İbrahim Efendi Konağı/ Hatice Şahin

Samiha Ayverdi’nin İbrahim Efendi Konağı isimli kitabı,  Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarını kendi gerçek ailesinin bir kolu üzerinden anlattığı roman-biyografi-hatıra karışımı bir eserdir. 1964 yılında basılan eser, Meclis-i Maliye Reisi İbrahim Efendi ve çevresini konu edinmiştir.

Eserde konak Osmanlıyı sembolize eder. Kurgusallığın az olduğu biyografik bu eserde Ayverdi’nin şahit olduğu dönemler olan Mehmet Reşat ve Vahdettin dönemlerini zaman zaman gören okur bir dönem romanı tadını da alır.

Biyografik eserleri seviyor, dönem romanlarını keyifle okuyorsanız İbrahim Efendi Konağı’nı okuyabilirsiniz. Tabii öncesinde Hatice Şahin’in sizin için yazdığı değerlendirmeyi okuyarak…

Samiha Ayverdi,  19. asrın ikinci yarısı ile 20. asrın ilk yarısında yaşamış yakın çevresi ve akrabalarını, toplumsal olaylar çerçevesinde anlatır.   Fevziye Abdullah Tansel’e yazdığı mektupta İbrahim Efendi Konağı kitabı için şöyle söyler:  “İbrahim Efendi Konağı isimli kitap hem Osmanlı İmparatorluğu’nun son saltanat yıllarına hem de ailemizin bir koluna ayna tutan gerçek bir dramdır. İbrahim Efendi annemin amcası,  Şevkiye ve Şükriye Hanımlar ise amcazadeleridir.  Semt, mekân, ailenin hayat tarzı ve üslubu,  cemiyet münasebetleri, şahıslar, isimler otantiktir. Yalnız rolleri meşhur üç kişiyi teşhir etmemek için adlarını değiştirmek suretiyle verdim. Netice olarak demek istediğim şu ki bu kitapta hayal mahsulü denecek hemen hiç bir çizgi yoktur. Aile bağlarımız yüzünden büyük amcamız İbrahim Efendi’nin Konağı ile bizim evin arasındaki münasebet çok sıkıydı.  En küçük yaşımdan itibaren çocukluk hafızam muhitimden devamlı olarak fotoğraf çekmiş olacak ki sonradan bunlar idrakimde gelişerek kâğıda döküldü, ortaya İbrahim Efendi Konağı isimli bu kitap çıktı.”

Kitap hatıra tarzını belli bir kurguyla aktarır. Osmanlının son dönemindeki kültürü, estetiği, sanatı, yaşayışı burada ayrıntısı ile görebiliriz.  Konaktaki gündelik olaylar, evde yapılan işler,  bir ritüele dönüşmüş ihtişamlı bir yaşam vardır. Samiha Ayverdi muhteşem bir Türkçe ile Osmanlının kültürel zenginliğini tarihinin son perdesini bu esere yedirmiştir.

 Maliye Reisi İbrahim Efendi, kışları Şehzadebaşı’ndaki konakta yazları da Çengelköy’deki köşkte geçirmektedir. Pek çok çalışanı bulunan konak, her açıdan hayran olunan bir yapıdadır.  İbrahim Efendi ve kızlarına ait selamlık ve harem bölümleri, çalışanlara, cariyelere ait bölümler canlılık içerisinde anlatılır. Şatafat lüks ve debdebe düğünler ve özel günler üzerinden gösterilir. Romanda bu bölümler ve yapılan özel törenler uzun uzun tasvir edilir.

Halayıklar, kalfalar, aşçılar, terziler,  bahçıvanlar  ve cariyeler ile adeta kendi içlerinde küçük birer devlet olan konakların; yenilikler, savaşlar, toplumsal olaylar neticesinde maddi manevi bozulması ile bir devrin İstanbul aristokrasisinin de nasıl çöktüğünü resmeder. Bunu Osmanlının çöküşü ile bağlantılandırır.

Konağın yapı taşı olarak düzeni sağlayan kadın üzerinde özellikle durulur.  Konak İbrahim Efendi’nindir fakat konağı en alttan en üste kadar ayakta tutan Hanımlar,  kalfalar ve halayıklardır.  Eserde kalfalık ve kalfa yetiştirmek ince ince işlenir. Farklı yerden cariye olarak gelen bu kadınlar;  günlük işleri bir üslup içinde yapmayı, çeşitli sanatları, el işlerini öğrenirler. Kalfalar evlendirilir ve onlara da ev açılır. Böylelikle kendi evlerinde de bu ince düzeni devam ettirirler. Belli bir görgü ve birikime dayalı bu kültürel miras da nesilden nesile aktarılmış olur.

Eserde bu bölümler özellikle anlatılmış, çiçekli rengârenk yorganların işlenmesi, bohçaların açılması, reçellerin kaynatılması,  kışlıkların yazlıkların hazırlanması adeta film gibi gösterilmiştir. İstanbul’un gündelik hayatına değinmesi,  geçmiş zamanın her sahnesini gerçeklikle yansıtması,  konak adabı, sofra adabı, misafirlik gibi geleneksel değerlerin silinmesine izin vermemiş, yüzünü tamamen Batı ‘ya dönen bir anlayışa karşı sahip olduğu değerleri savunarak onları geleceğe taşımak istemiştir.  Bunları en ince ayrıntısına kadar yazmış olması aslında bizim için de büyük bir hazine niteliğindedir.

 İbrahim Efendi’nin ölümünden sonra konağın İdaresi büyük kızı Şevki Hanım’a geçer.  Zamanla konağın gelirleri azalır, devrin değişmesi ve birtakım sosyal hadiselerden dolayı konağa yeni bir kahya getirilir. Kahya Zaim Bey,  Şevkiye Hanım’ın konak idaresinden anlamadığını görüp idareyi ele geçirir.  Zaim’in elinden kurtarmak istedikleri mal varlıkları için avukat tutan kardeşler, Kahya Zaim’den kurtardıkları birkaç parça gayrimenkulü ve konağı bu sefer de avukata kaptırırlar.  Tüm mal varlıklarını kaybeden iki kardeşe Avukat, konağın çatı katında bir yer verir ve orada yaşamaya başlarlar. Osmanlının beceriksiz yönetim ve birtakım entrikalarla elden çıkan toprakları gibi  Şükriye ve Şevkiye Hanımlar da ellerindeki tüm ihtişamı ve iktidarı kaybetmiş, işgalcilerinin yanında sığıntı olmuşlardır.  Daha sonra da amcaoğulları yardımı ile Fatih’te bir ev kiralanır ve oraya geçerler. Bakımları için bir katın tutulur.  Şükriye Hanım ölür. Şevkiye Hanım dört sene yatağa mahkûm olur, akli dengesini kaybeder ve vefat eder. Osmanlının bir devri de böylece kapanmış olur.

 Osmanlı Devleti ile konağın akıbeti trajik bir şekilde paralel gider.  Avukatın ve Kahya Zaim Efendi’nin entrikalarla konağı ele geçirmesi adeta Osmanlı Devleti’nin içten içe kemirilmesi gibidir. Konağın idaresini ellerinde tutamayan Şevkiye ve Şükriye Hanımlarsa Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine tesadüf eden yöneticilerine benzerler.  Samiha Ayverdi bu benzerliği şu satırlarla ifade eder:

 “Konağın iflası mücerret ve mevzi bir hadise mahiyetinde bulunsaydı,  nihayet tesiri çevresini aşmayan ve en sağlam cemiyetlerde vakit vakit zuhur eden hastalık mihraki olarak mütala edilirdi. Hâlbuki mühim olduğu kadar hazin de olan konağın ölüm tarihi ile kolosal bir medeniyetin ölüm tarihinin de aynı zamana tesadüf etmiş olmasıdır.  İbrahim Efendi Konağında rengi ile şekli ile kokusuyla o sayısız o hesapsız çiçeklerden bir çiçek açmış olan İstanbul medeniyeti de bu arada son nefesini vermiş ve tarihin hafızasına mal olmuştu. İşte asıl zeval bulan, asıl inkiraz eden buydu. “  Ayverdi, konakla resmettiği Osmanlının,  madde ve mânen yıkılmasını; görünür olan mimarinin, günlük ritüellerin, maddi ve manevi boyutunun dışında batılılaşma ile birlikte özünden kopan İslam- İrfan geleneğine sırtını dönmesi ve böylece içinin boşaltılmasına bağlar.

 Dönemin en büyük çatışması olan Doğu- Batı çatışmasını gerçekçi ve kişiler üzerinden vermiştir.  Yerel olanı tamamen silmek isteyen,  Batı’ya karşı bir bunalım medeniyeti krizi yaşayan dönemine roman üzerinden cevap vererek de Beyoğlu’ndan esen rüzgârla uzlaşmayı kabul etmez.“ Bayramıyla seyranıyla,   düğünü derneğiyle,  dini imanı,  geleneği göreneğiyle eskiden kalan ne varsa bir kalemde silip süpürmek istiyordu. “

Samiha Ayverdi, köşk ve konakları, devrinin irfanına ve son haddini bulmuş zevkine birer şahit olarak tanımlar ve bunları Osmanlı ile adeta kardeş yapar. Osmanlı konaklarını minyatür imparatorluk olarak niteler.   Aydınlanma,  yenileşme, Tanzimat zihniyeti,  modernizm,  doğu-batı gibi meseleler Samiha Ayverdi’nin temel meseleleridir ve kitabın bel kemiğini de aslında bunlar oluşturur.

Osmanlı-İslam uygarlığına derin bağlarla bağlı olan Samiha Ayverdi için bu eser kaybolan, yitip giden bir uygarlıktan kurtarabildiği son hazinelerdir. Kıymeti belki de  bir daha ele geçmeyecek olmasındandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • No products in the cart.
Sohbeti aç
Canlı Destek