı gibi görevlerde ceste ceste ilerledi.  İstanbul’da bunlar olurken Mısır’da eski defterler durmadan karıştırılıyor,  hatta siyasi dengeler yerinden oynuyordu.   Devlet de Mısır’da olup bitenleri anlamak için Yusuf Kamil Paşa’ya soruyordu.  Buna mukabil Mısır valisi Said Paşa ve diğer kayınbirader Abbas Paşa da elbette boş durmuyorlardı. Bir dönem geldi ki Vali Said Paşa Süveyş Kanalı imtiyazını Fransa’ya vermek üzere bir icraat yürütmeye başladı. Kamil Paşa bu kararın Mısır’a yabancı müdahalesini arttıracağından endişe ediyordu.  İstanbul’da, kendi konağında yapılan Meclis-i Vükelâ toplantısında bütün azalar imtiyazın iptali için rey kullandılar ve Yusuf Kamil Paşa’nın,  kayınbiraderi Said Paşa’ya bir mektup yazarak bunu mahsusen bildirmesini istediler. Ne var ki Kâmil Paşa’nın yazdığı mektup Fransız elçisi Benedetti’nin de eline geçti. Fransa hükümeti bu gerekçeyle Bâbıâli’yi protesto edince 5 Mayıs 1855’te Reşid Paşa sadâretten, Kâmil Paşa da Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye başkanlığından istifa etmek zorunda kaldılar.

Devran döndü, zaman aktı ve Yusuf Kamil Paşa’nın adı bu sefer Devlet-i Aliyye’nin sadra-zamları arasına yazıldı. Görevi bir şartla kabul etmişti; 2500 lira olan sadrazamlık maaşını almamak. Ne var ki padişah ısrarcı oldu ve hiç olmazsa 500 lirasını kabul etmek zorunda kaldı. Sadrazamlık günlerindeki en önemli icraatlarından biri de padişahın Mısır seyahatine çıkmasını sağlamak oldu. Kâmil Paşa bu seyahatle, kayınpederi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan beri âdeta ayrı bir hükümet hüviyeti kazanmaya başlayan Mısır’ın Osmanlı Devleti’ne olan bağlılığını yeniden kuvvetlendirmek ve elbette eşini bulduğu Nil bahçelerinin hatırasını yine eşine armağan olarak sunmak emelindeydi.  Mısır ile Osmanlı devleti, Zeynep ile Kamil kadar birbirine yakışıyordu çünkü ve birbiri olmadan eksik kalacaktı. Sonraki yıllarda Kamil Paşa ve eşi Zeynep Hanım İstanbul’da pek çok hayır eseri yaptırdılar. Bunların en önemlisi Üsküdar’da, Nuhkuyusu semtindeki “Nisa Hastahanesi”dir. O vakitler yüz yataklı inşa edilip  vakıf olunan  (1860-1862) hastane bugün   Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak “Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi” adıyla hizmet vermekte ve halk arasında daha ziyade doğum hizmetiyle anılmaktadır. Halk arasındaki bir rivayete göre; Zeynep Hanım ile Kamil Paşa’nın çocukları olmamış. Ne gam!.. Yüz seneden uzun bir süredir bu hastanede doğan her kız çocuğunun göbek bağı Zeynep; erkek çocuğun göbek bağı Kamil ismiyle kesildikten sonra…  

Ve belki de dakika aralıklarında doğan her bebek hayata yeni bir çığlıkla yeni bir merhaba sunarken Zeynep Hanım ile Kamil Paşa’nın ruhları, bir çocukları daha olduğu için şad oluyordur.  Çünkü hastane bahçesinde yan yana sandukalarda yattıkları türbeleri her doğumun sesini duyabilecek kadar doğumhaneye yakındır. Bebek ağlayışlarıyla sevince dönüşen doğumlar sadaka-i cariye olarak bir kula az hayır mıdır?!

Kaynaklar:

Cevdet, Tezâkir, I, 32, 37, 40-41; II, 257-262, 265; III, 196; İbnülemin Mahmud Kemal, Tezkire-i Yûsuf Kâmil Paşa, İÜ Ktp., İbnülemin, nr. 3310, s. 203-210; a.mlf., Kâmil Paşa’nın Sadâreti ve Konak Meselesi, İstanbul 1328; Ali Rıza – Mehmed Galib, Geçen Asırda Devlet Adamlarımız (haz. Fahri Çetin Derin), İstanbul

1977, I, 78-82; Metin Kayahan Özgül, “Yusuf Kâmil Paşa’nın Tercüme-i Telemak’ı”, TDA, sy. 45(1986), s. 185-211. Süleyman Beyoğlu, “Kâmil Paşa”DİA İslam Ansiklopedisi, yıl: 2001, cilt: 24, sayfa: 283-284

*Bu yazı Üsküdar Dergisi 2017-2 sayısından alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek