DÎVAN ŞİİRİNDE AŞK ANLAYIŞI

Hatice Şahin bizleri “Nerede o eski aşklar!” denilen çağa götürüyor ve divan edebiyatının aşk anlayışına günümüzden ışık tutuyor.

Böyle de sevilirmiş demek isterseniz buyurun, okuyun…

Aşk kuşkusuz tüm sanat dallarının en önemli kaynağını oluşturur. Ancak hiçbir sanat Divan Edebiyatı kadar temelini aşk üzerine kurmamıştır. Divan şairleri,  aşkı en ince en nahif hâliyle beyitlerine özenle işlemişlerdir. Bunu bazen Nedim;  sevgilinin giydiği gül desenli elbisenin dikenlerinden sevgiliyi sakınarak yapmış,  bazen Vâsıf,

  “O gül endam bir al şâle bürünsün yürüsün, ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün” diyerek hem dili hem aşkı incelterek yapmıştır.

 Divan şiirinde aşk,  bencilce bir aşk değildir.  Aşk sadece aşığı ilgilendirir.  Mâşuk aşk için suçlanmaz ve sorumlu tutulmaz.

“Ger ben ben isem nesin sen ey yâr, Ger sen sen isen neyim men-i zâr “  

Eğer ben ben isem sen kimsin, eğer sen sen isen o zaman ben kimim, diyen âşık zaten sevdiği ile kendini ayrı tutmaz. Kesretten vahdete geçmiştir.

Sevdiği tarafından terk edildiği ya da ihanete uğradığı için sevdiğine zulmeden âşık haberlerini ne zaman duysam, Rûhî’nin şu beyti aklıma geliyor:

“Künc-i mihnette râkîba bizi tenhâ sanma, Yâr ger sende yatursa elemi bende yatur” Diyor ki ey rakip, sevgiliye sen kavuştun, sende yatmaktadır ancak ben de yalnız değilim sevgilinin elemi de bende yatmaktadır.

 Bu beyti her okuduğumda aşktaki olgunluk seviyesi, bunun ifade ediliş tarzı beni hayran bırakır.

 Aşkına sadık olduğunu, onu sahiplendiğini söylüyor ama sevgiliyi değil. Bu tam da bizim istediğimiz bir bakış açısı değil mi?

Âşık için Sadakat ve vefa maşuktan gayrı bir duygudur.

“Şöyle muhkem tutayım aşk ile dildâr eteğin, Ya elim kat’ edeler ya keseler yâr eteğin “ diyerek eteğine yapıştığı sevgiliden ayrılmak için elinin kesilmesi gerektiğini söylerken, onun ise ancak eteğinin ucuna kıyabilir.

Vefa aşığın doğal bir vasfıdır. Ne olursa olsun aşkta sebat esastır. Fuzûlî: “ Cümle halk bana yâr için ağyâr oldu “ dese de vefadan ayrılmaz.

Ne görür ehl-i cefâ bende vefâdan gayrı,  Ne bulur şem’ yakan kimse ziyâdan gayrı

 Nasıl ki mum yakan kimse karşılığında ışık bulursa,  kalbi aşk ateşiyle dolu olan âşık da ne denli ıstırap çekiyor olursa olsun, etrafına ancak ziya verir.

Bu yüzden de aşkına karşılık bulamasa dahi etrafa zararı dokunmaz.

Aşk esasen ıstırap çekmektir. Sevgili aşığa her daim eziyet eder. Yüz vermez. Nitekim maşuk iradeyi elinde bulunduran kişidir, efendi sultan olarak nitelendirilir. Şeyh Galip, “ Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir,  Miyan-ı aşîkânda iştihârım varsa sendendir” Efendimsin benim bu cihanda bir itibarım varsa sendendir, âşıklar arasında şöhretim varsa yine sendendir, diyerek sebebi varlığını sevgiliye bağlar.

Âşık kendini kul, köle, geda olarak niteler ve gam çektikçe yücelir. “Gam çekmeyince kıymeti artar mı aşığın

Maşuk aşığa yâr olmaz, cevr ü cefa eder, buna karşın ayıplanmaz ve kınanmaz. Gönlün sultanıdır ne yapsa kabuldür. Yoluna ancak can verilir, can alınmaz.

Yoluna cânum  revân itsem gere cânâ didüm,  Yüzüme bin hışım ile bakdı did cânun mı var.( Zâtî)

(Ah sevgilim canımı kurban etmem gerek senin için dedim, öfkeyle yüzüme bakıp senin daha verilmemiş canın mı var dedi)

Zâtî sevgilisi için kurban olmaya razıdır,  Fuzûlî yine bunu bir üst basamağa taşır ve der ki:

Yılda bir kurbân keserler halk-ı âlem îyd için, Dem ve dem saat be saat ben senin kurbânınam

Halk yılda bir kez bayramda kurban keser, bense her an her saat senin kurbanınım.

 Hayal ufkumuzun daralması, beslendiğimiz kaynakların değişmesi aşka bakışımızı da değiştirip kısırlaştırdı. Divan şiiri eski efsanelerden, kıssalardan, menkıbelerden bol bol yararlanırdı.  Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem, Vamık ile Azra, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha bunların en tanınmışlarıdır.  Özellikle Leyla ile Mecnun, divan şairlerinin sembollerinden bolca beslendikleri bir kaynak olmuştur. Mecnun’un Leyla’ya kavuşamaması, buna karşın aşkını kabullenip çöllere düşmesi,  Mecnûnluktan Velî makamına erişmesi, Divan şiirinin aşka bakışın belki de en temel noktasıdır. Bu hikâyeler bizde aşkı kutsallaştırmıştır.  Bu aşk ister ilahî,  isterse beşerî aşk olsun her zaman kutsaldır.

 Âşık aşkını kutsal gördüğü için onun büyüklüğünü söylemekten de utanmaz.  Kendini Mecnun’dan daha büyük bir âşık olarak gören Fuzûlî:

Bende mecnundan füzun âşıklık istîdâdı var,  Âşık-ı sâdık menem mecnunun ancak adı var

 Bende Mecnun’dan daha fazla âşıklık yeteneği var, asıl sadık âşık benim, ancak Mecnun’un adı çıkmış bir kere, diyerek Mecnun’la yarışmakta bir beis görmez.

Maddeci bir yaşamın getirdiği somut, fiziksel aşk anlayışımız o dönemin aşka bakışını idrak etmemizi zorlaştırır. Sevgiliyi her istediğinde göremeyen,  onunla konuşma şerefine eremeyen âşık ondan bir merhaba gelince dünyayla selamı keser.

“Canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr, Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim.”(Ahmet Paşa)

“Arz-ı hâl etmeye seni tenha bulamam,  Seni tenha bulacak kendimi asla bulamam.”(Ulvî)

Aşkımı arz etmek için seni yalnız bulamıyorum,  seni yalnız bulunca da kendimi asla bulamıyorum. Çünkü sevgili ile yalnız kalınca âşık kendinden geçer, dili tutulur.

 Kemale ermek için her ne yapıyorsak aşk ile yapmamız lazım geldiğini Fuzuli şöyle ifade eder:   “ Aşk imiş her ne var âlemde, ilm bir kıyl u kâl imiş ancak

Bu âlemde aşktan başka bir şey yokmuş, ilim ise ancak bir dedikodu imiş. 

 Şairliğinin yanında aynı zamanda büyük bir âlim olan Fuzuli, elbette ki ilmi küçümsemiyor. Aşkla, özenerek yapılmayan her işin sonunda bir dedikodudan ibaret kalacağını belirtiyor.

 “ Karban-ı rah-ı tecridiz hatar havfın çekip,  Kâh mecnun kâh ben devr ile nevbet bekleriz”

 Mecnun’la ben bu aşk yolunun kervanıyız; yol kesiciler saldırıp da bu tekilliğimizi bozmasınlar diye, dünyanın aşk nöbetini bazen Mecnun bazen ben tutuyorum.

 Kavramların iyice karıştığı, beşerî aşkın bile tam olarak tanımının yapılamadığı böyle bir dönemde, Mecnûn ve Fuzulî gibi ulvî aşk nöbetçilerine ne de çok ihtiyacımız var.  Mecnun çöllere düşüp Fuzûlî de buralardan göçtükten sonra, bilmem ki dünyanın aşk nöbetini tutmak kime kaldı.

1 Yorum

  1. Hatice, çok güzel bir yazı olmuş. divan şiirilerinden mısralar ve Fuzuli ile tekrar karşılaştırdığın için teşekkürler. Kalemine sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek