REFİK HALİT KARAY’IN HİKÂYELERİNDE DİL

Türk edebiyatında “Türkçeyi en iyi kullanan yazar” denince ilk akla gelenlerden birisi kuşkusuz Refik Halit Karay’dır. Edebiyata Fecr-i Ati topluluğunda başlamasına rağmen, topluluğun benimsediği ağır ve ağdalı bir dil yerine günlük dili tercih etmiştir. Öykü ve romanlarında sıfatlarla ve zengin sözcüklerle desteklenmiş harikulade bir Türkçe kullanır.

1888’de İstanbul’da doğan yazar anne ve baba tarafından soylu, saraya yakın ailelere mensuptur. İyi bir eğitim almıştır. Kırım hanedanlığı soyundan gelen annesinin duru ve canlı bir İstanbul Türkçesi ile anlattığı eski zaman hikâyeleri, yazarın dil gelişiminin temelini oluşturur. Yazılarını aydınlık, pürüzsüz, sade ve canlı bir İstanbul Türkçesi ile yazar. Yalın ve süsten uzak bir anlatımı vardır.

Yazarın üslubunun en belirgin örneklerini Memleket ve Gurbet Hikâyeleri’nde görürüz. Sürgün olarak gönderildiği Anadolu’da yazdığı Memleket Hikâyeleri’nde farklı taşra kasabalarında geçen hikâyeler yazmasına rağmen yöresel ağız kullanmaz. Bunun sebebini kendisi şu sözlerle açıklar: “Kasten baldırıçıplak konuşmasını hazmedemiyorum. Hikâyede bir orta sınıf aile konuşması bana daha munis geliyor.” Cumhuriyet’ten sonra ikinci defa gönderildiği, yaklaşık on altı yıl boyunca bulunduğu Beyrut ve Şam sürgününde Gurbet Hikâyeleri’ni yazar. Bu hikâyelerde kullandığı dil, yazarın üslubunun zirvesidir.

Refik Halit klasik hikâye geleneğinde, Maupassant tarzı hikâyeler yazmıştır. Hikâyelerinde belirgin bir olay, kronolojik bir sırada (serim, düğüm, çözüm) ilerler ve genellikle beklenmedik sonla biter.
Refik Halit hikâyelerinde sıfatları, tamlamaları ve zarfları ustaca kullanan bir yazardır. Seçtiği kelimelerle orijinal benzetmeler yaparak metnin gözümüzde canlanmasını sağlar.
Yazarın kullandığı dilin, daha iyi görülmesi için bazı hikâyelerinde geçen sıfat ve zarf örneklerini buraya aldık.

SIFATLAR
“abanoz saçları upuzun, örülü ve cıvık yağlı”
“kurumuş kahve telvesini andıran pıhtılar”
“güneşten kerpiç kesmiş olan kan pıhtıları”
“bir çürük değnek parçası”
“yoğurt süzdüğümüz eski, çürük torba”
“tavada yakılan bir zeytinyağı kokusu”
“kirli kara tırnaklı kadit parmaklar”
“yaranın içinde paslı bir kıskaç”
“katran gibi görünen ve sıcaklığı duyulan bir kan tabakası”
“taş ocaklarında barut deliği açanların küsküsü gibi sert”
“yaraya dökülünce yanık et kokusu veren kaynar zeytinyağı”
“hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesi”
“gırıl gırıl işleyen vinçler”
“üstleri yazılı Cankurtaran simitleri”
“ kurutulacak çamaşırlar gibi iple asılı sandallar”
“gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm”
“pürnihal çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel ıslak bahçeler”
“ yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar”
“kapkara, beneksiz keçiler”
“çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık kambur hayvanlar”
“gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı,kara iri benli bir kadın”
“anasınınkine benzemeyen,tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs”
“saçları perçemli, başları takkeli çocuklar”
“daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almaya çalışan bir adam”
“deri gibi sert yayvan tandır ekmeği”
“çuval kaplı bir yayvan torba”
“mukavva gibi bükülmüş bir tomar”
“bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı”
“dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak ev”
“iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçak”
“ mundar çanaktaki macun”
“dişleri eksik, suratı sarı”
“çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl”
“dişsizlikten peltek çıkan bir ses”
“beyaz boyalı hasta otomobili”
“gevrek, billur ses”
“güneşli, mavi gök”
“katı, nasırlaşmış yürek”
“Arabistan sıcağı ile yanan kızgın göğüs”
“ türbe çuhası renginde, koyu yeşil bir kumaş sarılmış, acayip bir külah”
“koyun pöstekisinden kolsuz bir hırka”
“ küllü bakır mangal”
“gayet muntazam, hatları nazik, teni beyaz ve mat bir çehre”
“ensesinde gür ve pembe bir kan tabakası”
“yanar ispirtoya tutulmuş bir iğne kızıllığı”
“derinleştirici ve teferruata nüfuz etmeye istidatlı bir bakış”
“bir çift inatçı, çiğ, sevimsiz mavi göz”
“körpe hurma ağacı gibi narin, ince, endamlı, yarı çıplak bir vücut”
“kösele renkli, yarı çiğ, kızgın, kokulu ve ekşi deve etleri”
“bütün dişleri söküldükten sonra acemi bir dişçiye tam takım takma diş yaptırıp da çene kemikleri” çökerek çehresi tanınmayacak şekle giren eski,somurtkan memur tipleri”

ZARFLAR
“Artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi, hem zevkli hem yaslı dinliyordu”
“arkasında biri bekliyor gibi çarçabuk açıldı”
“Bu iğreti, kara suratı düşürmemek ister gibi boynunu dimdik tuttu”
“mancınıktan kurtulan bir taş gibi fırladı.
“Bir hayvanat müzesi müdürünün arkasından gider gibi şaşkın, düşünceli yürüyordu”
“süte düşmüş hamam böceği gibi tiksindirici, iri, kara gözlerini, mavimtırak akları içinde çırpındırarak”
“Bu habis çıban nerede çıkarsa etrafını, bir selin açtığı oyuk gibi değişiyor”
“Temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları, dışarının rengini, geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse”
“bağrının sarsıntıları ile yerlerinden oynayarak, vuruşarak, içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor”
“Fakat geride kaldığını anlayıp bir müddet sıkı yürüyünce artık bu üç çocuğu birden taşımak, sürüklemek imkânı kalmadığını görüyor”
“Ayşe tükeniyor, demin yolda bıraktıkları at gibi yere uzanıvereceğini anlayarak, haykırmak birini imdada çağırmak istiyor”
“Öbür felaketlere katlanıp ümit içinde yürüyor”
“kırmızı halkalı gözlerinin beyaz perdelerini, aça kapaya bize baktı”
“Bomboş çölde başını eğmiş, yere geçmek, kaybolmak arzusuyla sürüne sürüne, sokula saklana pek şerefsiz akıp gidiyor”
“taş ocaklarında barut deliği açanların küsküsü gibi sert, granit sırtın bir tarafına daldırıp daldırıp çıkarıyor”
“dar ağızlı bir şişeye hunisiz mayi akıtır gibi yaraya ağır ağır akıtıyor”
“Ben kızıl kanlı yaraya dökülünce yanık et kokusu veren kaynar zeytinyağını düşünüyor, dişlerimi sıkıyorum”
“hayırlı bir iş yaptıklarını herkese inandırmış olanların uydurma neşesiyle fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
“Peltek şirin konuşmalar ile güverte yolcularını epeyce eğlendirdi”
“gırtlağında lokmasını yutamamış gibi sert bir düğüm, daima susuyordu”
“Tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında parıl parıl yanıyordu”

(İncelenen hikâyeler: Yara, Eskici, Antikacı, Testi, Zincir, Gözyaşı)

Hatice Şahin

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek