BABALAR VE OĞULLAR ÜZERİNE

Hüseyin Akın

Can Yücel, “Hayatta ben en çok babamı sevdim” diyor meşhur şiirinde. Babaya sevgi öyle anneye olduğu gibi çok sık dillendirilen bir şey değil. Baba daha çok “saygı” kelimesi ile anlamını bulmuştur bizim ülkemizde. Baba otorite, anne müsamaha ve anlayış kelimelerine daha yakındır. Belki de bu sebepten babalar evlatları üzerinde sevgilerini daha tasarruflu biçimde kullanır ve sevdiklerini o kadar çok belli etmezler. Can Yücel anne şiiri tadında bir baba şiiri örneği ortaya koymuştur: “Sevinçten uçardım hasta oldum mu/Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a/Bihelallaşmak ister elbet, diğ’mioğluyla!/Tifoyken başardım bu aşk oyununu, / Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.” Şu korona günlerinde Can Yücel’in dizelerindeki baba sevgisini anlamak belki kolay değil, ama babanın bir zamanlarım Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel olduğunu düşünürsek belki bir yere oturtabiliriz.

Baba imgesi edebiyatımızda değişim, dönüşüm, nesiller arası intibaksızlık ve de bir güç simgesi olarak kolay tanımlanmayan bir kişilik olarak yer alır. Devlet kelimesinin Kemal Tahir’e kadar “baba” imgesi ile yan yana kullanılması (Devlet Baba) bu anlayışların bir yansımasıdır. Cemal Süreya’yı babasının ölümü karşısında şaşırtan şey de budur: “Sizin hiç babanız öldü mü / benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar, aldılar götürdüler / Babamdan ummazdım bunu kör oldum.” Güç sembolü olan babanın evlatları nezdinde ölümü büyük bir yenilgi olarak ifade edilmektedir bu dizelerde.


Kafka’nın Babama Mektup adlı kitabında bir yazarın hayatını bir babanın nasıl değiştirip etkilediğini yakından görürüz. Kafka’nın babasıyla sorunları olmasına rağmen yine de aralarında sadece ikisinin fark edebileceği merhamet ve sevgi yansımaları da vardı. Babasının her şeye rağmen yıllarca kendisine baktığını düşünerek kendini borçlu hisseder ve borcunu ödemek için dışarıda çalışmak ister Kafka. Tabi ki babası birçok şeyde olduğu gibi buna da izin vermez. Baba baskısından kurtulma isteği Kafka’yı evliliği kutsamaya kadar götürür. Babama Mektup’un bir yerinde şunu söyler: “Evlilik en geniş anlamda insanın bağımsızlığa ve özgürlüğe ulaşmasının güvencesidir.” Ne yazık ki iki defa nişanlandığı kadınla babasının engellemesi sebebiyle evlenemez.

Baba-oğul çatışması hem dünya hem de Türk edebiyatının en başat konuları arasındadır. Aynı çatışmayı bir başka üslupla Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı hikâye kitabındaki Babama Mektup metninde yakalıyoruz: “Galiba biz, babacığım birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik” diyerek yaşarken değişmeyen babanın ölümünden iki sene sonra arkasından yazılan bir mektupla değişmeyeceğini ümitsizlikle dile getirir. Bu kendini değiştirememe durumunun babadan oğla geçen nesiller boyu süren bir vakıa olduğunu anlatır.


Babalarla oğullar arasındaki çatışma aslında önce ile sonra arasındaki uyumsuzluktur. Öncekiler sonrakilerin hayatlarında önlerine çıkan bir haile gibidir. Nurdan Gürbilek’in Benden Önce Bir Başkası adlı deneme kitabında ifade ettiği gibi: “Oysa nasıl ana babalarımızla ilişkilerimiz bizde kaygı uyandırırsa, daha önce yazılmış yapıtlarla ilişkilerimiz de kaygı uyandırır. Onlara borçlu olduğumuz duygusuyla bir an önce yolumuzdan çekilmeleri isteği arasında gidip geliriz.”


Edebiyatımızda ve düşünce seyrimizde “baba” imgesi seksen sonrası hızlı biçimde gelişmiştir. Oğuz Demiralp’ın seksenli yılların başında İsmet Özel şiirinin psikanalisttik okumaya tutarak hareket ettiği nokta da “baba” imgesi olmuştur. Demiralp, Babasına Yenilen Savaşçının Öyküsü başlıklı yazısında İsmet Özel’in Amentü şiirinde geçen, “İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam / bu sözün sözler içerisinde bir yeri vardı / ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman / bu söz asıl anlamını kavradı” dizeleriyle babasını inançlarına referans almasını babaya karşı yenilgi kabul eder. Aynı şekilde Özel’in Bakmaklar şiirinde geçen şiirindeki şu dizeleri de bu yenilgiye gerekçe gösterir: “Oysa babam bilirdi yaşadığını abdest alırdı çünkü / anlatacak şeyleri vardı / eğilip kalkmaları dualar okuması, doğum sancılarıyla bırakıp gitmesi anamı.” Zira Oğuz Demiralp’a göre İsmet Özel, “Polistir babam Cumhuriyet’in bir kuludur”dan Amentü’deki “baba”ya geçiş yapmıştır. Bu eleştiriyi yapanların temel iddiaları ise şu: “Batılılar babalarını yenmiştir; bizde ise baba yenilmeyip hep tepede kaldığı için otoriter ve totaliter bir kültür ortaya çıkmıştır.”
Görüleceği gibi “baba” ağır sorumlulukların ve yüklerin adamıdır. Üstlendiği anlam neredeyse en son kendisini ifade etmektedir. Kendisine tahsis edilen gün bile üzerinde eğreti durmaktadır.

Bu fakirin son iki şiir kitabını (Yan Tesir ve Babam İle Mersedes) okuyanlar babaya karşı üstten ya da alttan bir bakış olmadığını göreceklerdir. Belki de olması gereken yerde duran bir yaklaşım sergilenmiştir bu şiirlerde. Yan Tesir şiir kitabında yer alan, “Sevgili babacığım ne çok şiir yazmadın / Uyanmasın acılar, düşler ürkmesin diye” dizlerini bu perspektiften okumak gerek. Babam ile Mersedes kitabına ad olan şiirde yer alan baba da bir kuşak olarak hepimizin babasıdır:

“Onda çıplak ayakla böyle gezerdi heves / Gülse sürgün, ağlasa hükümetler düşerdi / Duruşu Yassıada, sanki ipte Menderes / Durup durup bakardı portakal yokuşuna / Ey yoksulluk geri git, alıştık sana derdi / Babamla hiç gezmedi bir kerecik Mersedes.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek