Ben Şimdi Neyim Melek mi Zombi mi?/ Dursun Ali Tökel*

Masal deyip geçmiyor, orada bir duruyoruz. Çocuklara derslerde soruyorum: Ağustos Böceği ile Karınca masalında kimi tutuyorsunuz? Ağustos böceğini mi, karıncayı mı? Hep bir ağızdan bağırıyorlar ve tabii ki “Karıncayıııı!” diyorlar. Tekrar soruyorum: “Peki, soğuk bir kış sabahı, kapınız çalınsa ve siz açtığınızda kapıda en sevmediğiniz insanı görseniz, ‘Acım, ölüyorum, lütfen bir parça ekmek!’ diyerek sizden ekmek istese, siz ona ‘Bana ne, ölürsen öl’ diyerek kapıyı kapatır mısınız?” Sınıfta derin bir sessizlik oluyor ve bu soruya hiç kimse “Evet!” cevabını ver(e)miyor. Peki neden?

Bu sorunun cevabına biraz sonra döneceğiz.

Akademik hayat gereği, zaman zaman yoğun tempolarda çalışmak zorunda kalıyoruz. Tez yazma dönemleri, yetiştirilecek bir makale, hazırlanmakta olan bir kitap, filanca sempozyum için acilen beklenen bir bildiri metni bizi bazen çıldırtacak gerilimlere sürükler. O zamanlar fazlasıyla sinirli ve hatta sevdiklerimize sorulursa çekilmez oluruz. Amma elden ne gelir ki, bu da hallerimizin olmazsa olmazlarındandır.

İşlerimizi son anlara bırakma huyumuzdan mıdır, aynı anda pek çok çalışmaya başlayıp ardını toparlayamamaktan mıdır, yoksa işin tabiatı gereği öyle olması gerektiğinden midir bilinmez, kendimi sık sık, yoğun çalışmalı, o yüksek gerilimli hallerde bulurum.

Yine öylesi zamanların birinde, sıkı bir tempoda çalışmam gerekiyordu. Geceleri geç vakitlere kadar uğraşıyor, sabah erkenden kalkıp okula gidiyordum. Bu halim aşağı yukarı bir hafta devam etti. O günler, aynı zamanda 70’li yaşların sonlarına merdiven dayamış sevgili annemin bizde kaldığı zamanlara da denk gelmişti. Annem geceleri ne zaman kalksa beni çalışır görüyor, sabah da erkenden çıkıp gitmeme şahit oluyordu.

Bir gün dayanamadı ve şaşkın bir halle bana “Oğlum sen melek misin?” diye öyle ulu orta soruverdi. “Uyumuyorsun, yemiyor içmiyorsun, sen melek misin?” Ne yalan söyleyeyim,ben sorudan çok teşbihe şaşırmıştım. Çünkü Türkçemizde “melek” benzetmesi daha çok “saf, temiz, günahsız, masum” sıfatları için kullanılır. “Melek gibidir.” dediğimizde biz o kişinin çok iyi huylu bir insan olduğuna vurgu yaparız. Ama dilimizde “melek gibi” tamlaması ile “çok az yiyip içen ve az uyuyan kişi” kastedilmez.

Hadi biz buna “anlamı iyileştirme”, “çocuğunu melek ile kıyaslama”, “teşbihte hata olmama” diyelim. Demek ki annemin benzetmeler dünyasında böyle bir karşılık vardı. Evlâdına bakıyor, ona acıyor, olumsuz bir durum sezinliyor ama bunu kötüleştirme ile de vermek istemiyordu.

Güzel Bakmak Sevaptır!

Bu ne güzel bir bakıştır! Medeniyetimizin en temel ilkelerinden biridir: Güzel bakmak sevaptır (Güzele bakmak değil!) Ben, okuma yazmasıbile olmayan, amma tam bir Anadolu irfanı ile büyümüş/ büyütülmüş olan, daha harfleri bile tanıyamazken babamdan duyduğu şiirleri ezberleyip, hatta zaman zaman Şeyh Gâlib’ten müseddes bile okuyan annemde bu güzel bakışı hep gördüm.

Onun hayatının en temel düsturu buydu: Neye bakarsa muhakkak onun güzel yanını görürdü. Hastaneye giderdik, hastalıktan, hastaneden, doktor veya hemşirelerden şikâyet etmek yerine orada kendisinden bahsedecek güzel bir şey muhakkak gözüne çarpardı.

-Aha işte bak, şu masadaki çiçek ne kadar hoş, oraya ne de güzel yakışmış.

-Şu kapıyı ne güzel yapmışlar.

-Duvarların boyası pek bi güzel olmuş.

-Şu kadının kazağını görüyor musun, ne de güzle yakışmış.

-Pencereden bakınca hava ne de güzel görünüyor, bulutlar renk renk.

-Doktorlar olmasa ne yapardık?

-Hemşireye kızma, sen birine sabredemiyorsun, o biniyle uğraşıyor.

Annemin teselli cümleleri bitmezdi. Ama onun bu güzel bakışının sonucu mu, kaderin iyi bakana hep bir ikramı mı, “Halden anlayanın halinden anlarlar.” fehvası gereği mi, o doktorlar annemin çocuğu olurlar, hemşireler “Nasılsın anneciğim?” deyip hal hatır sormalı iğnesini yapar, tedavisine bakarlardı. Anlardım ki, güzel bakışın bakılana güzel bir yansıması vardır. Bugün buna “aura” mı diyorlar, nedir?

Anlam iyileştiği zaman, hal de iyileşir mi? Biz iyi baktığımız zaman, baktığımız şey iyi olur mu? Oluyordu zahir ki, medeniyetimiz “İyi bak, güzel gör.” demiş. Sadece bunu demekle kalmamış, sözün ve gözün büyüsüne dikkat çekmiş: “Bir kişiye kırk gün deli dersen o kişi deli olur.” demiş. Hakikaten olur mu? Yani “Sözün gücünü ve bakışın etkisini yabana atma!” diyor. Herhangi bir kişiye durup dururken “Aaa, ne kadar solgun görünüyorsun!” deyin, bakın bakalım ne oluyor! Zavallı sapasağlamsa bile birden kendini kötü hissedecek, olmayan solgunluk birden yüzüne sökün edecektir. Bu yüzden hastaya bile “iyi bakmanın” faydalı etkisi tartışılmaz. Ama burada başka bir soru akla takılacaktır: İyi bakma, öğrenilen bir şey midir, yoksa kültürel olarak aktarılan bir şey mi?

İyi Bakalım Ama Nasıl?

Soru zordur: İyi bakan bunu öğrenmiş midir? Kültürel olarak zaten ona bu davranış intikal etmiş midir, yoksa kişinin karakteri, yetişme tarzı bunda asıl fail midir? Sorular artırılabilir, kestirme olarak “Tabii hepsi” cevabı verilebilir. Saydığımız her faktörün “iyi bakma”yı mümkün kılan yanları vardır.

Bir köyün yolu asfaltlanmış, tabii ki köylüler bayram sevincinde. Kahvede oturmuş, gıcır gıcır asfaltlı yolun muhabbetini yapıyorlar. Yaşlı biri yeni yoldan ve asfalttan bahse-diyor:

-Güzel ama virajlı!

Bir başka yaşlı adam, az evvelki ihtiyara oturduğu yerden laf gönderiyor:

-Virajlı ama güzel!

Yol aynı yol, asfalt aynı asfat, köy aynı köy ama bakışlar ne kadar farklı! Neden birisi baktığında önce “viraj”ı (olumsuz) görüyor da diğeri ilk bakışta hemen “güzel”i (olumlu) görüyor? Bu sorunun cevabı başlı başına araştırılma-ya muhtaç bir konu. Kötümser ve iyimser insanların bakışlarının belirlenmesinde aile, çevre, eğitim ve sair pek çok faktörün etkisi var şüphesiz ama kültürel edinim burada çok farklı bir yer kazanıyor. İşte bir örnek.

Ne Ara Zombiye Dönüştüm?

Yakın zamanlarda, yine yoğun bir çalışma içindeydim. Akşamları fakülteden eve geç gidiyor, yemekten sonra evde de çalışmaya devam ediyor ve gece geç vakitlere kadar meşguliyetimi devam ettirmek zorunda kalıyordum. Bu, böylece birkaç gün devam etti. Gece ne kadar geç yatarsanız yatın, sabah erken kalkıp işe gitmek zorundayız.

İşte o, geç yatılmış bir gecenin sonunda ve erken kalkılmış bir günün sabahında, yorgunluktan bitap düşmüş, göz etrafında halkalar oluşmuş bir halde kahvaltı masasına oturmuştum. Liseye henüz başlamış olan çocuğum da masaya geldi ve benim perişan, yarı uykulu halimi görünce şaşırarak “Hayrola baba!” dedi “Zombiye dönmüşsün!” Uykulu, miskin, uyuşuk halim birden gitti. “Zombi” benzetmesi beni birden annemin “melek” kıyaslamasına götürdü. Olacak şey mi?

Annesinin      gözünde,        yorgunluğu, yemez – içmezliği, uykusuzluğundan dolayı bir “melek”le kıyaslanan ben, nasıl olmuştu da aynı hallerimden dolayı evlâdımın gözünde “zombi”ye dönüşmüştüm? Neden çocuğum da beni bir melek ile kıyaslamamıştı?

Siz buna ister kültürel değişme, ister çağın ruhu, isterse kültürel yozlaşma deyin! Milletlerin benzetmeleri, teşbihleri, metafor veya simgeleri kendi kültürlerinden gelir. Baykuş Batı’da felsefenin, akıl ve hikmetin sembolüyken bizde uğursuzluğun sembolüdür. Bununla tartışmanın bir anlamı yok. Niye böyle olduğu ayrıca araştırılır ama şu mesele tartışılmalıdır: Ülkemizde kimi dergilerin sembolü baykuştur ve neden baykuş olduğu sorusunun cevabı da onun düşüncenin sembolü olmasıdır.

Semboller basit kelimeler, işaretler, görseller veya gösterenler değildir. Zihniyet, dünya görüşü ve varlık algısıyla doğrudan ilgileri vardır ve zihin inşa ederler, kimlik inşa ederler, bir aidiyet kurarlar. Mesela Batılı bir zihinde elma hemen ölümü, tehlikeyi, olumsuzu çağrıştırır. Oysa bizde elma tam aksine güvenlik, esenlik ve hayatla irtibatlıdır. Amasiz gençlere masallarda elmanın neyin sembolü olduğunu sorduğunuzda bizim değil, Batı’nın simgelerinin cevaplarını alırsınız. Simgeler, semboller, bizlere okuduğumuz, dinlediğimiz, sokakta kendisiyle hemhal olduğumuz bir yerlerden duyduğumuz metinler aracılığıyla gelirler. Bir anlamda insan muhatap olduğu metnin çocuğudur. Benim annemin muhatap olduğu metinle, kızımın muhatap olduğu metinler o kadar farklı ki o metinler aracılığıyla biri beni melek olarak tasvir ederken (anlamı iyileştirmektedir) diğeri bir zombi olarak resmetmektedir (anlamı ve beni kötüleştirmektedir.) Aralarındaki bu büyük farkın temel sebebinin beslendiği metinler olduğuna inanıyorum.

Evde, bizlere Şeyh Galib okuyan, kendi öz masallarıyla büyüyen annemle, Şeyh Galib’in adını yıllarca okuduğu okullarda belki bir kez, ara yerde, öylesine geçip giderken duyan, bütün eğitim hayatı boyunca kendi kültürüne ait masallarla (ki simgelerin çoğu buradan gelir) hemen hemen hiç karşılaşmayan ve Andersen, Grimm Kardeşler, La Fontaine masallarıyla beslenen çocuğum tabii ki aynı simgeleri kullanmayacaktı!

Şimdi Giriş paragrafındaki sorunun cevabına dönelim. İlk sorumuzda hep bir ağızdan karıncayı tutan öğrencilerimiz, sıra “Karıncanın yaptığını siz de yapar mısınız? Kapınıza en sevemediğiniz insan gelip sizden ekmek dilese, ona kapıyı kapatır mısınız?”a gelince neden suspus olmuşlardı?

Çünkü biz bu masalın La Fontaine versiyonunu okuyoruz, yaklaşık yüz yıldır. O da Fransız medeniyetinin bakışını somutlamış bu masalda. Hâlâ öyleler, kapılarına gelip dayanmış aç ağustos böceklerine (mültecilere) hâlâ aynı karıncalığı yapıyorlar: “Bizi rahat bırakın, konforumuzu bozmayın ve ölün!”

Ya bizim Ağustos Böceği ve Karınca masalına bakışımız nasıldı? Bunu Tevfik Fikret’in “Ağustos Böceği ile Karınca” ve Sezai Karakoç’un

…..

Ey masalcı adam iftira ettin sen

Bu harikalar harikası böceğe

Onu suçladın tembellikle

En çalışkan onu görüyorum ben

 Hiçbir karşılık beklemeden

Yazı ağustosu çamı çınarı

Tanıtıyor bize

Ağacın dalında güneşe doğru yaklaşarak

Suyun, bir damla suyun değerini altın ediyor

Çiğ damlası bir zümrüttür diyor

Susadıkça eşsiz sesiyle şarkılar söylüyor

İlahiler okuyor güneşe gönderiyor

Sen bunları levha levha kızart diyor

Bir daha yanmayacak şekilde kızart diyor

Kıyamete kadar kalsın insanlığa uzat diyor”

mısralarıyla altınlaştırdığı o muazzam “Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiirlerine bakarak öğrenecektik ama bu metinler hiçbir zaman okul kitaplarına girip de çocuklarımıza medeniyet pınarlığı yap(a)madılar!

Zemin metinlerimizle büyümemek aynı zamanda bir zihniyet değişiminin de habercisidir. Metin her şeydir; ondan mahrumiyet insan tipimizin varlık algıları üzerinde sarsıcı ve yıkıcı darbelere sebep olmaktadır. Yani varlığa iyimserlik, güzellik ve hoşluk nazarıyla bakan ve dolayısıyla mütevekkil, kanaatkâr annelerimiz yerine; yaşlılarını, yorgunlarını, çalışıp didinenlerini, bitkinlerini zombiler olarak gören karamsar, kötümser, şikâyetçi ve doyumsuz çocuklarımız gelmektedir.

Kendi hikâyemiz, kendi masalımız, kendi medeniyet kurucu metinlerimiz kendi nesillerimizi besleyen ana kaynaklar olmadığı müddetçe bu zihinsel kopma artarak devam edecek demektir. Peki, neden kendi inşa ettiğimiz medeni-yetin kodlarıyla örülmüş temel ve kurucu metinlerimiz çocuklarımızın beslendiği, muhatap olduğu metinler haline gelmiyor/ gelemiyor?

İşte bu soru üzerine kafa yormalıyız.

*Bu yazı, Üsküdar dergi 2017-2 sayısından alınmıştır.

Müşfik Kenter’in sesinden Sezai Karakoç’un şiiri:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek