Balzac’ın Bıraktığı İpuçları: Kadınlar/ Ayşe Sevim

Asıl adı Honore Balssa olan Fransız yazar kendi adını Balzac olarak değiştirip “de” takısını eklemiştir. Ayşe Sevim, yazarın bilinmeyen yönlerine ışık tutuyor bu yazıda. Balzac’ın etrafındaki kadınlara ve paraya olan tutkusuna…

Balzac’ın hayatına çıplak gözle bakmak insanı yanıltabilir. Böcek koleksiyoncuları gibi yanımızda büyüteç taşımamız gerekli. Çıplak göz insana bir çiçek tarhını nasıl masum gösterirse aynı şekilde Balzac’ı da günahlarından arınmış gösterebilir. Oysa bir büyüteç, çiçek tarhının toprağında gezen böcekleri, solucanlar, çamuru size resmeder. Bir büyüteç Balzac’ın ruhundaki kurtları size anlatır.

Bernard François elli bir yaşındayken kendinden otuz iki yaş küçük Anne-Charlotte Salambier’le evlenir. Anaokullarında zıt kavramları öğretirken örnek gösterilecek kadar birbirlerinden farklıdır bu çift. Bernard altmış yaşından sonra evliliğinden olan dört çocuğuna, evlilik dışı birkaç çocuk eklemiş, seksen yaşında iken bile köylü bir kızı hamile bırakmakla suçlanmış bir çapkındır. Hayatı boyunca hiç doktor görmeyecek kadar sağlıklı, kaba saba, eğlendirici, palavracı, dünyayı kendine tâbi kılmaya yeminli bir adamdır. Anne-Charlotte ise hayatla eğlenen bu adama inat dünyaya küsmüştür. Mutsuzluk onun kendi isteğiyle tâbi olduğu bir efendidir. Hastalık hastası, kırılgan, acılar içinde dolaşan, çocukları için kendisini paralamasına rağmen(!) onların bu fedakârlığı anlamadığını düşünen bir kadındır. Dünya onun üstüne kumalar getirip çoktan unutmuş bir adam gibidir. Fakat Anne-Charlotte’ın yaşamdan tümüyle vazgeçmiş olduğunu düşünmek aptallık olur. Dünyanın yakışıklı bir evladı olan para onu oldukça heyecanlandırmaktadır. Para biriktirmekten ve küçük şeylerde cimrilik yapmaktan hiç vazgeçmemiştir.

İşte bu ilginç simyadan Balzac doğar. Genlerinden babasını enerjisini ve hayalciliğini; annesinin ise duyarlılığını ve para hırsını alan Balzac Stefen Zweig’e göre Anne-Charlotte hiçbir annenin olamayacağı kadar oğlu Balzac’a karşı sevgisizdir. Balzac’ın çocukluğuna baktığımızda gerçekten de üvey anne masallarına benzeyen bir tablo görürüz. Balzac doğumundan sonra bir süt anneye gönderilir. Burada dört yaşına kadar kalan yazar, daha sonra yarım pansiyonla yedi yaşına kadar başka bir ailenin yanına verilir. Kendi ailesini ise haftada bir kez pazar günleri ziyaret etmesine izin vardır. Balzac, son olarak yedi yıl süreyle Vendome’da bir yatılı okula gönderilir.

“Ah bir bilseydiniz annemin ne tür bir kadın olduğunu: Hem bir gaddar hem de gaddarlığın ta kendisi. Zavallı Laurence’ı ve büyükannemi öldürdükten sonra şimdi de kız kardeşimi toprağa göndermeye kararlı. Birçok nedenden ötürü benden nefret ediyor. Doğmadan önce bile benden nefret ediyordu. Onunla bağlarımı koparmak üzereydim; neredeyse bir zorunluluktu bu. Ama ben acı çekmeye devam etmeyi tercih ettim. Onun deli olduğunu sanıp otuz üç yıldır arkadaşı olan bir doktora danıştık. Doktor bize şöyle dedi: ‘Hayır o deli değil, o sadece kötü biri”..’”

Yazar annesini asla affetmeyecektir. İlişkilerinin Balzac’ın ölümüne dek sürmesine rağmen, kin aralarına uzanmış bir ölü gibi kalacaktır. İlginç olan bütün kinine rağmen yazarın annesinden bir türlü kopamayışıdır. Sanki ömrü boyunca taşıması gereken bir hastalık gibi ilişkileri devam etmiştir. Çocukken hastalandığında, şimşekten korktuğunda, sarılmak istediğinde olmayan annesini daha sonra bulduğunda, belki de aynı ilgiyi bekleyerek bırakamamıştır. Ta ki onun yerine geçebilecek bir kadına rastlayana dek; yani Madam de Bemy’ye.

Oğlunun Bemy’lerin evlerine sıkça gittiğini fark eden Ange-Charlotte başta memnun kalır. Çünkü bu aile Balzaclardan daha saygın bir ailedir ve oldukça varlıklıdır. Bernylerin küçük kızlarıyla Balzac’ın evlenmesi durumunda, iyi bir drohama elde edilecektir. Anne-Charlotte oğlunun ölümüne dek yanında olmasına rağmen onu hiçbir zaman tanımamıştır. Yazar, annesinin düşündüğü üzere bir peri gibi etrafta dolaşan Emmanuela Berny’nin peşinde değildir. Onun ilk aşkı hayatının sükunetli günlerine yaklaştığını zanneden kırk beş yaşındaki Emmanuela’nın annesidir. Madam de Bemy hayatının son macerasını, Balzac ise ilk kadınını bulacaktır. Kesin olan şu ki Balzac’ın hayatına daha sonra girecek pek çok kadına rağmen Madam de Berny’in yeri asla sarsılmaz. Çünkü Madam de Berny, Balzac’ın çocukluğundan beri aradığı şeyi ona vermiştir: Anneyi.

“En fırtınalı dönemlerimde cesaret veren konuşmaları ve özverili davranışlarıyla ayakta kalmamı sağladı… Bir erkeği tüm kötülüklerden koruyan bir gurur kazanmamı sağladı… Bugün yaşıyorsam bunu ona borçluyum, o benim her şeyimdi… O benim annem, arkadaşım, eşim ve danışmanım oldu. Benim yazar olmamı sağladı, gençken beni teselli etti, bana tat almayı öğretti, bir kız kardeş gibi benimle ağladı, güldü, her gün acılarımı dindiren tatlı bir uyku gibi geldi bana… O olmasaydı büyük ihtimalle ölürdüm..”

Madam de Bemy – masum olmayan geçmişine rağmen Balzac’ın aşk itiraflarını uzun zaman kabul etmez. O sadece kendine güveni olmayan bu çocuğa cesaret vermek istemiştir. Onu dinlemiş, desteklemiş ve gülümsemiştir. Ama anneyle sevgili arasındaki farkı bilmeyen Balzac bu merhameti aşk sanır.

“Sizi ilk gördüğümde, bütün bedenim sarsıldı ve hayal gücüm ateşlendi: Sizde mükemmel bir ruh olduğunu düşündüm… Ne tür bir ruh olduğunu söyleyemem ama sonuçta bu düşüncelerle dopdoluyken başka hiçbir yere bakmıyor ve yalnızca içinizdeki bu mükemmelliği görüyorum.”

Ve La Dilecta Balzac, Madam de Berny’ye bu adla hitap eder. Dilecta ilk, biricik anlamlarına gelmekteydi. Yani Madam da Bem pes eder. Anne Charlotte olayı fark ettiğinde sinirlenmenin ötesinde bir duyguyla başa çıkmak zorunda kalır; kıskançlıkla, Madam de Bemy, yönetilebilecek sevimli bir gelin adayı değildir ve Balzac’ı değiştirmektedir. Sıkılgan gencin ruhuna bahar gelmiştir, Kendine güveniyor, gülümsüyor, aileleri olmayan çocuklara özgü olgunluktan kurtuluyor ve yaşına uygun davranıyordur. Anne-Charlotte’ın Balzac’tan çocukken esirgediği sevgiyi, yazar sadece ilk ilişkisinde değil, ömür boyunca orta yaşlı kadınlarda arayacaktır, Anne-Charlotte fark etmeden kendisine bir sürü rakibe doğurmuştur. Balzac, bu ilişkisinde olduğu gibi yaşadığı tüm ilişkilerde, koruyan, ondan bir şeyler beklemek yerine vermeyi tercih eden, hayat konusunda tecrübeli kadınları tercih edecektir. Stefan Zweig onun kadınlarını şu cümlelerle izah eder: “…hayatlarının sonbaharında artık olgunlaşmış, aşkta ve yaşamda hayal kırıklığına uğramış, artık kendileri için yaşamdan hiçbir şey beklemeye kalkmayan, bir kez daha sevilmeyi Tanrı’nın bir lütfu olarak gören, şaire bir yardımcı eş gibi seve seve hizmet edecek kadınlardır bunlar ..” Bu cümlelere Balzac’ın da bir yorumunu ekleyelim: “Kırk yaşındaki bir kadın senin için her şeyi yapacaktır; yirmi yaşındaki ise hiçbir şey”

Balzac’ı çocukluğunu kötü geçirmiş masum bir genç olarak sevip zihnimizin temiz bir köşesine koymakta acele etmemeliyiz. Burada elimize büyüteci almamız gerekiyor. Her ne kadar Madam de Bermy’de olmasa da -ki oda pek çok kez yazarın borçlarını ödemek zorunda kalmış ve onun tuhaf projeleri için para yardımında bulunmuştur. Kız kardeşine yazdıklarına bakalım.

“Benim için etrafa bakın, varlıklı zengin bir dul bulmaya çalış ve beni öv ona: Yirmi iki yaşında, iyi bir delikanlı, iyi görünümlü, heyecan dolu, ateşli gözleri var! Bulunmaz bir koca!”

Edebiyat tarihinde kaç kişi zengin olabilmek için yazmayı denemiştir bilmiyoruz. Ama Balzac bu konuda rakiplerini şaşırtan bir performans göstermiştir. Belki de zengin bir dulu ağına düşürebilseydi adı günümüze dek kalmayacaktı.

“Yazar olarak, politikacı olarak, gazeteci olarak, evlenerek yada piyasada büyük bir vurgun yaparak er ya da geç servet sahibi olacağım.”

Takma isimle yazdığı pek çok kötü roman, başkalarının romanlarını kendi romanının arasına koyarak yaptığı hileler, basit oyunlar, bir gecede çıkarılan birbirinin aynı pek çok kitap hep zengin olabilmek içindir. Şimdi bile onun takma isimle yayınladığı romanların sayısı bilinmiyor. Bir müddet sonra bu şekilde para kazanamayacağını anlayan Balzac iyi romanlar yazarak zengin olmayı denemiştir. Onun için soyluluk ve zenginlik hayatın lek geçirilmesi gereken iki tılsımıdır. Stefan Zweig, Balzac’ın gerçek dehasının iradesinde yattığını söyler. Gerçekten de Balzac çevresindekileri şaşırtan bir enerjiye sahiptir. Yazdığı pek çok romanın yanında, ticaretle, antikacılıkla, matbaacılıkla, madencilikle ve akla gelebilecek pek çok meslekle uğraşmıştır. Bir insan ömrüne sığmayacak kadar çok ve güzel eserler üretmesinde de bu enerjinin payı büyüktür. Çevresindekileri bazen acıtan, bazen güldüren, bazen korkutan bu enerjisi kendisini de kalıptan kalıba dökmektedir.

“..Ben de akla gelen bütün karşıtlık ve çelişmeler mevcuttur. Benim burnu havada, müsrif, dik kafalı, kolaycı, düşünceleri sağlam olmayan, züppe, kayıtsız, tembel, özensiz ve düşüncesiz, kararsız, geveze, patavatsız, terbiyesiz, saygısız, tuhaf ve değişken bir ruh haline sahip olduğumu söyleyenler, idareli, bilgili ve cesur olduğumu, inatçı, enerjik, kaygısız, işine düşkün, dayanıklı, sakin, inceliklerle dolu, saygılı ve hep neşeli olduğumu söyleyenler kadar haklı olurdu. Aynı şekilde ödleğin teki ya da gerçek bir kahraman, çok akıllı ya da zırcahil, müthiş yetenekli ya da bir aptal olduğum da iddia edilebilir. Bunların hiçbiri şaşırtmaz beni. Sonuçta ben koşulların belirlediği oyunda yalnızca bir araçtan başka bir şey olmadığıma inanıyorum artık.”

Balzac belirttiği gibi tarifi sürekli değişen biridir. İçine girdiği kapların şeklini alan sıvı misali ruhu her yerde değişir. Bazen gizli sevgilisini erkek kılığına sokarak sosyetenin içine karışacak kadar cüretkar olur, bazen de sade bir yuvayı tahayyül edecek kadar masumlaşır. Bir gün altından bastonlar kullanırken, ertesi gün borçları yüzünden sevgilisinin evinde saklanmak zorunda kalır. Fransa’da borçları yüzünden adına tutuklama emri varken, o İtalya’da soyluların evinde gününü gün edip çok zenginmiş gibi davranır. Balzac’ı anlamak için hayatını incelemekten daha fazlasını yapmamız gerekli. Onun karakteriyle ilgili ipuçlarını ele geçimeliiyiz; ipuçlarını, yani etrafa bıraktığı kadınları.

Zulma Carraud bir yazarın başına gelebilecek en iyi şeylerde biridir. Balzac’ın kız kardeşinin arkadaşı olan Zulma, evli bir kadındır. Eşine ve oğluna karşı sorumluluklarını iyi bilen bu kadın, Balzac için yuvasını terk etmemiş, o da bunu talep etmemiştir. Biraz topallayan ve pek de güzel olmayan Zulma’yı Balzac’a bağlayan düğüm yazarın dehasıdır. Balzac her ne kadar zengin olmak için yazsa da Zulma onun dehasını kavramıştır. Mektuplarında eserleri hakkında yorumlar, eleştiriler, uyarılar yapan, onun yerine hayran mektupların cevaplayan, sosyeteye yahut siyasete girdiğinde onun için endişelenen bir kadındır. İyi bir eleştirmen, başarılı bir sekreter, acıyı hisseden bir dosttur bu kadın. Bir mektubunda Balzac’a şunları salık verir:

“Honore, artık tanınmış bir yazarsın ancak çok daha yükseklere layıksın. Sırf ün senin gibi birisi için hiçtir; hedefi yükseltmelisin. Cesaretim olsaydı sana şunları söylemek isterdim: Sıradışı zekanı kibrin yüzünden niçin böyle anlamsızca harcıyorsun? Vazgeç şu gösterişli yaşamdan…”

Zulma diğer bir mektubunda ise ona şöyle seslenir: “Bir kürek mahkumu, hep öyle kalacaksın. On kişinin yapacağı işi yapıyorsun ve kendi hırsların içinde boğuluyorsun. Kaderin, yaşamın boyunca istediğin şeylere ulaşmana engel olacak.”

Bu söz sanki küresine bakan falcı bir kadının ağzından çıkmış gibidir. Balzac, gerçekten de on kişinin yapacağı işi tek başına yapıyordur ama asla zengin olamayacaktır. Balzac kendi deyimiyle “Toprağından yabani otları temizlemeye yardım eden” bu kadınla ömrünün sonuna dek yazışmıştır.

“Ölüme çok yaklaştım… ve inanın bana içimde size karşı her gün büyüyen şefkate karşın o günden bu yana hiç ilerlemedim Bahtsızlık ne kadar hızlı bir şekilde yükseliyor. Gerçekten de yaşama karşı bir tiksinti hissediyor insan…” Balzac

Madam de Berny ipucundan hareketle yazarın anneye olan ihtiyacını nasıl tespit ettiysek, Zulma Carraud ipucundan da hareketle yazarımızın çevresindeki şakşakçıların ötesinde gerçek bir eleştirmene ve dosta olan ihtiyacını tespit edebiliriz. Elimizdeki ipuçları sadece bu kadar olsaydı onun hakkında güzel bir hükme varabilirdik ama bundan başka delillerimiz var. Hazır mısınız?

Castries Düşesi’yle Balzac’ın karşılaşması birbirlerinin el yazısında gerçekleşir. Balzac’ın evine gelen mektup dağından çıkan bir zarfta tanışırlar. Mektubun sonuna takma bir İngiliz ismiyle imza atılmıştır. Fakat Balzac’ın gözleri, kağıdın türünde, el yazısının nahifliğinde, anlatımdaki ustalıkta yüksek bir mevki sezinler. Bunu yazan kadın bir kontes, bir markiz, belki de bir düşes olmalıdır. Asalet düşkünü Balzac için bu yeterlidir. Bu kadın yaşlı, çirkin, huysuz ve aptal olsa bile sahip olduğu mavi kan, bir rahibin insanları günah çıkarma ayininde temizlemesi gibi temizleyecektir. Balzac, eline aldığı kalemle muhtemelen resmi bir yanıt bekleyen Düşese sekiz sayfalık uzun bir mektup yazar. Ona tek isteğinin bir dulla evlenmek olduğunu bile söyler. Balzac yanılmadığını, gerçekten de bir düşesle mektuplaştığını öğrendiğinde yüreğine âşık olması için izin verir. Artık her akşam Casiries Düşesi’nin şatosunun önünde Balzac’ın arabası görülür, Birlikte tiyatroya giderler, yazar ona yeni kitaplarını okur; eleştiriler yapılır, gece yanlarına kadar sohbet edilir. Ama düşes bu köylüye kendini asla vermez. Balzac ona hoş görünmek için dostlarının tabiriyle küçükleşip durur. Zaten sağcı olan Balzac, kendini birden aşın kralcıların propagandacısı olarak ilan eder. Ama bu bile onu düşesin yatağına sokamaz. Düşesin kendini ona bir rahibe gibi sunmadığı ise muhakkaktır. Kadınların hiçbir zaman evet demeyecekleri erkeklere binlerce yıldır uyguladıkları yöntem bu ilişkide de devreye girer. Nazlar, küçük oyunlar, gülümsemeler… İki kişiyi ne sevgili, ne de dost yapan bu ilişkidir bu. Balzac aylar sonra kendisine oynanan oyunu görür.

“Castries Düşesi’nden tiksiniyorum. Bana bir yenisini sunmadan hayatımı altüst etti… Castries Düşesi’nin isteği üzerine tamamıyla ayıplanmayacak sınırlar içinde tutulan bu ilişki hayatımda yediğim en ağır tokatlardan biridir…”

Castries Düşesi ipucunu incelediğimizde yazarın “mavi kana” olan tutkunluğunu görürüz. Balzac gerçekten de Stefan Zweig’ın deyimiyle asalete iman edecek kadar eski kafalıdır. Ukrayna’ya gittiğinde oradaki hizmetçilerden hoşlanarak şöyle bahseder:

“İnsanın önünde boylu boyunca yüzü koyun yere yatıp, alınlarını üç kez toprağa vuruyor ve ayaklarınızı öpüyorlar. Birine gerçekten tâbi olmanın anlamı sadece doğuda biliniyor. Sadece orada iktidar kelimesi gerçekten bir anlam taşıyor…”

Onun gösteriş merakı, para tutkusu, asalete olan saygısı birleşip yazarın mezarını kazmışlardır. Onu kazılmış çukura iten ise bir kadındır. İşte son ipucumuz; Madam de Hanska.

Yabancı Kadın yani Madam de Hanska, Ukrayna’da bir şatoda yaşar. Bu şatonun yakınlarında değil şehir, doğru düzgün köy bile yoktur. Hizmetçiler, köylüler, tarlalar, ormanlar ve şatodan insan gözünün kestirebileceği en uzak yere kadar her yer bu soylu Madam de Hanska’yla eşinindir. Bekârlığında sosyetede hareketli günler geçiren bu kadın, evlilikle Ukrayna’ya yerleşerek buranın ıssızlığıyla çevrelenmiştir. Gerçi Avrupa’dan: her türlü dergi gazete ve kitap getirtilmektedir ama Madam karşısında konuşabileceği bir insan istemektedir. Madam de Hanska sıkıntının itelemesiyle yazı masasının başına oturur ve Ukrayna’dan Paris’e yabancı Kadın’ imzalı bir mektup ulaşır. Balzac, Castries Düşesinin mektubunda aldığı kokuyu bu mektupta da alır; soyluluk ve zenginlik. Hemen Yabancı Kadın’ın mektubuna tutkulu bir tarzda cevap yazar. Madam de Hanska hem ebe olduğu, hem de saklanan olduğu bir saklambaç oyununa başlar. Balzac’tan, kimliği anlaşıldığı takdirde çıkacak rezaleti önlemek için “Yabancı Kadın’ imzasıyla saklanır, gelen mektupların şatoda kızının mürebbiyesi Liette adına gönderilmesini isteyerek eşinden saklanır. Bu oyunda ipleri hiçbir zaman bırakmayarak da ebe görevini üstlenir. Lirette yıllarca Hanska şatosunda yaşayan, hiç evlenmemiş, kendini bu aileye adamış bir kadındır. Hanımı için çöpçatanlık yaptığını bilmediği için bu işi zevkle kabul eder. Lirette yıllar sonra gerçeği anladığında, vicdanı onu şatodan ayırıp manastıra kapatacaktır.

Ama yıllar sonraya uzanmak için henüz erken, biz iki aşığın güzel zamanlarındayız. Yabancı Kadın eşini ikna ederek bir Avrupa seyahati düzenler. Fransa’dan gelen aşk sözcüklerini kâğıt üzerinde görmek bu kadına yetmemeye başlamıştır. Madam de Hanska böylece Balzac’a gerçek kimliğini de göstermiş olacaktır. Balzac içinse bu görüşme geleceği için bir teminattır. Ömrünün fazla uzun sürmeyeceği tahmin edilen yaşlı kocanın serveti ve soylu bir kadının zarafeti… Buluşmada Balzac yaşlı eşe yetenekli bir yazar olarak takdim edilir. Entelektüel konulardan hoşlanan Mösyö de Hanska bu yazarın kendilerini sık sık ziyaret etmesine izin verir. Fakat o ziyaretlerin karanlık odalardaki yüzünü asla görmez. Zaman çabuk geçer ve Ukrayna’ya dönme zamanı gelir. İki âşık ayrılırken Mösyö de Hanska öldüğünde sonsuza dek birleşmek üzere nişanlanırlar. Madam de Hanska bir çılgınlık yapıp kocasından ayrılmayı düşünmez. Çünkü o şatosundan ayrılıp Balzac’ın kulübesinde yaşayacak kadar, her gün kapıyı yumruklayan alacaklılarla mücadele edecek kadar köylü biri değildir.

Balzac sevgilisinden kocasını terk etmesini istemez. Çünkü onun milyonlardan, arsalardan kölelerden, ihtişamdan vazgeçecek kadar küçük bir dünya görüşü yoktur. Anlaşma yapılır. Sevgililer birbirlerine her gün yazarlar. Balzac, Fransa’da Yaşadığı çapkınlıklardan hiç bahsetmese de Madam de Hanska bunlar sosyetedeki tanıdıkları sayesinde öğrenir. Balzac’ın erkek kılığına sokup seyahate çıktığı sevgilisi, gayri meşru çocuğu, güzel Kontes Visconti’yle serüvenleri Fransa’nın hareketli atmosferinden sıyrılıp Ukrayna’ya ulaşır. Madam de Hanska Balzac’ın mektuplarında yazdığı sadakat yeminleriyle tatmin olacak bir kadın değildir. Muhtemelen kızgınlığından, Balzac borçları yüzün. den Fransa’da yaşayamaz duruma geldiğinde bile8 ona ekonomik bir yardımı teklif etmez. Balzac’ın borçlarını hep fakir sevgilileri karşılar. Yıllar sürüp gitmekte ama yaşlı Mösyö ölüme mesafeli davranmaktadır. İki sevgili arasındaki mektuplardaki romantik tat, zamanla yerini kuru haberlere bırakır. Her gün yazılan mektuplar haftada bire, bazen ayda bire düşer. Balzac, Paris’te alacaklılarıyla, ücretini yazmadan aldığı kitapları kâğıda dökmekle, sevgilileriyle, hayatının bir türlü dışına çıkaramadığı annesiyle ve daha pek çok sorunla uğraşırken, Madam de Hanska Ukrayna’daki sıkıcı yaşamıyla ve eşinin ecelini beklemekle vakit geçirir. Nihayet yedi yıl sonra Balzac’ın eline geçen bir mektup milyarder Mösyö’nün ölüm haberini ulaştırır. Bu kara haber yazarımızın kalemini aşkın divitine yeniden batırmasını sağlar.

“Bana gelince sevgili aşkım doğrusu bu olay on yıldır özlemle yanıp tutuştuğum hedefi hatırlatıyor. Yine de sizin ve Tanrı’nın huzurunda adaletli davranarak şunu söyleyebilirim ki, kalbimde tamamen kadere teslim olmaktan başka düşünce asla olmadı ve en korkutucu hayallerimde bile ruhumu kötü arzularla lekelemedim. Bazı bilinçsiz duyguların uyanmasını önlemek mümkün değil elbette. Kendime sık sık şunu söyledim; onunla bir hayat ne kolay olurdu. İnsan inancını yüreğini ruhunu daha fazla bastıramaz ki…Tüm varlığınızın bana ait olduğunu, artık mutlu olacağımızı, ürerimize hiç bir bulutun gölgesi düşmeden mutlu olacağımızı yazın bana . En fazla birkaç tel beyaz saçım var, o da oturarak yaşayan mi insan için kaçınılmaz. Viyana’dan bu yana değiştiğimi sanmıyorum. Kalbim hala genç ve bedenim, keşişler gibi sürdüğüm yaşamında iyi korundu. Ve sonuçta hala gençliğe ait on beş yıl var önümde, tıpkı sizde olduğu gibi sevgilim. Şu an birbirimizi göreceğimiz saati çabuklaştıracağını bilsem, seve seve hayatımdan bir on yıl daha verebilirim…”

Madam de Hanska’nın önüne iki seçenek gelip oturur. İlki kendisini yedi yıl boyunca bir kez bile ziyaret etme teşebbüsünde bulunmamış, aldatmış, yalan söylemiş, güvenilmez bir adamdır, fakat aynı adam tanıdığı tüm erkeklerden daha tutkulu, daha zeki, daha güçlüdür. İkinci seçenek ise servetiyle dört nala koşturabileceği özgür bir yaşamdır. Madam de Hanska ikinci şıkkı tercih eder. Sevgilisine nişanı bozduğunu söylediği bir mektup kaleme alır.

Fakat Balzac hemen pes edecek biri değildir. Israrlar, aşk sözcükleri, vaat edilen mutlu bir hayat, Paris’in romantık havasından süzülüp Madam de Hanska’nın kalbine yerleşir. Sonunda Madam de Hanska -kocasının ölümünden bir buçuk sene sonraBalzac’ın kendisini ziyaret etmesine izin verir. Yazar sevgilisine ve onun servetine doğru yol alır.

Edebiyat tarihçileri Madam de Hanska’nın Balzac’ı gerçekten sevip sevmediği üzerine tartışmışlardır. Zweig, bu soruya Madam de Hanska’nın kişiliğini masaya yatırarak cevap verir. Ona göre bu kadın -sevgilisi ünlü bir edebiyatçı olsa bileaşkta üstün konumdadır. Gerçekten de yazılan mektuplar incelendiğinde Balzac’ın aşk ilişkisinde baştan beri köle olduğu ve lütfe uğradığı sezilir. Madam de Hanska’nın egosu tüm aşka sinmiştir. Yedi yıl boyunca o eşiyle yaşarken Balzac’tan ısrarla sadık olmasını beklemiş, posta masraflarından sıkılan Blazac’tan illa her gün mektup istemiş, kitaplar ona ithaf edilmiş, eserlerin müsveddeleri ona hediye edilmiş ve aşkta onun duyguları hep ön plana alınmıştır.

Birbirlerini sekiz yıldır görmeyen çiftin buluşmasında neler yaşandığını bilmiyoruz ama tahmin edebiliriz. Balzac bitmeyen enerjisiyle sevgilisini etrafında dönmüş ve evlilik için bir tarih koparmaya çalışmış olmalı, Madam de Hanska ise muhtemelen bir tarih vermekten yana olmamış ama bu adamı tümüyle de kaybetmek istemiştir. Madam de Hanska sevgilisini hem yakınında istiyor hem de mesafeler belirliyordu. Sonunda bahane bulundu: Madam de Hanska kızı evlenmeden asla bir evlilik düşünemezdi. Beş yıl sonra gerçekleşen kızının izdivacıyla ise yine sonuç değişmedi. Madam de Hanska, Balzac’la evlilik hazırlıklarına girişmektense bu yeni çiftin tatillerine iştirak etmeyi yeğledi. Bu arada Hanska ailesinin özel işlerini yapan, tutkulu mektuplar yazan yazması da beklenen kişi ise Balzac’tı.

“Ve bu ilişki hep böyle sürüp gitmiştir. Madam de Hanska seyahate çıktığında, Balzac ona eşlik etmek zorundadır; gelmek istediğinde onu karşılama görevi yine Balzac’a düşer. Aciz mujik, valet (hizmetkâr) rolünü üstlenmiştir bir kere. Her günün olağanüstü büyük bir anlam taşıdığı, çalışmalarının bütün dünya için önemli olduğu bu adam, itaatkâr bir tavırla onun bir işaretini beklemek zorundadır. Ve bu durumda hemen her şeyi bırakıp Cenevre’ye, Napoli’ye, Neuchatel’e, Viyana’ya, Forbach’a koşar, ona hizmeti sunmak için gece gündüz durmaksızın yol alır. Ancak Madam de Hanska şimdi de gerekli adımı atmaz. Hep başka bir bahane bulur. Sürekli, biraz nefes almaya ihtiyacı vardır ve anlaşıldığı kadarıyla Balzac’ı daha yakından tanıdıkça ona sonsuza kadar bağlanma korkusu artmaktadır.”

Balzac Ukrayna’da sevgilisinin yanındayken hastalanır. Bu soğuk memleket Fransa’nın tatlı mevsimlerinde büyüyen adamı hırpalar ve ciğerlerine zatürre üfler. Hastalık onunla izdivacını sürekli erteleyen Madam de Hanska’yı karara zorlar. Artık Balzac’la evlenecekse daha fazla oyalanmamalıdır zira damat adayı her an ölebilir. Madam de Hanska evlendiği takdirde artık servetini çarçur edemeyecek halde olan bu adamla 1850’de evlenir. Yazarımız gösterişe, paraya ve asalete kavuştuğu yıl, yani 1850’de bu dünyadan göç eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • No products in the cart.
Sohbeti aç
Canlı Destek