Şivlilik/Hatice Tekin*

Bu gün sizlere

” Keşke Türkiye’nin her şehrinde olsa.” dediğimiz bir gelenekten bahsedeceğiz… Hicri takvime göre üç ayların başlangıcı olan Recep ayının ilk perşembe gecesi ve Regaip Kandili sabahı Konya’da kutlamalar yapılır. Bu şenlik sırasında, çocuklar kapı kapı gezer, “şivlilik” diye seslenir.

Konya halkı çocuklar için dünden hediyeler ve ikramlar hazırlamıştır. Her çocuk şivlilik torbasını doldurmayı hedefler. Evlerde bir yandan pişiler kızartılır, komşulara dağıtılır. Yaşlılar, kapıya gelen çocuklara dualar eder.

Akşam olunca eğlence, kağıt fenerler ve balonlarla süslenen sokaklarda devam eder. Kimileri fenerlerini eline alır ve maniler eşliğinde sokak sokak gezer. Bazı çocuklar bu gezinti sırasında düdük çalar.

Çocuklar aldığı hediyeler ve yediği onca kuru yemişle mutlu olurken; yetişkinleri oruç tutup sadaka verirken görür. Bu şenlik sayesinde çocuklar üç ayların önemini hisseder. Bunca hazırlığın yapıldığı ayların kıymetli olduğunu anlar.

Konya’da yaşatılan ‘Şivlilik’ geleneğini daha ayrıntılı öğrenmek isteyenler için bir öykü seçtik. Sizleri Hatice Tekin’in öyküsünü okumaya davet ediyoruz.

Ahşap kapının oymaları arasına gizlenmiş, küçük kırmızı düğmeyi çevirseler zil çalacaktı. Denediler ama hiç birinin boyu yetişmedi. Bu yüzden bir kadın eline benzeyen kadın kapı tokmağına uzandılar. Metal el çocukların kapışmasıyla sağa sola savrulduğu için karşı nokta bir türlü bulunamıyorodu. Sonunda birisi baskın çıktı. Eli tek başına tutarak birkaç kez vurdu. Kapıyı açan Müfide Hanım, çocukları bekletmeden içeri aldı. Tahtası ovula safran rengine dönmüş beş altı pay merdivene çıkıp mabeyne vardılar. Hır gür etmeden dizildiler odayı çepeçevre saran sedire. Oturunca anladılar ne kadar yorgun olduklarını.

 Ee,  kolay değil tabii! Çocuklar sabahtan beri sokaktalar. Boyunlarına astıkları bezden keseleri ile mahallede dolaşıyor, çaldıkları her kapıda şivliliğe özel maniyi bağıra bağıra söylüyorlardı:

 “Şivli şivli şişirmiş

   Erken kalkan pişirmiş

   İki çörek bir börek

   Bize namazlık gerek

   Şivliliiiiiiiiik…”

Mahallenin bütün çocukları bilir ki bir tek bu konağın kapısında mani söylenmez. Bağırmak şöyle dursun, yüksek ses sesle bile konuşulmaz. Eğer onları kovalayan bir ev sahibi olsaydı, çocuklar bunu asla boyun eğmez, inadına en gürültülü oyunları kapısının önünde kurarlardı.

Ama Müfide Hanım o kişilere benzemezdi. Nezaketi ve cömertliği sırf büyüklerin değil küçüklerin de pek hoşuna gidiyordu. Merdiven başında asılı duran kâğıt fener gülümsetti çocukları. Hepsi de dün geceyi hatırladı. Gürültü ve kalabalığı hiç sevmesine rağmen Müfide Hanım bir de katılmıştı fener alayına.

 Gün içinde ağaçların, evlerin arasına incecik teller gerilmişti. Havanın kararması ile birlikte yüzlerce fener, ucundaki minik engellerden bu tellere asılmıştı. Nazlı nazlı sallanıp boşlukta uçuşan fenerler, ışıkla rengarenk kollarıyla evlerin el ele tutuştukları hissini veriyordu.

 Konağın beslemesi Fadikle birlikte fenerlerin mumu tükenene kadar yürümüşlerdi. Mahalleli, konağından pek az dışarı çıkan bu özel komşuyu, alayın ortasında tutmuştu. Böylece öndeki çocukların gürültüsünden, arkadaki gençlerin şamatasından uzaktı.

Müfide hanım tanıdığı tanımadığı herkese yol boya hatır sormuş, Gönül almış, hatta ısrarlara dayanamayıp birkaç mani bile söylemişti.

“Tesbihimin mercanı

Nereden aldın bu canı

Meram’daki bağları alır satar harcarım

Ali’m şaşırttın beni beni

Aşka düşürdün beni beni.”

Fadik, gümüş gömlekli küçük kadehlerde gül şerbeti ikram etmeye başladı. Çocuklar bu mis kokulu berrak suyu yudumlarken, Müfide hanım da sessizce sıranın kendisine gelmesini bekleyen küçük misafirlerine hatır soruyordu.

Konya’da, üç ayların başlangıcı Regaip Kandili’nin sabahında çocukların kapı kapı dolaşıp evlerden şekerlemeler topladığı “şivlilik” etkinliği, renkli görüntüler oluşturdu. ( Abdullah Doğan – Anadolu Ajansı )

Konağın pencerelerindeki vitray camlar, mabeynin duvarlarına mavili pembeli çiçek demetleri taşıyordu, Ortada yaz kış yerinden kımıldar kaldırılmayan lacivert çini Bir soba duruyordu. Pençe şeklindeki ayakları kocamandı.

 Fadik kadehleri mutfağa götürüp büyük bir bakır sini ile döndü. Pırıl pırıl kalaylı sininin ortası, tepeleme sıkma doluydu. Gün boyu evlerden topladıkları namazlıklarla karın doyurmaya çalışan çocuklara, sıkmanın o güzelim kokusu şimdi daha cazip geliyordu.

 Namazlık olarak dağıtılanlar kırık leblebi, peynir şekeri, iğde, kayısı, erik ve dut kurusu gibi şeylerdi.

Resimli teneke kutuda saklanan iki bisküvi arasına lokum koyarak veren birkaç kişi olmuştu. Çocuklar keselerine koymaya kıyamamış hemen oracıkta yalayıp yutmuşlardı. Bir kişide rengârenk kumaş mendiller dağıtmıştı. Hele bir hafta başı gelsin çocuklar o mu mendilleri zarf gibi katlayıp bir ucu görünecek şekilde siyah önlük siyah önlüklerin göğüs cebine yerleştirecekler. İlk ders, ellerini üzerine koyup tırnaklarını öğretmenine gösterecekler. Eğer tırnakları kesik mendilleri temiz ve ütülü saçları en az üç boğum örgülüyse ne âlâ, değilse vay hallerine!

 Müfide hanım besmele çekerek oturduğu yerden kalkıp çocukların önüne geldi. Tiril tiril elbisesinin kollarını tutarak sinirden aldığı sıkmayı, onların küçük avuçlarına koymaya başladı. Hızlıca yiyip bitirenler ayıplandı. İkinciyi isteyenler kıskanıldı. Hele başka çocuklarda konağa alınınca kıskançlık bir kara kedi olup hepsini iyice süründü.

 Çocuklar kendilerini bile şaşırtan bir edep sürdürdükleri bir edeple sürdürdükleri misafirliğin sonunda el öperek ayrıldılar. Üzerlerindeki bu hâl konaktan uzaklaştıkça azaldı, sonunda yok oldu. Yeniden kendileri gibi davranarak, itişe kakışa çalınacak başka bir kapıya vardılar.

  Akşama kadar mahallede uğramadık ev bırakmayıp kapıyı açtır ana kadar yumruklayıp bağıra bağıra maniyi söyleyeceklerdi. Arada bir dolan keselerine evlerine boşaltıp başka bir gruba katılacaklardı.

 Evdekiler kapı açıp kapatmaktan, gelenlere namazlık dağıtmaktan fırsat bulabilirlerse, bişi yapacaklardı. Tabak büyüklüğünde ki bazlamaları şırlan yağında kızartıp sıcak sıcak şebitin içine dürecek, tenekedeki yağı bitirene kadar kaygana lokma ve sıkma yapıp akşam olmadan konuya komşuya, şivliliğe gelen çocuklara dağıtacaklardı.  Çünkü ertesi güne el âlem derdi ki: “Namaz geçtikten sonra şırlan yağını başına çal.”

II

Tahir’in teneffüste dövdü Leman bir yandan Tahir’in teneffüste dövdüğü Leman bir yandan ağlıyor, bir yandan da “Vallahi billahi küfür etmedim öğretmenim.” diyordu. Çocukları birbirinden ayıran idareciler, ailelerin devreye girmesinden endişeliydi. Tahir’in babasıyla Leman’ın abisini tanıyanlar, bunun sonuçlarının hiç de iyi olmayacağını biliyordu. Yapılacak fazla bir şey yoktu aslında. Saçı başı birbirine dolaşan kızın perişanlığı nasıl gizlenebilirdi! Dizlerindeki yaralar, kollarındaki morluklar, yüzündeki tırnak izleri Tahir’in öfkesini söndürmeye yetmemişti.

Ah şu esne senden tutan müdür olmasa! Önce hiç susmadan bir şeyler söyleyen Tahir’i dinlediler. Babasından gördüğü gibi kollarını Leman’a doğru savurarak anlatıyordu. Onca laf kalabalığı arasında anlaşılan şuydu: Leman Tahir’in yanında getirip sınıfı dağıttığı bişileri görünce “Başına çal!” demişti. Bunu duyan öğretmenlerden birkaçı aralarında konuşup gülüştüler. Çoğu gurbetten geldiği için kızın kastettiği şeyi anlamaları beklenmezdi. Bu yüzden biri birisi sözün manasını diğerlerini açıklamalıydı. Fakat esip gürlemeye hazır olan müdür beyin karşısına kim çıkacaktı! Kimsenin gözü kesmiyordu.

 Tahir içindekileri boşaltmanın verdiği rahatlıkla sustu. Derin bir nefes aldı yumruk yaptığı elini göğsüne vurarak sözünü bitirdi. “Bana, Urgancıların Tahir’e kimse dil uzatamaz.” Bu söz, son nokta olmalı, dinleyen herkes ona hak vermeliydi ama nedense kimse oralı değildi. Babası söylemiş olsaydı karşısındakiler kaçıp giderdi mutlaka. Neyi eksik yaptım diye düşünmeye başladı.

Leman’ın konuşurken ağlayışına dayanamayıp kendisine ters ters bakanları gördükçe Tahir’in havası sönüyordu, hayıflandı. Biraz daha sabredip kızı okuldan sonra dövse ne olurdu! Duruma lehine çevirmek için onun gibi ağlamaya başladı çalıştı beceremedi. Sadece yüzünü buruşturabiliyordu. ne gözünden bir damla yaş geliyor ne de yüzüne acınası bir ifade yerleşiyordu.

Aslında mesele çocukların anlattığından daha karmaşıktı. Patlama bugün olsa da topu dünkü şaka doldurmuştu.

Her şey Leman’ın annesi ve yengesinin şivliliğe çıkması ile başladı. Büyüklerin kapı kapı dolaşma spek adetten değildi ama kurallar iki elti için engel sayılmazdı. Üstelik madem kuralları hiçe sayacağız, bari adamakıllı çiğneyelim gibi bir düstur edinmişlerdi. Bu yüzden sokağa alelade çıkmak da yetinmediler. Önce evde buldukları paçavralardan kendilerine don gömlek uydurdular. Sonra ellerini yüzlerini kömürle kararttılar. Başlarına fötr şapka geçirmeyi ihmal etmediler. çocukların boyunlarına astıkları bez kese yerine bir çuvalı sırtlarına vurdular.

Müdür ders zilinin çalmasına fırsat bilerek ortalığı dağıttı. Leman’ı nöbetçi öğretmenlerden birisine emanet etti. Kızcağızın üstünü başını temizleyip sınıfına göndermesini söyledi. Tahir’i de peşine takarak odasına götürdü.

Topallıyordu müdür bey. Fener alayında şenlik ateşinin üzerinden atlayan gençlere imrenerek, şöyle ateşin az olduğu kıyı bir yerde denemiş havalanmayı gayet güzel başarmışsa da inişi doğru hesaplayamadığı için düşmüştü. Can havliyle nasıl fırladıysa artık, sabah uyandığında bileği kütük gibi şişmişti.

 Tahir’i “İşim var, dışarıda bekle.” diyerek, odasına sokmadı. İşi falan yoktu, masasına değil koltuğa oturup ayağını sehpaya uzattı. Ağrısı her geçen saat artıyordu.

Hırpani görünüşlü dilenciler şakalarına, çuvallarını gösterip namazlık istemekle başladılar. Tabii koca çuval kolay dolmaz ki! Onlar arsızlık yapıp accık daha istedikçe ev sahipleri bir yandan ezilip büzülüyor, bir yandan da çocukların neye güldüğünü anlamaya çalışıyorlardı. Birkaç kapı sonra bunu yapmak yetmedi iki eltiye. Namazlık verenlere “Çuvalımızı dolduramadın.” diye kızıp eşikteki paspaslarını, ayakkabılarını hatta üzerlerindeki kıyafetlerini istemeye başladılar. işin rengi değişiyordu. Önceleri eğlenen çocuklar şimdi birbirine bağıran yetişkinlerin arasında kalıyor üstelik iki dilenciyle dolaştıkları için bir de azar işitiyorlardı.

Leman işte tam bu noktada dâhil oldu olaya. Her şeyden habersiz namazlık toplarken bir çocuk, annesi ile yengesinin yaptıklarını söyledi. Arkadaşlarını bırakıp onları aramaya başladı. Çok geçmeden urgancılar evinin önünde birkaç çocuk da birlikte mani söylerken buldu.

 “Şivli şivli şişirmiş…” Kapı açılınca her zamanki gibi önce çocuklar aldı namazlıklarını. Arkada duran iki dilenci yaklaştı sonra. Tahir’in annesi onlara da verdi ama evi eve dönmeyen eve dönme niyetindeki eltiler son bir oyun peşindeydi. “yavrum, anam,” diye atladılar içeriye. kadıncağızın sağını, solunu mıncıkklamaya başladılar. onun çığlıklarını duyan kaynanası oklavayı kapıp dilencilere girişti. “Aman Fahriye teyze, vurma biziz.” diye bağıra bağıra zor durdurdular yaşlı kadını.

Aslında Tahir bu olaylar sırasında evde değildi. Mevzuyu akşam babasına anlatırlarken duymuştu.

Bunun hesabını da elbette Leman’a sormalıydı.

Okuyucularımızdan birinden gelen video

*Bu öykü Hatice Tekin’in “Şehirler Arası” öykü kitabından alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • No products in the cart.
Sohbeti aç
Canlı Destek