“Çocuk edebiyatımızın en üretken, en neşeli ve belki de ‘büyümeyi reddeden’ en özel kalemlerinden biri o. Gazetecilik yıllarından bugüne, Milliyet Kardeş’ten efsanevi Miço dergisine uzanan yolculuğunda, nesiller boyu çocuklara okumayı, gülmeyi ve düşünmeyi sevdiren bir isim: Yalvaç Ural.
Yalnızca yüzlerce kitapla değil çocuk mizahına getirdiği yenilikçi bakış açısı, uluslararası alanda kazandığı ödüller ve “çocuk hakları” savunuculuğuyla da edebiyatımızda müstesna bir yere sahip. Kitapları Almanca, İngilizce, Sırpça, Hırvatça gibi pek çok dile çevrilen Ural, dünya çocuk edebiyatı çevrelerinde de “Türkiye’nin şövalyesi” olarak tanınıyor.
Bu söyleşimizde; onun kırk beş yılı aşan yazı serüvenine, “Müzik Satan Çocuklar”dan bugünün dijital dünyasına uzanan gözlemlerine ve çocuk edebiyatının bugününe dair kıymetli tespitlerine kulak verdik. Usta yazarın penceresinden, çocukluğun ve çocuk edebiyatı dünyasına yeniden bakmaya hazır mısınız?
- Davetimizi kabul ettiğiniz ve bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Bugün sizinle hem çocuk edebiyatı hem de kitaplarınız üzerine konuşmak istiyoruz. Öğretmen bir annenin ve memur bir babanın çocuğu olarak Anadolu’nun farklı il ve ilçelerinde yaşadınız. Evde yemeğe oturulduğunda şiir okunan bir aile geleneğinden söz ediyorsunuz. Edebi ilginizin temelinde o yıllar var diyebilir miyiz?
Elbette hem öyle hem de yörüklerde maniyle konuşma geleneği vardır. Baba dedemi küçük yaşta kaybettim ama babaannemi hatırlıyorum. Severken, anlatırken mutlaka maniler, türküler söylenirdi. “Karakaşlı kuzum gelmiş, salına salına gelmiş.” gibi. Sanki koşma okur gibi bir gelenek vardı. Babaannem Adile Hanım, anneannem Gülendam Hanım. Anneannem Mesnevi Han ailesindendir. Onun dedeleri, dayısı hatta yeğeni Türk Dil Kurumu ve Tarih Kurumunda görev yapmış, Kastamonu ve Tokat’tan milletvekilliği yapmış, Atatürk’ün meclisinde bulunmuş biridir. Mevlâna Türbesi’nin postnişiniydi. Bilge, felsefeci, şairdi. Kırgızca, Kazakça, Türkmence, Çağatayca gibi Asya Türk lehçelerine hâkim, on altıya yakın kitabı olan çok yönlü bir kişiydi.

- Dil meselesi sizin konuşmalarınızda da sık yer buluyor.
“Milli his şiir ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir” diyor Mustafa Kemal. Dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtaramayan millet özgür olamaz. Bu, dilimize yabancı sözcük girmesin anlamına gelmez fakat o sözcükler dili yaralıyorsa, dilin yapısını bozuyorsa ayıklamak gerekir. Dil yaşayan bir varlık. Yenilikleri alır, kötüleri atar. Tabii buna karşı çıkanlar da var ama bunu besleyenler, destekleyenler de var. Zamanla argoların bile dilde yok olup gittiğini görüyoruz. Bir dönem Halit Ziya’nın kitabını okumakta zorlandım. Sonra bir akademisyenin kitabı dili bozmadan güncellediği, gençler için okunabilir hale getirdiği bir kitaba rastladım. Dili bozmadan, yani dili bozmadan derken yazarın anlatım biçimini bozmadan, onun üslubunu, ahengini, ruhunu bozmadan kitabı arka sayfada yeniden yazmış ve çok rahatlıkla okunuyor, gençler de okuyabiliyor. Bugün çok sevilen kitapların yirmi yıl sonra bugünkü kuşağın, yani yeni ihtiyar kuşakların okuyamayacağı söyleniyor. Dil önemli bir işlevselliğe sahip. Dil canlı yaşayan bir varlık ve hakikaten sürekli değişiyor, genişliyor. Bunun yanı sıra dil edebiyatın, ilişkilerin, bilimin temelidir.

- Yazarlık serüveniniz boyunca pek çok çocuk kitabı yazdınız. Dergicilik geçmişiniz üretiminize nasıl yansıdı? Farklı türler arasında geçiş yaparken özel bir rutininiz var mı?
Haftalık dergi çıkarmak ciddi disiplin gerektirir. Bir dönem on, bir dönem yirmi beş, otuz dergiyle uğraştık. Ayrıca mizah dergileri, promosyon yayınları da vardı. Müzik dergisi bile çıkardık. Rusya’da Krokodil ve Amerika’da MAD gibi dergiler o dönem milyonlarca satış yapıyordu. Ben de Milliyet ve Doğan Egmont’ta yöneticilik yaptım. Bu yoğunluk beni yüzü aşkın kitap sayısına ulaştırdı. Sadece yazarlık yapsaydım belki iki katı olurdu ama bundan çok mutluyum. Çünkü kitapla kitabın adedi kadar okula ulaşırsınız. Kitabınız iki bin başlıyor, iki bin kişiye ulaşırsınız. Oysaki dergilerle yüzbinlerce çocuğa ulaşmak mümkündü. Haftalık dergi Miço’nun bazı sayıları beş yüz bin sattı. En düşük tirajlarda bile iki yüz bin bandındaydı. Bir dönemde Doğan Egmont dünya çapında araştırma yapmıştı. Dünya çapında üçüncü dergi seçildiğimiz dönemler oldu. Gerçekten o dönem için çok güzel ve büyük bir başarıydı.
- Sizin şiirleriniz ve bazı öyküleriniz hem çocuk gerçeğini yansıtıyor ama arka planda yetişkinlere hitap eden eleştirel mesajlar da taşıyor. Bu çift katmanlı anlatım tekniğini çocuk edebiyatından sadece eğlendirmekle kalmayıp aslında toplum sorunlarına ayna tutma görevinin bir gereği olarak mı benimsediniz Yalvaç Bey?
Miço yıllarında çocukları sürece katan bir yöntemi, dergi yayıncılığı vardı. Mektup köşeleri, öneriler, oyun sayfalarıyla çocuklar derginin parçası olurdu. “Bu çizgi romanı çıkarın, bulmacayı artırın. Öykü daha çok olsun, şiir daha çok olsun.” gibi pek çok istekleri olurdu. Tepkileri anında alırdık. Milliyet dışında Gelişim Yayınları’nda da dergiler yaptım. Ziraat, Emlak, Vakıf gibi bankaların çocuk dergilerini yayınladık. Toplam tiraj bir buçuk milyonu geçiyordu. Çocuk şubeye gider, dergisini alır, para biriktirmeyi öğrenirdi. Çok değerliydi. Günümüzde dijital kültür dergiciliği zayıflattı. Dergiler bugün yine varlığını sürdürmeye çalışıyorlar belli bir adette ama hiçbiri de elli bin falan satmıyor, ne yazık ki. Çocuklar sanal oyunlarla büyüyor. Bu kopuş ciddi bir sorun.

- Temel Reis Ispanağı Yoğurtsuz Yer ve Stephan Hawking Herkül’ü Döver gibi deneme kitaplarınızın, çocuk okurlarda eleştirel düşünme, bilgi edinimi ve gözlem yapma gibi zihinsel becerileri geliştirmede çok etkili olduğu akademik çalışmalarla da kanıtlandı. Deneme türünü, çocukların zihinsel gelişimini hızlandırmak için hikâye ve masaldan daha işlevsel bir araç olarak mı görüyorsunuz?
Roman büyük yapı ister. Çok katmanlıdır ve çocuk edebiyatında özel bir alan teşkil eder. Ben şiiri severim, öyküyü severim fakat en büyük sevgim okurlara, yani çocuklara. Deneme, çocukların eleştirel düşünmesini sağlar. Çünkü başlangıç ve son nokta onlardır. Tarık Dursun bana demişti ki: “Güncel olayları yazma, yazdıkların beş yıl sonra da okunduğunda değerli olsun. Deneme kalıcılık ister.” Ben de o tavsiyeyi uyguladım. Deneme yazmayı çok severim. Deneme her konuda olabilir: bilim, şiir, mizah. Çocuklar da sever.
Yetişkinlerin ve çocukların duygu selinin birleştiği kitaplar var: Sevgi, korku, aksiyon… Bu gibi ortak duyguları sıralayabiliriz. Zaman içinde bunlar değişiyor, Eskiden roman okurduk, karakter çözümlemeleri yapardık. Bir dönem bütün dünya edebiyatını okuyan insanların yerini, o edebiyatın yerini popüler kültür aldı. Geçenlerde bir dizi izledim. İç içe bağımsız öyküler vardı. Mizahi, düşündürücü. Günümüzde de bu çeşitlilik mümkün. Yeter ki özgünlük olsun.
Şimdi hızlı tüketim içerikleri zihni şekillendiriyor. Bir psikopat karakter yazacaksanız psikolojiyi bilmek gerekir. Narsisizm, kleptomani kavranmadan karakter kurulamaz. Çocuklar bugün bireysel, ekranla dolu bir dünyada büyüyor. Sosyallik azalıyor.
Gerçekten bu yaşam biçimi çocukların öğrenme biçimleri üzerine de çok ciddi değişikliklere neden oluyor. Japon çocuklarının “başparmak çocukları” olarak anılması ve bilim insanlarının joystick kullanımı nedeniyle parmakların genlerinin değişime uğrayabileceği yönündeki görüşleriniz dikkat çekiyor.
Çocukların beslenme alışkanlıkları bile değişti. Yalancı bir beslenme şekliyle, hazır gıdayla büyüyen çocuk, ileride hastalıklara daha açık hale geliyor. Cipsle büyüyen çocuk nasıl sağlıklı olsun?
Tek başına, bireysel, sosyallikten uzak, kendi kendine, makineyle eğlenen bir çocuk durumuna getirdi. İşte o çocuklar ağaca çıkamıyor, ağaçtan elma koparamıyor. O çocuklar ip atlayamıyor, koşamıyor ve doğadan korkuyor. Kosova’da bir öğretmen eşeği gören bir öğrencisinin onu köpek zannettiğini anlatmıştı.

Okullarda yaptığım etkinliklerde çocuklara hayvanlar ve yavrularını soruyorum. Bugün bizi besleyen hayvanları ve yavrularını bile tanımıyorlar. İneğin hem anne hem baba olduğunu düşünen çocuk var. Yani öylesine ki bunlar üçüncü, dördüncü, beşinci sınıf çocuğu. Ortaokul çocukları da var bunların içinde. Kıyma diye bir hayvan olduğunu düşünen ikinci sınıf çocuğu var. Çünkü çocuk doğanın çok uzağında.
Çocuk edebiyatında da aynı şekilde nitelik önemli. Şiir çocuk şiiri ya da büyük şiiri diye ayrılmaz. Şiir şiirdir. Yalnızca çocukların anlayabileceği dilde, kavram karmaşası yaratmadan yazmak gerekir. Çocukları küçümsemeden, anlamanın önüne engel koymadan. Her metin ustalıktan geçmeli.
Çizgi roman bizim kuşağımızda okuma alışkanlığının temeli oldu. Teksas, Tommiks, Kinova gibi yayınlarla büyüdük. Yıllar sonra bunları ciltleyip yeniden bastığımda fuarlarda koskoca adamların “Bununla büyüdük” dediğini gördüm. Hâlâ okuyanlar var. Avrupa’da çizgi roman büyük bir kültürdür. Tenten, Asterix, Şirinler… Bizde de Hınzır Vezir çok sevilirdi. Çocuklar mizahı sever. Diş fırçası kullanmayan timsah gibi, anne-çocuk diyalogları gibi yazılar hep çocukların hayal gücünü destekleyen şeyler oldu.
Şimdi çocuk edebiyatının gelişimine dönersek… Türkiye’de 1970’lerden sonra büyük bir boşluk dolmaya başladı. Bizim dergiler çocuk kuşaklarının yüzde ellisine dokundu diyebilirim. Bizden önce Yaşar Kemal, Orhan Kemal gibi ustaların çocuk uyarlamaları vardı. Balkan ülkelerinde çocuk dergileri çok nitelikliydi. Kuş, Tomurcuk, Sevinç gibi yayınlar çocukların kültürünü genişletiyordu. Türkiye’de çizer sayısı azdı ama şimdi akademilerden çok iyi genç çizerler çıkıyor. Teknolojiyle birlikte sahicilik de değişti. Kimi copy-paste ile görsel hazırlıyor, kimi tamamen dijital çalışıyor. Eğer özgünlük yoksa resim sanat olmuyor. İyi çizenler photoshopu araç olarak kullanıyor, renkli işler çıkıyor. Ama özgün çizgi kaybolursa taklit ortaya çıkar. Bir resme bakınca sanatçısını tanıyabilmeliyiz.
- Yalvaç Bey, çocuk edebiyatı sizin başladığınız dönemden bugüne çok ciddi bir değişim geçirdi. Çok yoğun bir üretim var. Siz nasıl buluyorsunuz günümüz çocuk edebiyatını, ülkemizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Çocuk edebiyatında kalıcı eserler üretmek isteyen yeni nesil yazarlara vereceğiniz temel ve somut tavsiyeler nelerdir?
Bugün üretim çok ama nasıl bir üretim? Çok kitap var fakat kalıcılık meselesi ayrı. Genç yazarlara tavsiyem, önce iyi okuyucu olmalarıdır. 1978 Dünya Çocuk Yılı ilan edildiğinde çocuk kitapları ön plana çıktı. Avrupa’da klasikler kısaltılarak çocuklara uyarlanıyordu. Bilim kurgu ise teknik bilgi gerektirir. Bunu bilmeden yazan çok oldu.
Eskiden okul kitaplarında yer alan “Altın top haydi koş koş, hop hop!” tarzı yazılar vardı. Bunlar şiir değildi. Ama öykü, roman daha da zor bir alan. Roman çok boyutlu ve derinlik gerektirir. Çocuğun okuma sevgisini artıracak şekilde yapılandırılmalıdır. Bir anı yazmak ayrı bir şey, çocuk kitabı yazmak ayrı. Nurullah Ataç “Roman sevmeyen okullar vardır.” der. Ben şiire aşığımdır, öyküye de aşığımdır ama fabllara daha büyük aşkım vardır. Çünkü çocuk edebiyatının başı da sonu da fabllardır. Çünkü orada çok akılcı mesajlar, öykülükler vardır.
Bugün okul öncesi kitap yazanların Ezop, La Fontaine, Krilov, Mevlâna gibi yüzlerce fabl ustasının mirasını bilmesi gerekir. Ama ne yazık ki bazen çocuk ciddiye alınmadan yazılmış metinlerle karşılaşıyoruz. Örneğin penguenle beyaz ayının arkadaş olduğu bir hikâye okudum. Biri kuzey kutbunda, biri güney kutbunda yaşar. Kurgunun bile mantığı olması gerekir. Çocuk her şeyi yer diye düşünmemek lazım. Çocuk en akıllı okurdur.
Hayvanlar üzerine yazarken gerçeklikten kopmamak gerekir. “Hayvanlar yalan söylemez” derim. İnsan dışında yalan söyleyen yok gibidir. Tarla faresi tehlikeyi bağırarak haber verir, kendi türüne de diğer hayvanlara da uyarı olur. Doğanın iletişimi gerçektir.

Batı’da butik kitap üretimi vardır. Editör grupları metni birlikte çıkarır, isim yazar adı olarak görünür ama ekip çalışmasıdır. Ucuz basılır, hızlı tüketilir. Bizde ise para verip kitabını bastıran çok. Bu yazarlık değildir. Kitap basmak kolaylaştı ama nitelik artmadı. İmza günlerinde anneler “Bunun resimleri daha güzel” diyerek kitap seçiyor. Oysa kitap resim için değil içerik için alınır. Bu algı değişmezse iyi metinler gözden kaçar. Kötü metin, iyi illüstrasyonla parlayamaz. Doğu toplumlarında ticari yaklaşım sanata karışabiliyor. Anadolu’da gittiğim şehirlerde duvara asılı otuz altı yazar oluyor, üçünü tanıyorum. Muzaffer İzgü derdi ki “Yumurtadan çıkan yazarlar çoğaldı.” Çok doğru bir tespit.
Zaman içinde doğal bir eleme olacaktır. Heves ile yazanlar bırakır, emek veren kalır. Bazen eleştiri yapmak bile mümkün olmuyor. “Çocuk bu sözcüğü anlamaz” diye uyarıyorsun, alınıyor. Ben yıllar önce bir kitapta “İmtihanda muvaffak olamadım” yazmışım. Bir çocuk “Bu ne demek?” diye sorunca dilin zamanla nasıl değiştiğini bir kez daha anladım. Üç nesil içinde sözcük algısı dönüşüyor. Bugün eğitim bambaşka bir noktada. Bir zamanlar çocuk sınıfta kalınca veliler okula telefon eder, öğretmen tartışılırdı. Bizim dönemde ise yarım puan eksikse çocuk geçmezdi. Öğrencinin bir yıl daha pişmesi istenirdi. Bugün başka bir uygulama var. Üzerine uzun uzun konuşulabilir.
Bizim dergilerden yetişen pek çok yazar, çizer, karikatürist oldu. Çok başarılı gençler çıktı. Fakat eleştiri yapmanın zorlaştığı zamanlar da yaşadık. Bir sözcüğün çocuk için ağır olduğunu söylediğinde kimi yazar alınabiliyor. Oysa çocuk anlamazsa kitabı bırakır. Örneğin yıllar önce bir kitapta imtihanda muvaffak olamadım yazmışım. Bir çocuk bana sordu imtihan ne demek diye. Muvaffak olamadım ne demek, başarısız oldum anlamında dedim. Çocuk şaşırdı. Dil böyle değişiyor. Önce muvaffak olamadık derdik, sonra nazire kaldık dediler. Dönem dönüp kelimeler değişiyor.
Gençler yazarlığa en kısa yol gibi sarılıyor. Oysa yazmak sabır, ustalık ister. Özgünlük ve yerellik şarttır. Böyle olursa evrensel işler çıkar. Feridun Oral bu anlamda çok değerlidir. Asla yazarım diye dolaşmaz ama üretimi güçlüdür. Ben konuşma dilimi yazıya taşımam. Yazı dili farklıdır. Sedat Sever gibi akademisyenler bu konuda yol gösterici çalışmalara sahip. Onun gibi düşünen insanlar oldukça umut var.
Ben biraz da ödüllere değineyim. 1986’da Polonya Gülümseme Nişanı’ndan 2021’deki EÇEV Muzaffer İzgü Ödülü’ne kadar ulusal ve uluslararası çok sayıda ödüle layık görüldünüz. Uluslararası alanda “Armonikanın Şairi” ve “Dünya Çocuk Şiirinin Şampiyonu” unvanlarını almak, bir Türk çocuk edebiyatı yazarı olarak sizin için ne ifade ediyor?
Bunlar bir Türk çocuk yazarı olarak benim için gurur verici. Bu ödüller sonrasında TRT için üç dizi yaptım. Evliya Çelebi çok önemliydi. Bazı sahnelerde görünmezlik efektini çizgi film ile gerçek çekimi birleştirerek denedik. Zor ama heyecan verici bir çalışmaydı. Osmanlı şehirlerini gezmiş bir Alman yazarın kitabı bize kaynak oldu. Kentlerin tarihinden, oyunlardan, yerel kahramanlardan söz ettik. Böyle çalışmalar azdır. Yediden yetmiş yediye izlenen bir programdı. Ardından Sihirli Komşular geldi. Masal temelli bir yapımdı, çizgi film olarak izlendi. Hollanda için bir uyarlama teklifi de aldık.
Daha sonra Talim Terbiye onaylı noktalama kuralları üzerine bir kitap hazırladım. Öğretmenler fotokopi ile sınıflarda kullanırdı. Kedi karakteri noktalama işaretlerini öğretirdi. Fakat teknolojinin gelişmesiyle insanlar metinleri kafasına göre noktalıyor. Yazı kültürü de değişti. El yazısı eskisi kadar güçlü değil. Annemin öğretmenliğinden kalan defterleri açınca inanılmaz bir yazı kalitesi görüyorum. Çocukların parmaklarını çalıştırması önemli. El becerisi ve beyin ilişkisi güçlü bir bağdır. Piyano çalan çocuk parmak hafızası ile notayı sese dönüştürür. İnsan baş parmağı dört milyarda bir benzerlik taşıyan eşsiz bir imzadır.
Teknoloji ise bu doğal yetiyi köreltebiliyor. Kedilerin merdivenlerden evlerine dönmesi gibi hayvanlar yaşamı taklit ederek öğreniyor. İnsanlar ise bazı yetilerini kaybediyor. Umarım teknoloji ileride daha faydalı bir yönde kullanılır. Aksi halde teknoloji çoban olur, insan sürü olur. Mobil bankacılık gibi sistemler kolaylık sunar gibi görünse de istihdamı azaltır. Hizmet alanla veren arasında bağ kopar. Mağazada kasayı müşteriye yaptıran bir düzene dönüştük. Bu tüketiciye yük bindirir. Rafinelik azalıyor. Şiire ilgi düşüyor. Genç bir şair bin kitap bastığında bin kişiye ulaşabiliyor. Çocuk kitaplarında da seçicilik az. Batıyı taklit ederek ilerlemek bizi özgün yapmaz. Bizim masal geleneğimiz var. Leyla ile Mecnun, Simbat, Doğu masalları bugün Batı tarafından resimlenip bize tekrar satılıyor. Oysa kendi masallarımızı dünyaya biz sunmalıyız.

- Yaşar Kemal’in sizi kendini çocuklara adayan soylu bir sanatçı şeklinde tanımlaması çok etkileyici bir ifade.
Bu söz benim için çok değerlidir. Bu sohbet için de ben teşekkür ederim. Umarım çok konuşmamışımdır. Sohbet keyifli olunca konuşuyorum. Dünya ve Z kuşağı üzerine de çok düşünürüm. Z kuşağı tanımı bize ait değil. Alfabenin son harfi gibi. Oysa altı kuşakta bir döngü değişiyor. Başparmak çocuklar kavramı belki daha doğru. Çünkü geleceği başparmak belirliyor. Yapay zekanın geleceği de tartışmalı. Dinamit önce madencilik için bulundu ama sonra suikastlarda kullanıldı. Nobel ödülü aslında bu vicdanın kefaretidir. Belki yapay zekâ için de bir gün böyle bir ödül doğacak. Büyük devletler insan profilini biçimlendiriyor. Bilgiyi esnetip karakteri şekillendirerek. Önemli olan insanın varoluşunu bilinçli sürdürmesi.
Ezgi Alkan Tuzcu (@ezgialkantuzcu)
Röportajın videosunu Netyazı Youtube sayfamızdan izleyebilirsiniz.
