KALBİN SESİ

Psikiyatri eğitimi denince ülkemizde akla gelen ilk isimlerden olan Prof. Dr. Kemal Sayar kültürel psikiyatri, anksiyete bozuklukları alanında yaptığı çalışmalar, verdiği konferanslarla tanınan bir isim.

Yavaşla, Dünyaya Geldim Gitmeye, Başı Sınuklar İçin Klavuz gibi kitaplarıyla bireyin modern dünyada çektiği yalnızlığı ve dünyayı anlamlandırma çabasına kıymetli bir katkıda bulunuyor.

Kalbin Sesi isimli yazısında yazar, okurlarına kitap tavsiye etmenin bir adım ötesine geçerek kısa tahliller de yapıyor. Bir psikiyatrist unuttuğumuz bir değer olan kanaat ekonomisi hakkında neler tavsiye eder diyorsanız yazımızı okumanızı tavsiye ediyoruz…

Günümüz iş yerlerinde insan giderek daha uzun saatler çalışıyor, daha ağır işler daha uzun saatlerde yapılıyor. Bir yanılsamanın tahakkümü altındayız: Çok çalışmak bize zenginlik ve mutluluk getirecek. Hırs, tamahkarlık ve rekabet yalnızca gezegenimizi bir yok oluşa doğru götürmüyor, insanın temiz fıtratını da kirletiyor. Rekabet ve biriktirmeye dayalı kapitalist düzen insanların ‘her şeyin fiyatını bildiği ama hiçbir şeyin değerini bilmediği’ bir iklim üretiyor. Bu ekonomik çılgınlıkta tüm değerler tepetaklak edilerek yanlış doğru, soysuz soylu, korkak cesur olarak takdim edilebiliyor. İnsani değerler  yapıp ettiklerimizin nihai amaçlarını gözetmekten zuhur eder, toplu biçimde şu veya bu şekilde davranmak hem diğer insanlar, hem de doğal çevremiz için iyi olacak mıdır? Her birey ve toplum önünde sonunda bu ahlaki hesaplaşmayı yapmak durumundadır.

Max Horkheimer, Akıl Tutulması ismiyle dilimize çevrilen kitabındaToplumsal iktidarı ele geçirmenin yolu, nesneler üzerinde iktidar kurmaktır; bugün her zamankinden daha çok böyledir bu. İnsanın eşya üzerinde iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa, eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur ve insan da gerçek bireysel özelliklerinden o kadar uzaklaşır, zihni giderek bir biçimsel akıl otomatına dönüşür. diyordu.

Aydınlanma Felsefesine dair, modern çağın aydınlarının ilk başta gözden kaçırdıkları tuhaf bir eğrilik vardı. Akıl çağı, insanlığın yücelişinin şafağı olarak muştulanırken, endüstri devrimi de bu yeniden doğuşun- rönesansın meşru çocuğu olarak takdis edildi.  Artık herkes için yeterince ürün bulmak mümkün olduğuna göre bu bolluk ve bereket, insanlığı kökensel kaygılarından azad edebilecekti. Ama hiç kimsenin çağın tozu dumanı arasında kestiremediği bir şey oldu.

Günther Anders, İnsanın Eskimişliği adlı eserinde “Prometheusçu utanç” ismini verdiği bir olgudan bahsediyordu; insanın kendi ürettikleri karşısındaki kifayetsizliğinden duyduğu çekingenlik, yalnızca onları üretmekten imtina edememek değil, üstüne üstlük tüm bu nesneler ‘network’ünün niteliğini tasavvur etmekte acziyete düşmesi, akıl tutulması, kör ve sağır kalması durumunu izah ederken. Teknokrasiden anladığım, teknokratların (sanki bunlar, günümüz politikasını belirleyen bir uzmanlar grubuymuş gibi) egemenliği değil, aksine, içinde yaşadığımız ve üstümüze çökmüş dünyanın, teknikten bir dünya olduğu gerçeğidir – o kadar ki

Bir varoluş biçimi karşısında utanıyorsak, o bizden büyük bir şeyi temsil ettiği ve bizi gözetlemekte olduğu içindir. Endüstri devrimi ile başka bir faza taşınan kapitalizmin gerçekleştirdiği en temel değişim, insanı kendi araçlarının aracı ve ürettiği nesnelerin nesnesi haline dönüştürmek oldu.  Nesnelerin dayattığı ilişki formları aygıtlar üzerinden değil, insanlar üzerinden müşahhas hale büründü. “Herkesin herkesle savaşı”, Hobbes’un öngörüsünün aksine, sona ereceğine yeni, çok daha geniş bir topografyaya taşındı. Ürünlerimiz otonomi kazanırken, insan otomatlaştı. Aydınlanmanın başardığı zemin değişikliği, insanlığın tenzili ile sonuçlanan bir eşiğe getirip bıraktı türümüzü.

Ancak araçsal aklın gerçekleştirdiği en büyük tahribatın insan doğası üzerindeki olduğunu iddia etmek, hem yıkımın boyutlarını küçümsemek açısından tevazu göstermek, hem de insanın dünyadaki yerine dair algımız açısından kibirlenmek  manasına gelir. İnsanın doğayı boyunduruk altına alma çabaları, kapitalizm ile yeni bir momente kavuşmakla, yayılma arzumuzun sınırsızlığı karşısında tabiat – insanın ona karşı tüm sorumluluklarından boşalarak- egomuzun bir aleti derekesine alçalır. Yaratanın acı olduğu kadar adil bir mizah anlayışı var; tabiata bakış tarzımız önünde sonunda kendi türümüzü de içine alan bir projeksiyona dönüşür ve insanın insanı boyunduruk altına alması, nesnelerin tahakkümünde gerçekleşir.

Göğe şemsiye açma !

Bu durum, vahşi kapitalizmin ve çevre felaketlerinin dillere düştüğü günümüzde bir çoğumuzun artık berrak bir bakışla tespit edebildiği bir kördüğüm. “Ne yapmalı?” sorusu insanlığın bilinen tarihi boyunca tüm inançların ve felsefelerin odağında yer almıştır elbette, ‘etik- ahlak’, pratik aklın oyun bahçesiydi daima, ancak günümüzde sadece komşumuzu değil, gezegenimizi ve gelecek nesilleri de kendimiz gibi sevmemiz gereken, Bauman’ın ifadesiyle “kolları çok daha uzun” bir ahlaki sorumluluğu düşünmemiz gerekiyor. Bunu, bizim toplumumuzun modernleşme tarihinden önce düşünmüştük, dünya düşüncesine bir şeyler teklif edecek lisanda yeniden kaleme almamız gerekiyor.

Bu hassasiyeti ve sorumluluk duygusunu taşıyan düşünürlerimizden biri de hikayeci ve yazar Mustafa Kutlu. Dergah yayınlarından çıkan deneme kitabı Kalbin Sesi’nde derlediği yazıları, gökle arasına bir şemsiye açmış modern insanın had bilmezliğinin -hududullahın ihlali- bakışımlı şekilde müslüman insanların araç ve vasıtalarını ifsad ettiği ölçüde, amaç ve gayelerini de çürütüp yozlaştırdığı durumlara dikkatimizi buyur ediyor. 

Bir başka kutsal kitabın, Matta incilinin ifadesiyle “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz.” Ululadığımız tanrının zatı ve sıfatları, inancımızın şümulünü ve kulluk etme biçimlerimizi muhakkak değiştirir. Kapitalizm ahlaki değildir çünkü tapınmak için ‘paranın gücü’nden daha kötü bir tanrıyı insan istese de icat edemezdi. “Sermayesini kazanç için sürekli biriktiren ve arttıran, bunu bir ‘güç temerküzü’ kılan bu yolda hiçbir ahlaki hudut tanımayan kişi kapitalisttir. Şehirleşmiş her toplumda kapital ve kapitalist bulunur. Ama her toplum sistemi kapitalizme dönüşmez.” diyor yazar kitabında

Buna mukabil, Kutlu’nun da ifade ettiği üzere başka şeyler mesela takva-sorumluluk- duygusu, ya da ilmin gücü tercih edilen ve övülen faydalı araçlar yaratır. Takva ve ilim sahibi insanların üstünlüklerinin kabulü ahlaki bir kökenin tasdik edilmesi anlamında insan fıtratına uygundur.

Kitabı oluşturan makaleler de bu minvalde, insan doğasına uygun müslümanca iktisat, toplumsal yaşam, eğitim, sanat, adalet kavram ve kurumlarının teşekkülü hangi ahlaki ilkeler çerçevesinde oluşturulmalıdır, insan özgürlüğünün sınırları nereye çekilmelidir, kardeşlik hukuku nasıl yorumlanmalıdır sorularına ilişkin bir muhasebe ve iç muhavereyi barındırıyor.

İnsanın içindeki, biteviye konuşan ama çoğunlukla da susmuş, uykuda bekleyen kökensel güç ve ilksel etkenleri ifade eden -arkhe- terimi, Mustafa Kutlu’nun kitabına isim olarak seçtiği “Kalbin Sesi” ifadesiyle başka bir anlama bürünüyor. “ Kalbin sesi imanın göstergesidir” diye muradını dile getiriyor yazar. Nurettin Topçu’nun düşüncesi doğrultusunda, insanın toprağa, köye hicreti, bir arkhe olarak toprağa kulak vermek imgesi, tüm kitap boyunca takip ettiğimiz bir izlek; “Toprağa dönmek demek, kanaat ekonomisi demek”.

Kutlu’nun gündeme getirdiği “kanaat ekonomisi” kavramı ise, “Ne yapmalı?” sorusuna çağımıza özgü bir cevap bulmak için düşünceye kapı aralıyor. Çünkü “Dağ ne kadar yüce olsa da bir kenarı yol olur.”

Kazazedeler Gezegeni’nde Yeni İnsan

Sorunun çetinliği karşısında birçoğumuzun gözü yılıyor, kapitalist değerler, “sürekli daha fazlasını sınırsızca istemek, talan, gösteriş, tamahkârlık, kibir ve aşırılık” sosyal dünyamızı o raddede ihata ediyor ki yeni bir aksiyolojik çözümün önerdiği kanaatkârlık, sadelik ve tevazuyu merkeze alacak bir değişim imkansızın da ötesinde görünüyor. Hristiyan inancının lanetlediği yedi ölümcül günah; Kibir, Açgözlülük, Şehvet, Öfke, Haset, Tembellik ve Oburluk çağımızın yeni erdemleri, bilhassa yeni medya teknolojilerinin rehberliğinde.

Yine de küreselleşmiş bu bir örnek dünyanın farklı yerlerinden çatlak ve cesur sesler yükseliyor. Serge Latouche, Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru kitabında Marksist bakış açısının dünyanın az gelişmiş ülkelerine ekonomik büyüme üzerinden toplumsal refah vaadinden çark ederek “kanaatkâr bolluk toplumu” ve “gönüllü yetingenlik toplumu” diye nitelediği yeni bir anlayış tasavvur ediyor. Latouche, gezegenimizin doğal kaynaklarının sınırlılığı karşısında ekonomik büyümeyi ve tüketimi temel alan bir toplumsal modelin sürdürülebilirliğinin imkansızlığını belirterek küçülmenin zorunluluğu fikrini gerekçelendiriyor. Küresel yıkım noktasından hareket ederek dünyamızı bir “kazazedeler gezegeni” olarak tanımlıyor. Kapitalizmin buna cevabı ise, ilkin nükleer enerji ve sonrasında da “medeniyetimizi” başka gezegenlere, derin uzaya taşıyarak, sömürgeleştirmeye yeni bir momentum kazandırmak. İnsan, dehşet hissine kapılıyor, sorundan ziyade çözümler karşısında.

Yeni gönüllü sadelik toplumu, kanaatkar ekonomi teorisyenlerinin çıkış noktası, Peter Fisk’in de kitabına ismini veren “sürdürülebilir ilerleme” kavramı. Kavram, “Bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların da kendi gereksinimlerini karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılayan kalkınma” biçiminde tanımlanıyor 1987 tarihli toplantı raporunda. Sadece iktisatçıların değil sosyolog ve çevrebilimcilerin de uzmanlığına ihtiyaç duyan bir dokusu var sorunun. Dünyanın sahip olduğu fosil yakıt ve yenilenemeyen enerji kaynaklarının tüketiminin yanı sıra çevre kirliliği, ikame edilebilirlik, teknoloji, biyoçeşitlilik, işsizlik, dayanışma, istikrar, etkinlik vs. birçok faktörün göz önünde bulundurulması gerekiyor. Siyaset felsefecisi ve liberal ekonominin son yüzyıldaki en büyük teorisyenlerinden biri, John Rawls’un adalet teorisi, sürdürülebilir kalkınma fikrine can veren zemini inşa ediyor. Bir “hakkaniyet olarak adalet” arayışındaki Rawls’un “Herkesin yarışmasına izin vermek iyi bir şeydir. Fakat yarışanlar farklı başlama noktalarından başlarsa yarış adil olmaz.” sözü, sadece sosyal eşitsizlikler değil, doğuştan gelen yetenek ve biyolojik özelliklerin bile insanı bir eşitsizliğe tabi kıldığını ifade ediyor. Toplumsal normlar öyle düzenlenmelidir ki, tekrar dünyaya gelsek hangi şartlara sahip olursak olalım bir “cehalet peçesi” takmış gibi onları şimdiden öngöremeyeceğimiz için, insanca ve hakkaniyetle yaşama imkanına sahip olalım. Buna, kuşaklar arası eşitsizlik de dahil edilmelidir. Gelecek kuşaklar, içine doğdukları zamanın ve dünyanın imkanlarından dolayı dezavantajlı duruma düşürülmeyecek şekilde gözetilmek ve kollanmak zorundadır. Endüstri devriminin getirdiği yıkım insanın dünyaya ilk zarar verişi değil, binlerce yıl önce tarım toplumuna geçtiğimizde de doğaya diz çöktürmüş olmaktan sabıkalıyız. Ama bu sefer durumu dehşetli kılan, gezegenin değil türümüzün tehlike altında olması. Gezegen bizden sonra da yoluna devam edebilecek bağışıklığa sahipken bizler, total bir yıkım sonrasında tuğla tuğla inşa ettiğimiz medeniyet ve entelektüel birikimi ikame edemeyebiliriz. İnsanlık durumlarımızın tecrübelerimize ilikli olması nedeniyle yitirdiğimiz sadece kitaplar veya sanat eserleri olmayacak.

Bir başka yazar, E.F.Schumacher’in, insanın hemcinsleriyle, doğayla ve yaratıcının kudretiyle girdiği bu savaştan çıkması, barışı yeniden ihdas etmesi için önerdiği yöntem de aynı minvalde. Küçük Güzeldir kitabında barışa giden yolun bolluk ve kusursuz işleyen bir düzen aracılığıyla değil, yetinmeyi bilen bilge insanlar önderliğinde açılacağını söylüyor. Modern kapitalist düşünceyi Budist ekonomi bilimi çerçevesinde erozyona uğrattığı metinler, bizim de geleneğimizden aşina olduğumuz bir hikmete atıfta bulunuyor.

İktisatçılar, bir tür metafizik körlük içindedirler; ekonominin mutlak ve değişmez doğrulardan oluştuğunu sanırlar. Yerçekimi yasası kadar evrensel bir düzeneğin uzmanı sayarlar kendilerini. Oysa, yeryüzünün farklı coğrafyalarında ve zamanın farklı duraklarında çok başka tarzda iktisadi modeller uygulanmıştır, halen uygulanma imkanını haizdirler. Hintli felsefeci ve iktisatçı J.C. Kumarappa “Çalışmanın doğası gereğince anlaşıldığı ve uygulandığı zaman, gıda bedeni nasıl besliyorsa, emek de insanın daha yüksek düzeydeki yetilerini öyle besleyecek, gücünün elverdiği en iyi ürünü vermeye zorlayacaktır. Özgür iradesini doğru yola yöneltecek ve içindeki hayvani güdüleri ilerici bir yolda disiplin altına alacaktır. İnsanın değer önceliklerini ortaya koyması ve kişiliğini geliştirmesi için eşsiz bir zemin oluşturacaktır.”sözleriyle geleneksel dünyanın çalışma etiği anlayışını ifade ediyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Tanpınar’ın “ İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve mânasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu.” sözleri de hem aynı hakikate hem de bir başka terbiye dairesine işaret eder.

Geleneksel kadim dünyada ölmüş olanlar kadar sonraki nesillerle de birlikte yaşanırdı bilinç düzeyinde. Bizim inancımızdaki sadaka-i cariye pratiği bile bu derin duyumun meyvesidir. Yapıldıktan sonra devam eden hayırlı işler, Müslüman kişinin ölümünden sonra dahi, eseri sürdükçe onun sevap hanesine yazılmaya devam eder.

Schumacher’in de, Latouche’un küçülme tavsiyesine katıldığını görmek mümkün Yepyeni bir düşünce sistemine gereksinim vardır; öyle bir sistem ki insanları temel alsın, malları değil; mallar nasılsa kendi başlarının çaresine bakarlar! ‘Kitle üretimi yerine kitle için üretim’ sö­züyle özetlenebilecek bir sistem olmalıdır… İnsanlar da ancak küçük, kavranabilir gruplar içinde kendilerini bulabilirler. Bu bakımdan, birçok küçük ölçekli birimle iş­leyebildiği belirli bir yapı çerçevesi içinde düşünebilmeliyiz. Ekonomik düşünce bunu kavrayamıyorsa bir işe yaramaz. O uçsuz bucaksız soyutlamalarından; ulusal gelir, büyüme hızı, sermaye/hâsıla oranı, girdi-çıktı analizi, işgücü hareketliliği, sermaye birikiminden öteye gidemezse; bunları aşıp da yoksulluk, hayalkırıklığı, yabancılaşma, umutsuzluk, çöküntü, suçluluk, gerçeklerden kaçma, gerginlik, kalabalık, çirkinlik ve ruhsal ölüm gibi insan gerçekleriyle temas edemezse, o zaman ekonomi bilimini çöpe atıp yeni baştan başlayalım.”

Anka ruhuyla Kaf dağına talip ol

“Teknolojik gelişmeyi yeniden insanın gerçek gereksinimlerine yönelterek insanın gerçek boyutlarına indirmenin olanaklı olduğuna hiç kuşkum yok. İnsan küçüktür, ve bu nedenle küçük güzeldir. Devlik hayranlığı kendi kendini tahribe yönelmektir.”

Modern insanın kolay kolay sindiremeyeceği bir tavsiye bu. Başkaları kadar varlıklı olmadığımız takdirde mutluluk arayışımızda geriye düşmemizin mukadder olduğunu var sayıyoruz. Bu kanaat getirme, yetinme tavsiyelerinin hep de güç ve para sahibi insanların ağzından sadır olduğunu gördükçe şüphemiz yoğunlaşıyor. Üstelik haklılık payımızın da olduğu aşikar. Ancak daha derinde başka bir kavrayışa sahip olmakla kanaatteki vaadi görebilmemiz mümkün. Cife-i dünya değil kerkes gibi matlubumuz/ Bir bölük Ankâlarız kaf-ı kanaat bekleriz.”diyordu Fuzuli. Dünya adlı çöplükte eşelenen kargalar gibi değildir arzuladığımız; bizler Anka yaratılışıyla, kanaat denilen Kaf dağına talibiz. Kanaat etmek, eksikliğimizin öte dünyada telafi edilmesini ummak değildir; bilakis dünyanın tüm varının ve yoğunun bizim gönlümüze kifayet etmeyeceğini bilmektir. O, hiç de bir daralmayı ifade etmez, tam aksine bir yayılmadır, azı istememektir. Ve her zaman, hep, azdır. Kanaat sahibi insan, en tepede ve yolun en sonunda durup ardına bakan kişidir. Bu sebeple, aslında tüm elimizdekiler daima yeteri kadar mikdarıncadır.

Kim ki mâlikdir kanâat kenz-i lâ-yefnâsına/ Eylemez minnet cihânın hüsrev ü dârâsına” Kanaat gibi tükenmez bir hazineye sahip olan kişinin muktedirlere de eyvallahı olmayacaktır; kanaat hasleti, kişinin özgürleşebilmesinin bir enstrümanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek