ZEYNEP DELAV RÖPORTAJI

“YAZI HAYATI BENİM İÇİN RİSK ALARAK BAŞLADI.

O GÜN RİSK ALMASAYDIM, BUGÜN BURADA OLMAZDIM.”

Zeynep Delav felsefe ve psikoloji eğitimleri almış, editör ve yazar olan bir isim. Netyazı ekibinden Müfide Zeynep yazarın Kemik Tozu kitabından yola çıkarak psikoloji ve felsefenin edebiyatla buluştuğu keyifli bir sohbet gerçekleştirdi. Yazı hayatının mutfağı denilen editörlüğe hem de masa başına uzun uzun bakma fırsatı bulacağınız bu röportajda yazarın samimi üslubu ile onun zihin dünyasında yapacağınız bir yolculuk sizi bekliyor.

Çok Bin Vuruş” öykünüzde kitabının basılması için yayınevine giden genç bir yazarla karşılaşıyoruz. Yazarın, yayınevinden gelecek cevabı heyecanla bekleyişi ve içinde konuşup duran yetersizlik hissini öyle güzel yansıtmışsınız ki! Ellerinize sağlık.

“Kemik Tozu” kitabınızdan önce çeşitli dergilerde yazılarınız yayımlandı. Ayrıca uzun bir süre yayın sektöründe editörlük yaptınız.

İşin hem mutfağında, hem de masa başında olan biri olarak yazı ve yayın hayatı sizin için nasıl gelişti?

Orta sondan beri yazı hayatım var. Hatta bir öykü yarışmasında birinciliğim de vardı ama ekmek paramı yazıdan kazanacağım hiç aklıma gelmezdi.

Rehabilitasyon merkezinde psikolog olarak çalışıyordum. Bir süre sonra bu işin bana göre olmadığını anladım ve istifa ettim. Çocuklu bir kadın olarak, işsiz kalmayı göze aldım çünkü sevdiğim işi yapmak istiyordum. İlk işverenim, beni iyi bir okur olduğum için işe aldı.  Sonrasında Trt’de işe başladım. Şu anda metin yazarlığı yapıyorum. İşimi kolaylaştıran temel etken: öykücülüğüm. Öykücü olduğum için televizyon, konuşma ve reklam metni yazabiliyorum.

Mesela bazı yazarlar vardır aslen mühendistir sadece boş zamanlarında okuyup yazarlar. Bende durum tam tersi işliyor.  Boş vaktimde yazmak gibi bir durumum yok.  Benim işim yazı yazmak üzerine kurulu.

Bir gün kızım “Haftanın yedi günü çalışıyorsun farkında mısın?” demişti.

Evet farkındayım. Benim işim bu.

 İşimi seviyorum ama zorlayıcı tarafları var. Mesela bayram tatilimiz yok. Ben yıllarca bayram da metin yazdığımı hatırlıyorum. Televizyon sektöründe çalışıyorsanız, acımasızlığını bilirsiniz. Sağlık sektörü gibidir. Yayına o metin yetişecekse yazmak zorundasınızdır.

Çok bin Vuruş öykümde de onu anlatmak istedim. Öyküdeki editörlerin iç sesleri, oldukça sahici. Buna inanıyorum. Aynı şekilde yazarın da iç sesi sahici. Masanın iki tarafı da ben de var. Şöyle bir gerçek de var; kişi kendisine editör olamaz.  Yazdığınız metnin içinde o kadar çok kalıyorsunuz ki, eksiltme ve çıkartma yapamıyorsunuz.

Bahsettiğim öykümdeki editör gibi bizde iyi bir yazı dosyasını havuzdan çekip almak istiyoruz. Çalıştığım yayınevine,  yazdığı kitabı gönderen kişilere “Lütfen bize kitabınızın konusunu bir sinopsis olarak anlatınız.” diyorum.  İstediğim sinopsisi yazmayı beceremeyenin dosyasını okumuyorum. Çünkü onu yazmak için becerisi olmayan insanın kitabı da olmamıştır.

Yazarlığı daha çok seviyorum. Ama hangisi daha zahmetli derseniz, at başı hizada editörlük daha zor. Çünkü editörlük, yazara mesai yaptırmak ve eksikliklerini tamamlamak demektir.

Karakterlerimi Kurgularken Sancılanıyorum

Bir röportajınızda “Yazmak, benim için bir rahatsızlıktır. Empati kurmak, herkesin denemek istediği bir şey olmayabilir. Karşındakini anlamak, kolay bir şey değil.” Diyorsunuz.Başka bir röportajınızda da “Derdim oturduğum yerden ahkâm kesmek değil öyküde yer alan karakterimin ayakkabılarını giyip yürümekten bahsediyorum.”Diyorsunuz.  Sizce anlamak nedir? 

Anlamak, aslında karşındaki insanın ayakkabısını giyip yürümek demektir. Belki de onun yolu çamurlu ve çakıllarla dolu, aynı yolu yürümeden, aynı ayakkabıyı giymeden bunu bilemeyiz.

Bu yüzden bazı okurlar kitapta yer alan kahramanlarım için “Aslında iyi kişiler değiller ama onlara kızamıyoruz.” Diyorlar. Kızamıyorsun çünkü artık onun ne halde olduğunu, ne düşündüğünü anlıyorsun. Bu sebeple empati kurmak “onun yerine geçmek” demektir.  “Ben olsaydım ne yapardım?” demektir.

Hakikaten bunu soruyorum ve bu sebeple karakterleri kurgularken sancılanıyorum.

”Ben olsaydım” haline bürünüyorum. Karakterimin dolandığı sokaklara gidiyorum, onun hissine giriyorum.  “Birinin yerine geçip yazmak” ile “karşına geçip yazmak” çok farklı. Tamamen “o olabilmek” için çabalıyorum.

  Çok hızlı öykü yazanlara gıpta edebiliyorum, çünkü ben yavaş yazıyorum.

 Öykü benim şuramda başlıyor (başını gösteriyor) Kafamda günlerce, aylarca taşıyorum. Mesela Kemik Tozu adlı novellam, zihnimde benimle birlikte aylarca yaşadı. Bugünlerde yine uzun bir novellaya başladım. Kaldırıp klavye tuşuna basmışlığım yok ama öykü burada ilerliyor (başını gösteriyor.) Bu beni yoruyor aslında ama önüne geçmiyorum. Yağmurlu bir günde kahramanım aklıma geliyor. “Şimdi ne yapıyor acaba?” diyorum. Aslında kahramanımın kovuklarına girmeye çalışıyorum denilebilir. Öykü atölyelerinde de öğrencilere anlatmaya çalıştığım husus bu. Karakterinin hissine bürünmekten bahsediyorum.

Mesela iş çıkışı gün batımına denk geliyorum ve düşünüyorum. “Acaba Volkan (yazarın kurguladığı karakteri) buradan geçse ne hissederdi?” Bu benim yazı stilim. Ben birinci ağızdan yazarak, öykümü inandırıcı kılmak istiyorum.

Öykü içinde karakter kurgularken nelere dikkat ediyorsunuz? İşleyeceğiniz karakterlere nasıl karar veriyorsunuz?

Önce işleyeceğim konuyu buluyorum. Karaktere “çekirdek bir duygu” buluyorum. Öykü ne anlatıyorsa baştan sona o muhkemliği korumak zorundadır. Bulduğum çekirdek duyguyu öykünün sonuna kadar muhafaza etmeye çalışıyorum. Mesela karakterimin hissettiği “Kimse beni anlamıyor ya da dünyaya sığamıyorum” gibi bir duyguyu ele alıyorum ve öykü boyunca işliyorum. Bu süreçte kafamda dönenlerin etkisi çok büyük oluyor. Yazan kişi bilir, içine sinip sinmediğini. Yazan kalem olup olmadığını hisseder. Karakterlere karar vermek, fikirden çıkıyor. Konuları da genelde rahatsız olduğum durumlardan buluyorum. Neyden rahatsız oluyorsam, onu yazıyorum.

Kadın öyküleri” yazdığınıza dair bir iddia ile karşılaştığınızı görüyorum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Metni kadın bakış açısı ile mi yazıyorsunuz? Ya da öykülerinizde sadece kadın mevzularından mı bahsediyorsunuz?

Hayır, buna katılmıyorum. Dilin cinsiyeti yoktur, ben yalnızca yazar olarak yazıyorum.

Wirginia Wolf “Kim ne der, düşünmeden yazın.” Diyor. Kadın yazarlar bu sözü kendine hatırlatmalıdır. Yazarken, kendi kendimizi sansürlüyoruz. Oysa erkek de kadın da aynı şeyi yazabilir.Tabi ki herkesin yetiştiği terbiye ve aldığı eğitim sebebiyle bir süzgeci var. Peki, bunların üzerine tekrar neden süzgeç geçiyorsun?  Aslında bu bir “Okur ne der?” derdine dönüyor. Ben de “Okur ne der?” derdi yok. Ben taraf tutmuyorum.

 Bana genelde kadınlar hakkında yazdığımı söylüyorlar. Hayır, ben yazarken yalnızca yazar olarak yazıyorum. Hem erkeklerin hem de kadınların hikâyelerini yazıyorum. Öykülerimde kadınlar daha fazla olabilir çünkü anlaşılmazlığı anlatmak için yazıyorum. Kadın mevzusunu ajitasyona varmadan, provake etmeden, taraf tutmadan yazıyorum. Ayrım yapmadan göz hizama gelen ne varsa onu yazıyorum, diyebilirim.

Kemik Tozu” öykünüzde evli olduğu halde sevdiği adamla kaçan Fadime’ye de, eşi öldükten sonra eşinin arkadaşıyla evlenen Melek’e de kızamıyoruz. “Karakterinizin ayakkabısını giymekten” kastınız bu minvalde mi?

Evet aynen böyle.

Fadimeye bakınca iki çocuğunu arkada bırakıp sevdiği adamla kaçmış bir kadın görüyoruz ve belki de “Allah cezanı versin!” diyoruz. Melek’e de “Kocasının ortağına göz dikmiş!” diyerek yargılıyoruz. Hâlbuki Melek’in derinliklerine indiğimizde geçim kaygısı olan bir kadın görüyoruz. Yanında küçük bir çocuğu var, artık eski mahallesine dönmek istemiyor.

Ben, birisi çok saldırgansa o saldırganlığın “sıkışmışlıktan” kaynaklandığını düşünüyorum. Çaresizlikten, ne yapacağını bilememekten olduğunu varsayıyorum. Fadime Serdar’la gitmezse herhalde ölecek veya intihar edecek. Çünkü özünde o yaşamıyor. Çocukluğu çok kötü geçmiş ve evliliği berbat bir durumda. Dışarıdan bakınca hikâyesini bilmiyoruz, yargılıyoruz hâlbuki yargılamak yerine anlamaya çalışmalıyız. Bunu ben normal hayatta da kendime telkin ediyorum.  Sanırım bu benim en insan kalan yanım ve onu kaybetmekten imtina ediyorum. Bu da benim kalemime yansıyor.

Mutluluk Yazılan Değil Yaşanan Bir Şey

Öykülerinizi çekici kılan başka bir husus da gerçek hayatı sade ve abartısız bir şekilde okuyucuya aktarmanız. Peki, öykülerinizin çoğu mutlu sonla bitmiyor bunun sebebi nedir?

Birisi bana öykülerinizde ümit yok demişti. Hayır, öykülerimde ümit var.Mesela Kemik Tozu öykümde Fadimeyle Serdar’ın birbirini sevmesi, ümit verici bir olay. Birbirlerine sahip olma, tutunma çabaları var ikisinin de. 

Öykülerimi mutlu sonla kapatmıyorum. Okurun hakkı, okur devam etsin istiyorum. Kör göze parmak misali, okurun gözüne bir şeyler sokmak istemiyorum. Okur, karakterin beden dilinden, sözlerinden anlasın istiyorum. Öyküyü açıp yaymak iyi olmaz. Bir örnek vermek gerekirse, bazı ebeveynler çocuk kitaplarında karşılaştıkları kelimelere takılıyor. “Aa kitapta çocuk salak demiş.” diyorlar.  Bu bana çok garip geliyor. Çocuk salak kelimesini illa ki duyacak. Sokak da duyacak, okul da duyacak. Çocuk kitapta burnunu karıştırıyor diye olay çıkarıyorlar. İyi de her çocuk burnunu karıştırır.

Hayatın içinden olan şeylerin, yok gibi davranılması bana göre değil. Edebiyat bana göre hep iyiyi yazmak, iyiyi göstermek demek değil. Öyle olursa bir şeyleri halının altına itmiş olurum. Bana göre yarayı göstermektir, edebiyat. O cerahati göstereceğim ki, patlasın! Yaraya ilaç sürmek için önce yaranın kabuğunu kaldırmak gerekir.

Baştan aşağıya bir mutluluk öyküsü yazabileceğimi düşünmüyorum. Bana göre mutluluk yazılan değil yaşanılan bir şey. Acı ise gösterilebilen, yazılabilen, paylaşılabilen bir şeydir. Mutlu insan neden yazsın ki? O insan yazmaz, yaşar.Mesela ben mizah yazamam ama ironi yazabilirim.

Psikoloji eğitiminiz, karakterlerinizin kurmacasında size yardımcı oluyor mu?

Mesela bipolar isimli öykünüzde; okuyucuya karakterinizin gözlüğünden bakma imkânı sunuyorsunuz. Hakan’ın çocukluk travmasına, bu olayın yetişkinlik hayatına olan etkilerine birlikte şahit oluyoruz . Psikopatoloji derslerinin içerisinde çeşitli ruhsal bozuklukları öğrendiniz. Eğitiminize rağmen karakterlerinizi işlerken teorik dilden kaçındığınızı ve yalın bir dil kullandığınızı gözlemliyoruz. Teorik alt yapınıza rağmen akademik dilden sıyrılmayı nasıl başardınız?

Evet mesela Bipolar öyküsü teknik bir öykü. Gerçekten Hakan’ı kurgularken bipolar rahatsızlığının belirtilerine sadık kalarak yazdım. Kurmaca metin yazarken; kesin bilgi anlatıyorsan doğru yazman lazım. Bu sebeple ben psikolojik bir öykü yazacağım zaman kaynak taraması yapıyorum, psikolojik metinlerle çalışıyorum. Akademik dilden sıyrılmam ise anlatma sevdamla gelişti. Ben; yakın çevreme, çocuğuma karşı “Psikoloji biliyormuş” gibi davranmıyorum. Bana komşuya anlatırlar gibi anlatsınlar istiyorum. Yazıda da bunu kullanıyorum.

Metnin başında sürekli psikolojik bir teyakkuzda bulunmak, metnimi yazarken çok teorik bir dile kaymama sebep olurdu. Ben kuramlar üzerinden olaylara bakmıyorum. Örneğin film analizleri üzerine çalışıyorum. Film analiz felsefesi tamamen Jung felsefesi üzerine kuruludur. Ama metinlerimde Jung’un ismini geçirmiyorum, teoriye boğmuyorum. Kendi dilimden yine onun felsefesini anlatıyorum.

Günlük hayatta ise şöyle bir zorluğunu yaşıyorum psikolojik alt yapımın; diyelim ki birinin farklı bir bakışını yakaladım, onun rahatsız olduğunu anlıyorum. Otobüslerde bir süre tekli koltuklara oturdum çünkü sürekli içeriyi gözlemliyor, insanların davranışlarından rahatsızlıklarını görebiliyordum. Kim bilir, belki de öykümdeki Hakan’la da bir otobüs yolculuğumda karşılaşmışımdır!

Ruh sağlığı ile edebiyatın kol kola ilerlediğini söyler, ünlü psikoterapist Irvın Yalom. Bu söze katılıyor musunuz, edebiyatla ilgilenen ruh sağlığı öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir?

Evet katılıyorum, edebiyat ve ruh sağlığı iç içedir. Romanlar; bize bir insanın ruhunu anlatmak için yazılır.

Ben şimdi kalkıp “Kadınların çektiği acıları biliyor musunuz? Onlar şunları şunları yaşadı!”desem ve onların üzerine çığırtkanlık yapsam, provake etmiş olurum.

Bunun yerine bu kadınların öyküsünü yazsam -ki Kemik Tozunda tam da bunu amaçladım – sanat yapmış olurum.  Ben edebiyatla yaralarımı sağalttım, hala sağaltıyorum, iyileşiyorum.

Otobüs örneğinde anlattığım gibi dışarıdaki insanlarda gözlemlediğim şeyler bir zaman sonra bana yük oluyordu. Bana yük olan bu insanları bir karaktere dönüştürmek, edebiyatın sağaltıcı gücünü gösteriyor. Ruh sağlığı öğrencileri de, alanda çalışırken karşılaştığı ve ruhsal yolculuklarına eşlik ettiği insanların öykülerini karakter haline getirebilir. Kurmaca metin yazıyorlarsa, bu mümkündür.

“Ölüyorum Kederimden” öyküsünde, bir sandalyenin dilinden aşk acısı çeken kadını yazdınız. Bir sandalyenin dilinden öykü yazma fikrini nasıl bulabildiniz?  Öyküde karakterlerinizi çeşitlendirmekten hoşlanır mısınız?

“Ölüyorum Kederimden” aslında bir proje öyküsüydü. “Bu Benim Şarkım” adlı kitapta, yazar arkadaşlarımla bir araya gelerek sevdiğimiz şarkılara bir öykü yazdık. Bu öykü de aslında “Ölüyorum Kederimden” şarkısının öyküsüdür.

“Ajitasyon yapmadan bu şarkıyı nasıl anlatabilirim?” diye düşündüm. Öyküyü sandalyenin ağzından anlatarak, o klişeyi kırdığımı düşünüyorum.

Senin vesilenle ben de bir şeyi itiraf edeyim. Aslında öyküdeki kadın karakteri meşhur sandalyeye çıkartarak asacaktım ama vazgeçtim. Benimde iyi taraflarım varmış (gülüyor) Asmak çok sert olabilirdi, ben de evi yakmasına karar verdim. İntiharı anlatmaya yüksünmedim. Sadece hayattan gitmesini istemedim o kadının. Her şeye rağmen hayatta kalmasını istedim.

Karakterleri çeşitlendirmek pek tarzım değildir. Mesela fantastik ve bilim kurgu yazmayı hiç düşünmedim. Şu dünyada olduğumuz sürece dokunabileceğim öyküleri yazmak istiyorum. Yazmak istediğim öyküye önce ben inanmalıyım. İnanmalıyım ki, okur da inansın. Teknik olarak çok iyi olsa bile eğer öykü inandırıcı değilse bana göre olmamıştır.

Felsefe eğitimi almışsınız. Felsefenin yazı hayatınıza katkıları nelerdir? Netyazı’da gerçekleştirdiğiniz öykü atölyelerinizde, öğrencilerinize felsefe okumanın öneminden bahsediyorsunuz. Felsefenin, öyküdeki çatışmayı kurabilmek için önemli bir kuvvet olduğunu anlatıyorsunuz. Sizce felsefe kurgu için neler ifade eder?

Öykü yazarken karakteri kurguluyoruz ve karakteri anlamaya çalışıyoruz. İşte burası felsefenin penceresidir. Varoluşsal sancılar, anlam arayışları felsefenin pencereleridir.Evet, atölyelerde öğrencilere çok fazla “Felsefe okuyun.” Diyorum. Karakter analizi yapmak için bu gerekli. Psikolojik analizden bahsetmiyorum, felsefi bir analizi kastediyorum. Anlamak ve anlamlandırmak üzerine kurulu bir analizden bahsediyorum.

 Felsefe okumayı seviyorum. Felsefi olarak düşünmek, beni ben yapıyor. Ben felsefe eğitimimi yarım bırakıp psikoloji eğitimi aldım. Fakat şu an düşünüyorum da; Zeynep Delav’ın omurgasını oluşturan şey felsefedir.

Bence sosyal bilimler öğrencilerine, lisans öğreniminden önce muhakkak felsefe okutulmalı. Çünkü felsefe kişinin zihninin duvarlarını genişletiyor.

Felsefe varlığı ifade eder, yer etmeyi ifade eder. Anlatmayı ve anlamlandırmayı bunun sonucunda anlamlandırdığı şeyi karşı tarafa anlatmayı ifade eder. Çatışmada felsefenin önemi şöyle çıkıyor öyküde siz bir manevra yapıyorsunuz, diğeri de manevra da bulunuyor. Mesela “Ölüyorum Kederimden” öyküsündeki karakterler üzerinden düşünelim. Kadın bir manevra geliştirmiş ama erkek de bir manevra geliştiriyor ve ikisini çatıştırıyoruz. Aslında ikisinin de varlık sorunu var. Biri seni unuttum diyor, biri de “Sen beni nasıl unutursun?” deyip evi yakıyor. İşte bunlar felsefenin konularıdır. Karakterin “Beni de dinle!” söylemi felsefedir.

Ölmek biraz olsun sevdiklerinden kendi yükünü almak demek.” Diye yazmışsınız “Ölümü Öp!” öykünüzde. Ölümün, geçmişten bu yana edebiyatçılarımızın beslendiği bir kaynak olduğunu biliyoruz. O kaynak; hayatın manasını sorgulamamıza yarayan, hız çağında bizleri durduran bir tabela misalidir. Siz öncelikle bir insan ve bir yazar olarak, ölümden nasıl besleniyorsunuz?

Bir yazar olarak ölümün ardında bıraktığı yokluk ve özlemden besleniyorum. Didem Madak’ın ölen annesinin terliklerini sevmesi, ölümün içindeki özlemi çok güzel ifade ediyor. Bir sahne geliyor gözümün önüne, seninle paylaşmak istiyorum.“Pencereler ardına kadar açık ve dışarıdan top oynayan çocuk sesleri geliyor. Ama senin içinde öyle kült bir acı var ki, göğsüne ağır bir kaya oturmuş gibi kalakalıyorsun.”İşte ölüm; bu resimdeki gibidir.

“Anne öldü mü çocuk

Bahçenin en yalnız köşesinde

Elinde siyah bir çubuk

Ağzında küçük bir leke.

Çocuk öldü mü güneş

Simsiyah görünüyor gözüne

Elinde bir ip nereye

Bilmez bağlayacağını anne.

Kaçar herkesten

Durmaz bir yerde

Anne ölünce çocuk

Çocuk ölünce anne.”

Sezai Karakoç “Anneler ve Çocuklar” bahsettiğim acıyı şiirinde ne güzel anlatmış. Derin bir çukur açıyor ölüm. Bazıları o çukura bakma cesareti gösteriyor, bazısı kaçıyor. Güzel bir yer değil ama kaçınılmaz ve hazırlanmamız gereken bir yer. Bazen gideyim de bitsin, dediğim bir yerken bazen fersah fersah kaçtığım bir yer oluyor benim de.

“Rende” öykünüzde savaşı; tankın altında ezilen bir kadının ağzından okuyoruz.

Savaşan tarafları, savaşın olduğu coğrafyayı bilmiyoruz. Öykünüzde savaşa dair hiçbir ayrıntıya yer vermemişsiniz. Bu bilinçli bir tercih miydi? 

“Savaşı, savaş kelimesini kullanmadan anlatmalıyız.” Diyen Heiddeger’e katılıyor musunuz?”

Aslında bu öykünün hikâyesi şöyle oldu: bir sabah uyandığımda televizyonda, çocuklara zehirli gaz bombası atıldığını, onların şeker torbası gibi ard arda yığıldığını, bir babanın çocuğunun cansız bedenini kucağına alıp ağladığını izledim ve ben de saatlerce ağladım. Savaştaki çocuklar benim yumuşak karnım, kim ve ne olursa olsunlar, onlara dayanamıyorum.

Bu öyküyü hayal ederek yazdım, o kaldırımda yatan kadın benim. Bedenimin parçalandığını hissettim. Savaşta bilerek kötü bir taraf vermedim çünkü zaten savaşın kendisi kötüdür. Öyküde coğrafya belirtmemem de bilinçli bir tercihti. Ama öyküye serpiştirdiğim Arapça diyaloglar aslında savaşın Ortadoğu’da olduğunu bize anlatıyor. Evet Heiddeger’in bu sözüne kesinlikle katılıyorum. Savaşta bir kıyım var ve ben bu kıyımı anlatamıyorum. Ama bir insanın parçalanırken ne hissettiğini, acısını nasıl tarif ettiğini yazabiliyorum.

Yazmak Şifadır

Eski zamanlarda insanların; ruhsal hastalıkların tedavisinde musiki, edebiyat gibi sanat dallarından faydalandıklarını biliyoruz. Sizin de sanat terapisi alanında uzmanlığınız var. Sanat terapisi kısaca nedir bize bahsedebilir misiniz? Sizce “Yazmak şifa mıdır?”

Sanat terapisi; sanat yoluyla iyileşme ve sağaltım biçimidir.

Sanat terapisi; terapi yöntemlerini tamamen sanat dalları üzerinden gerçekleştirmektir. Bana acını anlat, dediğinde insan anlatamaz. Bana acını çiz, dediğinde çizebilir. O acıya resim olarak bakıp, karşısına geçip anlamlandırabilir. “Burada şunu anlatmak istemiş.” diyerek anlatabilir. Anlatamasa bile çizdikçe sağaltım sağlayabilir. Psikolojiden çıkışla sanat terapisinde; edebiyat, müzik, resim, heykelcilik hepsi bir bütün halinde yer alıyor. Mesela sanat terapisinde bir teknik olarak kullanılan heykelcilik; çocukluk travmalarında, cinsel istismarda, sabit düşünceyi sağaltmada kullanılır. Çünkü üç boyutludur, kişiye görmediği taraftan bakmayı gösterir. Evet, yazmak şifadır.

Düdüklü tencerelerin patlamaması için bir düdük var ya; yazı yazmakta bir nevi böyledir. Sibop görevi görür, içinde dolan duyguları rahatlatır, sağaltır. Mesela ben; bir öyküyü bitirince nefes aldığımı hissediyorum. Sırtımdan damperli bir kamyonun kalktığını hissediyorum. Bir karakter oluşturuyorsun ve istediğin her şeyi onun aracılığı ile söylüyorsun. Benim yönetmen bir arkadaşım vardı. “Yıllardır bel ve mide ağrım vardı, gitmediğim doktor kalmadı. Filmim gösterime girdikten sonra bütün ağrılarım geçti.” Dedi. İşte bu sanatın gücüdür. Atölyedeki arkadaşlara “Günlük dahi olsun yazın.” Diyorum. “Aksın o duygular, yavaşça iyileşeceksin.” Diyorum.

Yazmasaydım çıldırırdım.” Diyen Sait Faik’e bu konuda katılıyor musunuz?

 Çıldırmazdım ama anarşist olurdum. Bence Sait Faik’in kastettiği de budur.

1 Yorum

  1. Müfide'cim sevdiğim bir yazarla ne güzel bir söyleşi gerçekleştirmişsin. tebrikler. Kemik Tozu beğendiğim öykülerle dolu çok güzel bir kitap. üstelik Zeynep hanım'ın atölyeleri de çok besleyici. tekrar tebrikler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek