15 TEMMUZ SEYAHATNAMESİ

         

 

Vildan KINALI, 1441 Ramazan, Konya

Henüz Mekke, Medine, Kudüs gibi mukaddes beldelere bile gitmek nasip olmamıştı. Gözüm hep doğuda olduğu halde bir vesile ile yolumuz batının dibine; Amerika’ya düştü. Aklımın ucundan bile geçmez, gönlüm pek arzulamazdı halbuki. Ama ele geçmiş fırsat da geri tepilmez.

2016’yı hatırlayın, belki de hatırlamak istemeyeceksiniz. Bir gün Sultanahmet’te bir gün Gaziantep’te, bir gün orada bir gün burada bombaların patladığı, güzel yurdumuzun yasa boğulduğu, en hain girişiminse Temmuz’da geldiği yıl.

Uçağımız kalkmadan önceki akşam, havaalanında gerçekleşen bombalı saldırı haberiyle pelteye dönüyoruz. Tamam, diyorum, macera başlamadan bitti. Uçuşa saatler kala belli oluyor uçağın kalkıp kalkmayacağı. Havaalanı, seferi iptal olmuş, orada burada yatan yığın yığın turistle dolu. Dualar ede ede, gözümüz arkada biniyoruz uçağa.  Havada on iki saat kalma fikri bu bünyeye çok fazla. Anksiyetem uçakla depara geçmiş. Ellerim terliyor. Adrenalin tutkunu eşim sürekli “Rahat ol” diyor. Ülkenin şu durumunda fazla uzağa gitmekten mi bu halim, uçak korkusu mu? Belki ikisi de.

Vakit geçirmek için izlenen filmler, uyuma çabaları, diğer yolcuların rahatlığına bakıp onlarla aynı uçakta olduğumu, bir bildikleri olduğunu düşüne düşüne nihayete eriyor yolculuk. 

Uçak daha inmeden bir şaşkınlık hasıl oluyor bende. Gökdelenlerin kenarında bir yerlere ineceğimi beklerken yemyeşil bir ovanın ortasına iniyoruz. Asıl konaklayacağımız yer, iniş noktamız Chicago’ya yaklaşık beş saat uzaklıkta olan İndiana eyaleti. Karayolu ile oraya geçerken ben hala gökdelen arıyorum. Karşıdan görünen gökdelenler bir avuç. Nasıl yani, bu kadar mı? Agop’un kazı gibi bakıyorum bölgenin yeşilliğine. Beş saatlik yolculukta gördüğüm doğa manzaraları, yanlışlıkla Avrupa’ya mı geldik, diye düşündürtüyor bana. 

Rotamız ve çoğunlukla konaklayacağımız yer İndiana’nın Bloominton şehri. Küçük, şirin, sakin bir yer. Belki de Amerika’nın en nezih yerlerinden biridir. Ramazan ayında olduğumuzu söylemeyi niye atladım bilmiyorum. Ramazan’ın son on gününü Bloomington’da geçiriyoruz. İslamic Senter’de teravih kılmak nasip oluyor. Bayramlaşma organizasyonu açık havada, aniden bastıran kuvvetli yağmurla yarıda kalıyor.

Sonrasında dört yetişkin, en büyüğü yedi yaşında üç çocukla seyahat günleri başlıyor. İlk durağımız olan Ohio’daki otelde çılgın zencilerin üst katımızda tepindiği bir gece geçiriyoruz. Anksiyetem nereye gitsem benimle. Salaş bir otel, sanırım Hintliler işletiyordu, geçmiş gün ne olsa karıştırabilirim. Biz kahvaltıda oyalanınca görevli, restauranttan çıkalım diye o sıcakta klimayı kapatıyor, içerisi hamama dönüyor. Ama çıkmıyoruz tabii, niye çıkalım?

Ohio’da büyük bir luna parkta uzun süre vakit geçiriyoruz. Dedim ya adrenalin tutkunları var aramızda. Cebren bindirildiğim roller costerden organlarım birbirine yapışmış vaziyette iniyorum ve bu gereksiz mekândan ayrılıyoruz. Ormanların, yemyeşil arazilerin, çoğu kişinin hayallerini süsleyen şirin bahçeli evlerin arasından ilerliyoruz. Cincinnati, Pensilvanya derken Niagara Şelalesi’ne ulaşıyoruz. Bu kadar muhteşem bir yerle ilgili ne yazılır bilemiyorum. Yol boyunca gözlemlediğim muazzam tabii güzelliklerin üzerine burası ekleniyor. Yok, hayır hayır beğenmeyeceğim Amerika’yı. Sevmeyeceğim de. Antiemperyalist bir insanım ben. Amerika’yı sevmek de ne demek? Fakat arz Allahın… Etrafımızda lakayt lakayt gezen Amerikalıları durdurup “Biliyor musunuz, bizim orada sürekli bombalar patlıyor.” demek istiyorum. Şelale, Türkiye için dua eder gibi çağlıyor, duyuyorum. 

Hintli kadınlar geleneksel kıyafetleri ile geziyorlar etrafımızda. Yol arkadaşlarımızdan biri “Neden?”diyor. “Neden geleneği kadınlar uygulamalı? Erkekler neden böyle giyinmemiş?” “Bilmem” diyorum, “Belki tercih.” 

Niagara Şelalesi, Kanada ile Amerika’yı birbirinden ayıran sınır görevi görüyor. Hemen karşısı Kanada. Oğlum bazen “Anne biz Kanada’yı da gördük değil mi?” diye sorar. “Evet gördük tabii” derim. 

Sizdeki de tam bir Türk kafasıysa eğer, şelalenin olduğu alana girerken verilen tek kullanımlık sandaletlerle yağmurlukları hala kullandığımızı tahmin edersiniz herhalde.

Bundan sonraki istikamet New York. Burada iki günlüğüne bir ev kiralıyoruz. Bu yolculuk için kiraladığımız arabayı evin önünde bırakıp gezilerde toplu taşıma kullanıyoruz. Amerika’da beni ikinci kez şoka uğratan şey, köhnemiş New York metrosu ve otobüsleriydi. O kadar eskiydiler ki insan can güvenliğinin olmadığını bile düşünüyor. Dünyanın en büyük metropollerinden birinde bu açığı yakalamak hoşuma gitmiyor da değil hani. Brooklyn, Times Meydanı, Wall Setret, Manhattan, Central Park…

Times Meydanı’na insan niye gider ki? “Falanca filmin feşmanca sahnesi şurada geçiyordu.” demek ve oralarda fotoğraf çektirmek için tabii. Üstü açık bir otobüste başını Türk usulü bağlamış bir genç kız görüyorum. “Hey!” diye bağıracak oluyorum, duruyorum.

New York Kütüphanesi’ni de atlamıyoruz. Kütüphanenin ne kadar da bizde olmayan büyüklükte ve zenginlikte olduğunu söylemeyeceğim. Bunu yapmayacağım. Zaten içerisi doğudan yağmalayıp getirdikleri eserlerle dolu… İşin aslı ben buraya dair çok az şey hatırlıyorum. Çok fazla ziyaretçisi vardı ve sürekli bir yerlerde sıra beklemek zorundaydık. Bunun getirdiği yorgunluktan olsa gerek. 

New York’ta en beğendiğim şeylerden biri kaldığımız evdi. New York ile New Jersey eyaletlerini ayıran Hudson Nehri’ne nazır manzarası ve bir oda büyüklüğündeki gömme dolaplarıyla hafızama yer etti. Ah o gömme dolaplar! Benim evde olsalar, nasıl toplarlardı döküntüyü. Wall Setret’e iş adamlarını taşıyan helikopterlerin gürültüsü de olmasa güzel yerdi.

Central Park’ı gezerken kendimi bir FBI filminin içinde gibi hissediyorum. Türkiye’deki bazı şehirlerle aynı büyüklükte olan parkta bize en cazip gelen, çocuk parklarında oyun için yapılan fıskiyeler. Çocuklar iyi eğlenseler de bu kadar nemli havada kuruyamadıkları için ıslak ıslak gezdiklerinden bir miktar tadımız kaçıyor eşimle. Öyle zannediyorum ki etrafta bunu dert eden tek ebeveyn olduğumuzu da tahmin etmeniz zor olmayacaktır.

Atlas Okyanusu kıyılarında çocuklar denize girsin diye gittiğimiz sahil tam bir fiyaskoydu. Fazla yosunlu ve kirli olması sebebiyle aradığımızı bulamadığımız bu yerden nasibimiz çocuklara kumdan kaleler yaptırmak oldu. Varoş bir sahildi, bizde koca bir karpuzu yuvarlaya yuvarlaya getirip orada keserek tabloyu tamamladık.

 New York’tan ayrılış vakti geliyor. Zaten ben tam anlamıyla orada olamıyorum. Bir yanım hep İstanbul’da. Aklım, ikametgâhım olan Konya’da. Kalbim memleketim Kütahya’da. Sırtımda Halep’i taşımaktan yorgun düşüyorum. İndiana’ya dönüş için yolculuk başlıyor. Birkaç saat gittikten sonra alışveriş yapmak üzere küçük bir mola veriyoruz. Bir kısmımız arabada kalıyor. Fakat burada, yazarken bile ellerime sıcak sıcak kan hücum ettiren bir şey var. Günlerden Cuma. Temmuz ve ayın on beşi. Girdiğimiz mağazadan sebepsiz geri çağrılıyoruz. Bir şey var. “Türkiye’de darbe olmuş!” “Türkiye’de darbe olmuş!” Darbe? İhtilal? Tutuklamalar, hapisler, askeri yönetim. İstibdat rejimi?

Dönebilecek miyiz? Biz ne olacağız? Oradakiler iyi mi? Ya dönemezsek? Yol uzun. Altı saat radyo hiç kapanmıyor. “Bitti” diyorum, “her şey buraya kadarmış.” Halk sokakta, ya iç savaş çıkarsa. Suriye gibi mi olacağız? Dönüşümüze on gün var. Nasıl geçecek? Hemen dönelim, şimdi gidelim. Hayır, müsaade yok. Türkiye’ye uçuşlar durdurulmuş. Dönememe korkusu, dillendirmek istemediğim, ağzına susturucu taktığım bir iç ses oluyor.

Eğitimli, nazik insanların şehri Bloomington’dayız yeniden. Markete giriyoruz, kasiyer gülümsüyor. “Bugün ne yapacaksın, planın var mı?” diye soruyor. “ Afallıyorum. Tanışıyor muyduk ki diye düşünüyorum. “Sana ne?” demek geliyor içimden. Plan ne bilir misiniz siz? Ancak hain planlarınızla demokrasi (!) götürürsünüz her gittiğiniz yere. Hem bu sıcakkanlılık da neyin nesi! Batılısın sen. Sıcaklık biz doğululara mahsustur. Herkes çok kibar. Güler yüzlü ve çok saygılı. Saygınız batsın. Darbe oldu bizim orda darbeee! Bu neyin rahatlığı? El-hak Amerikan vatandaşlarının Avrupalılar kadar mesafeli olmadığını kabul ediyorum. Böyle konuşkan ve güler yüzlüler. 

Türkiye’ye dönüşümüz yine Chicago’dan. Uçak saatine kadar dünyanın en yüksek gökdelenlerinden olan Willis Kulesi’nin cam balkonundan şehri görebilmek için sıraya geçiyoruz. Uzun, sıkıcı bir sıra. Çocuklar epey sıkılıyorlar. Nihayet sıra geldiğinde ben tabii ki cam balkona çıkamıyorum. Gurbet ellerde düşer şaşarım neme lazım. Herkes çıkıyor olabilir ama ben çıkınca bir şey olası tutar belki. Böyle iyi görebiliyorum ben içerden de. Michigan Gölü manzarası, Chicago’nun soğuk yüzünü ısıtmaya yetmiyor.

Gökdelen sırasında hesap ettiğimizden çok beklediğimiz ve arabaya park yeri bulamayınca biraz uzağa park ettiğimiz için uçağın kalkmasına çok az bir zaman kalmış oluyor. Chicago’nun ara sokakları bana hiç tekin gelmiyor. Caddelerde evsizler görüyorum.

Havaalanının kapısında şiddetli yağmur altında alelacele bir veda gerçekleştiriyoruz kardeşlerimizle. Uçak yağmur yüzünden bir türlü kalkamıyor. Dakikalar geçmek bilmiyor… Zoraki kalkmış, gitmeye nazlanırmış gibi havada sürekli trübülans. Anksiyete, panik atak, taşikardi… Gelirken daha kısa sürmüştü sanki. Evet öyleydi.

Hamd alemlerin ve İstanbul’un Rabbine. İstanbul’dayız. Tam kırk tane masum canın cesetlerini ağlar halde bıraktığımız yerde. Yıllık izinler iptal edildiğinden havaalanında sıra dışı bir yoğunluk var. Chicago’daki kuyruk bekleme eylemi burada da devam ediyor. Belki kilometrelerle ölçülecek kuyruklar. Fakat bazı farklılıklarla. Bizim olduğumuz yerde ufak çaplı tartışmalar çıkıyor. “Bu nasıl iş kardeşim!”, “Beyefendi biz de kaç saattir bekliyoruz, onu niye geçirdiniz?” Amerikalarda restrum maşrapası niyetiyle sürekli yanımda taşıdığım pet şişeyi çöpe fırlatırken gülüyorum. Başka ülkede yaşayamam.

                                                                       

3 Yorum

  1. Okurken çok keyif aldığım bir yazı oldu açıkçası. Amerika, benim de gitmek istediğim en son ülkelerden biridir herhalde. Gitmiş kadar oldum. Kaleminize sağlık ;)
  2. Vildan, benim su gibi okuduğum bu güzel yazı Senin için fırtınaymış. İçimizdeki çatışmaları, dayatılan geçersiz hissiyatları ne güzel tatlandırmışın. Geleceğe not düşülsün, 15 Temmuz Anısı buraya kondu. Yüreğine ve kalemine sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek