KANUNÎ BEKİR REHÂ SAĞBAŞ İLE RÖPORTAJ*

II. BÖLÜM

RAHŞAN TEKŞEN

2004’te UNESCO’ya sunduğunuz bir rapor var. Mevlevî ayinlerini evrensel bir sanat eseri olarak dünyaya kabul ettiren bir proje… Bir projeden kitaba evrilen bu çalışmayı dinlesek sizden.

Uluslararası Sema Vakfı, diye bir vakıf var. Bize başvurdular, beni tanıyorlardı. Böyle böyle biz bir proje hazırladık, Kültür Bakanlığı’na verdik, UNESCO’ya sunulacak, diye. Sonra bakanlık aradı. Bir toplantı yaptık bakanla ve müsteşarla. Onlara, projeyi niçin bize vermek istiyorsunuz, diye sordum. Üstadım, dedi, Mustafa İsen, biz akademik dünyaya gittik, bunun altından kalkamıyorlar. Neyin altından kalkamıyorlar, ben Hz. Mevlana uzmanı değilim, dedim. Kaldı ki konu Mevlevî ayinleri. Niçin bunu yazacak kimse yok? Var ama karşılaştırmalı yazamıyorlar. UNESCO’nun sorularını görmüşler. Sorular ellerinde. Peki, ama bu bir ekip işi, dedim. Bir, bir buçuk sene zamanınız var, dediler. Ve biz projeyi hazırlamaya başladık.

Sanat tarihçisi, sonradan Müslüman olmuş bir hanımefendi var: Barihüda Tanrıkorur. O sırada mevlevîhane mimarisi üzerine doktora yapıyordu. Cinuçen Bey’in eşi ve benim de yakınım. Mimariyi ve geleneği iyi biliyor. Elinde belge, bilgi çok var. Ben Mevlevî ayinlerini biliyorum. Çünkü ihtisas alanlarımdan birisi klasik Türk musikisi, Türk dinî musikisi. Bir de Walter Feldman var; UNESCO ve rapor hakkında epey malumat sahibi, müzikolog, aynı zamanda benim arkadaşım. Üçümüz bu rapora giriştik. Walter, UNESCO bizden ne istiyor, onlara nasıl cevap veririz, cevaplarımızdan hangileri eksik gibi konularda bize yardımcı oluyordu. Burada en kadim eserlerden günümüze kadar böyle bir kültürün yaşayıp yaşamadığı, yaşıyorsa hangi dönemlerde yaşadığı, mimarisi, tarihi, bugün hakikaten böyle bir kültürün var olup olmadığı gibi ciddi sorular vardı. Bizim yaptığımız iş de aslında yaşamayan bu kültürü, yaşıyormuş gibi göstermekti. Zira hakikaten de ancak tekrar yaşatma gayretleri sürmektedir.

UNESCO’nun sorduğu sorulardan birisi ilginçti. Barihüda geldi, “Bir şey soruyorlar ne cevap vereceğiz.” dedi. “Bu Mevlevî ayinlerinin notaları var mı?” Var. “Var ise biz bunun nesini koruyacağız.”       diyor UNESCO. Sorunun akıllılığını görüyor musunuz? Müziğin notası varsa kaybolmayacak demektir, niye endişe ediyor Türk milleti? Öyle değil o, dedim. “Sultan Veled’den bu tarafa, hadi onu da söylemeyelim, ondan sonra yapılan ayinlerin döneminde, bunlar notaya alınmış değildi. Yani 400-500 senedir bunlar kulaktan kulağa geldi. Yaşaya yaşaya geldi. Ta ki Yenikapı Mevlevîhanesi’nin kudümzenbaşısı olan ünlü bestecimiz, müzikologumuz Rauf Yekta Bey, tekkelerin kapatılmasıyla bu ayinlerin unutulmaması için Batı müziği notasıyla onları yazana kadar. Aynen Abdülbaki Gölpınarlı’nın bunları bize miras bıraktığı gibi geleneği, örf âdeti, ritüelleri bıraktığı gibi Rauf Yekta Bey de bu ayinleri yazdı. Yani 100 yılın işi bu. 500 sene boyunca kulaktan geldi.” deyince soruları cevaplanmış oldu ve “Haa! Öyle mi?” dedi UNESCO bu sefer.

“Candidate File Of The Mevlevî Sema Ceremony” adlı projemiz altmış küsur büyük proje içerisinde en değerlisi bulundu. Projenin dışarıda değerli bulunması önemli tabiî ama bizim hükümetimiz, yetkililerimiz ve Kültür Bakanlığı hâlâ bunu Türkçe’ye çevirmedi. Bu rapordan kültür bakanının haberi olmadı, cumhurbaşkanının haberi olmadı. Bazı üniversitelerden arıyorlar, “Böyle böyle bir rapor varmış, nerede bulabiliriz?” diye soruyorlar. “Bulamazsınız, Kültür Bakanlığı’nda var ama İngilizcesi. Alabilirseniz alın.” diyorum. Bende var, ama İngilizcesi. Bir de Fransa’da var. Böyle acayip şeylerle karşılaştık Türkiye’de. Türk, kendi değerine sahip çıkmıyorsa bizim gücümüz gerisine yetmiyor. Biz üzerimize düşeni yapacağız ve günü geldiğinde gideceğiz. Bizden sonrakiler de bunu aşkla, şevkle yapacaklar. Ta ki idrak sahibi birileri çıkana kadar.

Mevlevî ayinlerinin ve sema gösterilerinin yozlaşması hakkında da biraz konuşabilir miyiz? Sizin tecrübeleriniz, izlenimleriniz neler?

Az evvel dediğim gibi bu gelenek artık yaşamıyor. Bugün gösteri maksatlı, turistik maksatlı bir seremoniden başka bir şey değil maalesef. Niyeyse, bu haliyle bile çok büyük bir cazibe merkezi. Bizi üzen şey, on beş bin kişilik koskoca bir spor salonunda, sizinle en arkaya otursak, ortada dönen karıncalardan başka bir şey görmüyor olmamız. Bu manzara karşısında tabiî olarak şu soru sorulur ki Clinton geldiği zaman da aynı soruyu sormuştu: Bu dönenlerin başı dönmüyor mu? Artık ikinci bir sual sormazlar. Çünkü ne olduğunun farkında değiller. Onlara göre ortada dönen birileri var ve bir çeşit müzik yapılıyor. Hâlbuki Hz. Pir’den sonra sünnî, hanefî geleneğinin bir devamı olarak günümüze kadar gelen bir tarîkin ayini bu.

Musiki günümüze nasıl geldi, bilmiyoruz. Kulaktan geldiği âşikâr. Çünkü Cumhuriyet dönemine kadar, unutulmamış ve son yüz sene içerisinde Hampartzum notasıyla yazılabilmiş 40-45 Mevlevî ayini varken 1925’te tekkeler kapatıldıktan sonra 50 küsur daha ayin yapıldığını gördük. Demek ki musikişinasın gönlünde bu daha ölmemiş, yaşıyor. İster mukabele yapılsın ister yapılmasın, bu bestecilikte kuvvetli bir gelenek. Abdülbaki Gölpınarlı nasıl onu tekrar canlandırmak üzere kayıt altına aldıysa, ayinin ritüeli ve musiki içinde aynı şeyler yapılarak tekrar canlandırma çalışmaları yapıldı. Bu geleneği canlandırma işini bazıları turistik maksatlı, para kazanmak için yaptılar. İlklerine değilse bile, üçüncü, beşincilerine ben de şahit oldum.

Mevlevî ayini icra ettiniz mi hiç?

Mevlevî ayinleri müzikteki ihtisaslarımdandır. Hemen hepsini icra ettim. Fakat yurt dışında, sadece iki defa… Birincisi resmî bir görevdi. Royal Albert Hall’de, Londra’da, Ahmet Hatipoğlu idaresinde Ankara radyosu heyetiyle bir Mevlevî ayini icra ettik. Orada yabancılar üzerinde nasıl güçlü bir tesiri olduğunu gördüm, buna bizzat şahit oldum. Royal Albert Hall ağzına kadar dolmuştu. O kalabalığın içinde yüzlerce, binlerce rahip vardı. Türk dinî musikisi olduğunu bilerek gelmişlerdi. İkincisi ise Uluslararası Mevlana Vakfı’nın düzenlediği USA’da yapılan bazı ayinlerdi. Ondan sonra hiçbir yere Mevlevî ayini çalmak için gitmedim. Çünkü bundan rahatsızdım.

Niçin?

Mevlevî ayinleri, teşbihte hata olmazsa opera kaidelerinden bağımsız değildir; zaman, mekân, kıyafet ve müzik açısından. Kendi has bir mekânı vardır, kendine has özel bir kıyafeti vardır, kendine has bir müziği vardır. Dans da vardır bunun içinde. Benzetecek gibi olursak, bunun adına raks diyoruz. Semadır karşılığı. Operaya gösterilen hassasiyet, niçin bizde Mevlevî ayinlerine gösterilmez? Hani bunun mekânı? Hani bunun zamanı? Halbuki belli zamanda, belli mekânda, belli kıyafetlerle, belli bir ritüel içerisinde; akşam namazından sonra şeyh efendi izin verirse yapılan bir şeydir bu. Şeyh efendi izin verirse! Ona izin verecek güçlü bir iktidar var orada, sözü dinlenen bir şeyh efendi. Bir mürşit.

Hal böyleyken bir spor salonunda, binlerce adamı etrafına toplayıp müzik yapmanın adına Mevlevî ayini denemez. Trajikomik kimi sözler duymuşuzdur siz de. Mesela Konyalı teyze gelir “Sema Hanım ne zaman çıkacak sahneye?” der. Gördünüz mü soruyu? Bu soru, meşru bir sorudur. Spor salonunda yaparsanız, Sema Hanım’ı beklerler. Ya da başka bir genç, hem Konyalı hem okumuş yazmış, üniversite çağlarında, “Semaverler nerede giyiniyorlar?” der. Gördünüz mü kültürden ne kadar uzak olduklarını, Konyalıların bile buna ne kadar bigâne olduklarını?

Yüzyıllar Boyu Mevlana ve Mevlevîlik adlı yayınlanmış bir kitabınızı biliyoruz. Hâlihazırda bitmiş fakat yayınlanmamış eserleriniz var. Onlar hangileridir ve okurla buluşmasına engel olan şey nedir?

Basılmamış bir kitabım var, Türk musikisine dair. Henüz zamanı gelmiş değil. Belki ben yaşarken belki daha sonra basılır, bilemem. Türk musikisi makam musikisidir, bu dünyanın da çok iyi bildiği bir şey. Burada geçkiler çok önemli bir meseledir; makamlardan makamlara geçkiler. Bütün makamların her perdeden icra edilmesi. Bununla Araplar ilgileniyor, İranlılar ilgileniyor, Yunanlılar ilgileniyor… Türkler henüz ilgilenmiyorlar ama ilgilenecekler. Büyük bir ihtiyaca cevap verecek bir kitap bu. Geçmiş dönemlerde de çok ciddi bir ihtiyaç olduğu halde, buna dair yazılmış bir kitap görmedim. Benim yaşadığım dönemde de yazılmadı. Benden sonra da yazılacağını da sanmıyorum. Ben çok zor işleri severim. Vakti ne zaman gelirse, o zaman basılır. Bir kurum mu basar, ben mi basarım, bilmiyorum. İki bin sayfalık bir çalışma. Zaman içinde değeri çok iyi anlaşılacak. Öyle inanıyorum.

“Mimaride Mimar Sinan neyse, musikide de Tanburî Cemil Bey odur.” demiştiniz bir sohbetimizde. Ölümsüzlüğünün Yüzüncü Yılında Tanburî Cemil Bey adıyla bir eser yazarak hem bu düşüncenizin arkasında durdunuz hem de değerli bir müzisyen olarak Cemil Bey’e karşı vefanızı gösterdiniz. Biraz kitabınızdan, biraz da Cemil Bey’den bahsedebilir miyiz?

Evet, sizin bildiğiniz ama okuyucularımıza bir müjde olarak vereceğimiz kitabım Ölümsüzlüğünün Yüzüncü Yılında Tanburî Cemil Bey. 2016, Tanburî Cemil Bey’in ölümünün 100. yılıydı. Bu çalışmayı birkaç senede bitirmiş değilim. Neredeyse 25-26 sene önce başladığım bir eser.

Özü şu: Biraz önce sitayişle, şükranla andığımız ve bize Tanburî Cemil Bey’i hediye eden bu taş plak firması Cemil Bey’i hem Türklere hem dünyaya tanıttılar. Cemil Bey taş plaklar döneminde İstanbul’da belli bir çevrede tanınan birisiydi. Fatih’te doğmuş. Üsküdar’a bile gelip konser verdiğini sanmıyorum. Birkaç defa Selanik’e gitmiş, Selanik bizim toprağımız o zaman. Fakat taş plaklar vasıtasıyla İstanbul’dan İzmir’e, Hatay’dan Adana’ya, Kahire’den Şam’a kadar ünü yayılmış birisiydi. Sonra Romanya, Bulgaristan, Viyana’da da tanınmaya başladı.

Hakikaten en büyük yüz Türk’ü düşünün, mutlaka Tanburî Cemil Bey onların içindedir. Sayıyı ona kadar düşürsek bile en büyük on Türk’ün arasına Tanburî Cemil Bey mutlaka girer. Mimar Sinan nereye giriyorsa o da oraya girer. Bunu okuyucularımıza peşinen söyleyebilirim. Kaldı ki bu benim şahsî düşüncem değil: Cemil Bey olmasaydı, bugün Türk musikisinin sadece adından bahsedebilirdik. Musikinin rengi böyle olmazdı. Alfabeyi de bilmemiş olurduk. Onun sayesinde şimdi elle tutulur, gözle görülür bir nirengi noktamız var. Türk musikisinde bu sadece Tanburî Cemil Bey’dir.

Dede Efendi, Itrî, Hacı Arif Bey bunlardan birisi değildir. Buğulu camlar arkasında, buzlu camlar arkasında hayal meyal, belli belirsiz efsanelerdir onlar. Çünkü bestelediklerini kendileri yazmamışlar, bize kendilerini sesleriyle bırakmamışlar. İlk sesli kayıtlarımız Cemil Bey’le başlar. Bu, o zaman çok yüksek bir sanatkâr. Daha büyüğü olsaydı ondan söz ederdik. Maalesef bundan daha eskisinden haberimiz yok. Bundan sonrası için de Türk musikisinin hâl-i pür melâli ortada. Hal böyleyken Niyazi Sayın, Aka Gündüz Kutbay, Necdet Yaşar gibi çok değerli müzisyenlerin, Tanburî Cemil Bey’i dinleyerek bugünlere geldiklerini kendileri söylemektedirler. Bizden önceki nesil, oğlu Mesut Cemil dâhil Tanburî Cemil Bey’in plaklarını, oturup analiz edercesine, harfi harfine, ne dediğini notaya dökmemiş ve yazmamışlar. Gramofonun başına oturup meftun olarak, âşık olarak, nefes almayarak, hatta pek çoğu -bizzat kendilerinden duydum- önlerini ilikleyerek, yüz sene dinlemişler bu büyük sanatkârı. Ama yazmamışlar…

Biraz araştırdığımda beş altı plağının şöyle böyle notaya alındığını gördüm. Tanburî Cemil Bey’in kemençeyle Isfahan taksimini ilk defa notaya alırken yeni bazı keşifler yaptım. Radyoda çalan bir kanuncuydum. Artık sazını çalabilen, iyi müzisyen denebilecek konumdayım. Cemil Bey’in notasını yazdım, çok beğendiğim için. Sonra çalmaya çalıştım. İyi nota yazıyordum ama yazdığımın Cemil Bey’e benzemediğini gördüm. Ya notam yanlıştı ya da başka bir yerde hata yapıyordum. Yazdığımı bir daha dinledim plaktan. Çok güzel yazmışım, ama ben çalıyorum, olmuyor. O zaman anladım ki Cemil Bey, Türk musikisi alfabesini farklı kullanıyor.

Kanunumu hemen Cemil Bey’in akorduna göre yaptım. Yazdığım eseri tekrar çaldım. Neden sonra Cemil Bey’in aynısı olmuştu. İşte bu ilk deneyim beni çok büyük bir vazifenin altına soktu. 144 plağı var. Bunların tamamı yapılmalıydı. Zor dönemde kasetleri dinleyerek, durdurup başa sararak, biraz daha deneyip biraz daha başa sararak çalıştım. Dört dakikalık müzik ama bunu en az dört yüz partide yazabilirsiniz. Durdurup durdurup ne söylüyor… Siz bu konuşmaları deşifre edeceksiniz ya, inanın ondan çok daha zor. Böyle bir işi bir sene içinde tamamlamaya karar verdim. 50 tane kadar kalmıştı, elektronik mühendisi bir öğrencim bana yardım etti. Bilgisayarda çalıştım. Bilgisayarda dur kalk daha kolay oluyor. Ben bilgisayar kullanmayı pek bilmiyorum. Öğrencimin bana öğrettiği kadarıyla duruyordum, yazıyordum. Nihayet 144 eserin notasını sarahaten yazdım; açık ve seçik, en ince detaylarına kadar.

Bu elektronik mühendisi öğrencim, ses analistiydi aynı zamanda. Her icranın histogramını hazırladı benim için. Cemil Bey hangi notada, hangi frekansı basmış. Hangi eserlerde hangi notaları daha çok çalmış, hangisini az çalmış, hangilerini hiç çalmamış? Yani bir histogramda bunun her ikisi de var; kullanım sıklığıyla frekanslar var. Her icranın frekansını hazırladı. Ben de karşısına notasını koyunca, bir de cd’sini verince, Cemil Bey sanki yerinden kalktı ve öğrenciye hoca olarak karşımıza geldi. Bu bakımdan bir ilkti ve 100 yıldır yapılmamış bir işti bu çalışma. Bunu yapmış olmanın mutluluğu içindeyim.

Devlet yöneticilerinden ve benim de yakınım olan birkaç isme bu çalışmayı gösterdim. “Devlet olarak bunun hakkını teslim edelim. Ben bunu alıp matbaada bastırırım. Paramı da kazanırım. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Tanburî Cemil Bey’e sahip çıkıyor görünsün.” dedim. Alıp götürdüler, cumhurbaşkanlığı himayesinde basılacak, elân basılmak üzere. Maalesef benim bildiğim kırk elli senelik kültür görgüsüzlüğü bugün fazlasıyla devam ediyor. Başta dinimiz, dilimiz, kültürümüz, sanatımız hakkında değerbilir bir toplum oluşturamamak çok üzücü. Sanat, kültür gibi şeylere çok nazik yaklaşmak gerekir. Hüsn-i hat mesela, bir yap sat ürünü değildir. Keza tezhip, müzik… Bu bakımdan hassas konular bunlar.

Türk musikisine olan katkılarınız sadece kendi yazdığınız kitaplarla sınırlı değil. Osmanlı Döneminde Türk Musikisi, Saz ü Söz Arasında, Türk Musikisi El Kitabı, Ud Metodu gibi Cinuçen Bey’in eserlerinin basılmasında büyük emeğiniz var, yanılıyor muyuz?

Evet, Cinuçen Bey’in kitaplarını yayına hazırladım. Şimdi ise “Cinuçen Tanrıkorur Besteleri Külliyatı”nı hazırlıyorum. Yazdığım iki kitapta sadece adım yazıyor, o kadar. Bir hayra yarayacaksa bunları birer hizmet addederim. Kurumlardan ödül aldığım da olmuştur. Ama bunları zikretmek istemem. Bunların bir önemi yok; kurumun, o yaptığım çalışmanın değerli olduğunu bilmesi önemli. Yoksa benim ismim, bilmem ne senesinde en iyi sanatçı ödülünü almış, bunun gerçekten bir değeri yok. Yaptığım iş hayra yarıyor mu, odur aslolan.

Konuşmanızın arasında birkaç defa “ciddi müzik” ifadesini kullandınız. Nedir bu ciddi müzik?

En başa dönecek olursak, iyi müzik, kötü müzik yoktur. İyi icra, kötü icra vardır. Bir de maksatlı icra vardır. Nedir maksatlı icra? Birinin bestesini, bir başka ünlü şarkıcı plak yapacaktır ve bu satılacaktır. Satıldıkça televizyonlarda gösterilecektir ve bahsettiğimiz gibi üretilen ve tüketilen bir müzik olacaktır. Bu başka bir şey. Üretilen ve tüketilen bir müzik ticarîdir. Bunun sanatla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Ciddi müzik dediğimiz, yani sanat diyebileceğimiz eserler ise, üretilen ama bir türlü tüketilemeyen yani eskimeyen müziklerdir. Fransızca olan klasik tabirinin henüz Türkçe’de karşılığı yoktur. Biz olsa olsa hiçbir zaman eskimeyen diyebiliriz onun karşılığı olarak; değerinden hiçbir şey kaybetmeyen, her dönem değerli bulunabilen; ister alıcısı olsun ister olmasın… Söz arasında, ciddi müziğin bundan otuz sene önce bittiğini söyleyebiliriz.

Şöyle bir teşbihte bulunayım. İki müzik mümessili olsun; birine çalgıcı ve şarkıcı yani müzisyen, birine de sanatkâr diyelim. Müzisyen, parayı veren her kimse onun istediği zamanda, onun istediği yerde, onun istediği eserleri, onun istediği kişilere çalıp söyleyendir. İster şarkıcı ister çalgıcı olsun, çok değerli bir meslektir müzisyenlik, o ayrı mesele. Fakat burada kastedilen şey, birisi para veriyor, yani birisi onu satın alıyor. Birinci grup böyle… Sanatkâr ise kendi istediği zamanda, kendi istediği yerde, kendi istediği eserleri, kendi istediği insanlara çalıp söyleyendir. Yani bir mesaj verir; birikimlerini, zevklerini, zenginliğini geldiği seviye neyse, insanlara aktarmaya çalışır ve onların nasiplenmesini sağlar. Birinci grup günü birlik çalıp söylemiştir, eğlence yapmış, maksat hâsıl olmuş, nafakalarını gidermiş ve çekip gitmiştir. O orada bitmiştir. Ama sanat böyle bir şey değil. Hep kalır sanat. Bu değerli bir şeydir. Ciddi müziği de böylece izah etmiş olalım.

Malum, şiirle musiki arasında bir kan bağı var. Dolayısıyla Türkçe ve musiki arasında da… Sizin şiirle aranız nasıl?

Şiire özel bir merakım yoktu. Güzel Türkçe’ye vardı ama şiire yoktu. Musikiden dolayı şiir biliyordum, klasik Türk şiirinin vezinlerini biliyordum. Fakat Güngör Fahri Tüzün, Memduh Cumhur ve Mehmet Turan Yarar gibi kıymetli şairlerin pek çoğunu Cinuçen Tanrıkorur vesilesiyle tanıdım. Çünkü onun arkadaşlarıydı bu saydıklarım. Bu isimler, yaşayan Türkçe’yle, güzel Türkçe’yle mükemmel şiirler yazılabileceğini gösterdiler. Bunun vezni ister aruz olsun ister hece olsun, fark etmez. Mesela merhum Güngör Fahri Tüzün, hayatı boyunca on, on beş şiir yazmış birisi. Eğitim prodüktörü, akıllı, ince, zarif bir insandı.

 Çok yakın bir zamanda Hakk’a yürüyen Memduh Cumhur ağabeyimizin şiirleri sanki otuz yaşında birisi tarafından yazılmış kadar açık, sarih, tertemiz… Mehmet Turan Yarar meğer babamın sınıf arkadaşıymış veterinerlik fakültesinde. Onu çok sonra öğrendim. Hâlâ yaşıyor, ellerinden öpüyorum kendisinin. Ona ait bir güfteyi hemen burada sizinle paylaşayım:  

          Gerçek bu ki sessizliği dünyayı değer

Dünya ne güzelmiş yerin altında meğer

Baştan yaratılmak dilemezdim Hakk’tan

Yıldızlara bir pencerem olsaydı eğer.

Tam bir aruz vezniyle yazılmış. Ama içindeki şiir, bu kadarcık Türkçe’yle, bu kadarcık kelimeyle bile mükemmel şeyler yazılabileceğini gösteriyor.

Hepimiz Türk çocuğuyuz ama güzel Türkçe’yi, Türkçe’nin kaidelerini Nihat Sami Banarlı’dan öğrendiğimi söylemeliyim. Babam çok iyi bir eğitim verdi bize. Çocuk yaşlarında Fransızca konuştururdu bizi. Çünkü kendisi Fransızca’yı iyi bilirdi. Fakat Türkçe’yi bilmek değil, iyi bilmek konusunda ısrarcıydı. Evet, Türkçe’yi gerçekten iyi bilmek zorundayız.

Klasik Türk şiirinin durumu başkadır malumunuz. Ona divan edebiyatı diyorlar, bu da yanlış. Eski Türk edebiyatında -daha doğrusu eskimeyen Türk edebiyatında- bir Nedim’den aşağı değil ki Yunus Emre. Hal böyle olunca nasıl kutsarsınız sadece birini? Her ikisinin de ortak özelliği Türkçe oluşudur. Okumuş yazmışların abartarak yaptığı, yüksek işler yaptığı bir sanattır şiir de. Şiiri daha yükseklerde de düşünmek mümkün. Bizde Fuzuli’den başlamak üzere Türkçe’nin şahikaları yaratılmıştır. Yani günümüze kadar söyleyeyim ki bu böyledir. Sadece o mu? Hayır değil. Mesela Yahya Kemal’in açtığı bir çığır vardır, malumunuz. Yahya Kemal çok tesir etmiştir; Türk medeniyetine Türklüğü yeniden armağan etmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar nesirleriyle bizi Türkçe’ye bağlamıştır. Akıllı ve düşünce ile kullanılmış zarif Türkçe’siyle bize çok şeyler bırakmıştır. Her bir kitabını bir değil, birkaç defa devire devire okumuşuzdur.

Şunu da ilave edeyim:

Cinuçen Tanrıkorur, içinde büyük bir mana barındırmayan hiçbir müzik eserini bestelemedi. İçinde büyük bir mana barındırmıyorsa bile, en azından Türkçe’nin o müthiş akışkanlığını, işvesini, şivesini ve tatlı rengini vermeyen eserleri bestelemedi. Türk şiirinin klasiklerini ve şaheserlerini besteledi yalnızca. Benim şarkılarımı beğenen, beğenmeyen her zaman olabilir ama bestelediğim şarkıların, türkülerin sözleri hakkında kimseye bir şey söyletmem, derdi. O kadar emin ki! Çünkü hayran olmuş o şiirlere. Hakikaten müziğimizi sevdiremiyorsak, şiirimizi sevdirmemiz lazım. Türkçe’mizi sevdirmemiz lazım. Bunların her ikisi de yoksa düşüncemizi sevdirmemiz lazım. Bu düşünce ahlâk olur, felsefe olur, din olur, tarik olur, her şey olur…

Ayrıca Cinuçen Bey rahatlıkla üç lisan konuşabilen birisiydi. Çok kültürlü, yüksek seviyeli bir müzisyen, kültür adamı daha doğrusu… Bunu niçin söyledim? Dilinizi ve onun değerini çok iyi bilirseniz, mefkûrenizi de o derecede iyi anlatabilirsiniz.

Cinuçen Bey, sizin musiki hamurunuzu yoğuran ve onu şekillendiren isim. Hangi pencereleri açtı size? O pencerelerin arkasında kimleri gördünüz?

Cinuçen Tanrıkorur, radyoya girdiğim zaman tanıştığım bir müzisyendi. Bizim şube müdürümüzdü. Dediğiniz gibi her geçen gün musikiyi bambaşka bir pencereden görmeye başladım onun sayesinde. Hatta bir de değil, birçok pencereden görmeye başladım. Radyoda çaldığım için her dönemin müziğini duyuyordum. Onların hepsi yaşayan müzikler haline geldi Cinuçen Bey’in anlatımıyla.

Radyoya girmiş olduğum halde bir gün hiç duymadığım bir sanatkârı dinletti bana. Bak, dedi, böyle okunuyor, ama o böyle okumuş. Sonra fikrimizi sordu, biz de söyledik. Çok güzel bulduğumuzu ifade ettik. O da bunun niçin güzel olduğunu tarif etti bize. Dinlettiği kişi Bekir Sıtkı Sezgin’di. Banttan dinletmişti; arkanızda gördüğünüz makara bantlardan… Bekir Bey, İzmir radyosunda icra ediyormuş. Biz Alaaddin Yavaşça’yı tanıyorduk. Türkiye radyoları her yerden çıkmadığı için biz İzmir radyosunu dinleyemiyorduk.

Özay Gönlüm yakın arkadaşıydı. Beni de çok sevdi sonra. Hakikaten bambaşka bir müzik yapıyordu. Oldukça aslî… Denizlili. Bütün Ege’nin Yörük havaları, Türkmen havaları ondan soruluyordu. Bunları gördükçe tefrik etmeye başlıyorsunuz. Türk folklorunun ne kadar zengin olduğunu, Türk musikisinin kaç tane sahası olduğunu; mehter müziğinden klasiğe, klasikten güreş havalarına, Karagöz müziklerinden şarkılara, şarkılardan divanlara, divanlardan gazele… Bitmeyen bir âlem… Yani tıptaki ihtisas dalları gibi hepsi ayrı ayrı çalışılması gereken meseleler. Bunlar konservatuarlarda öğretilmeli.

Sonra o TRT’den ayrılıp üniversiteye gidince, yine onunla çalışmaya devam ettim. Selçuk Üniversitesi’ne gitti. Sonra İstanbul’da Necdet Yaşar’ın önderlik ettiği bir topluluk kurmuştu burada, kardeşinin milletvekili olması hasebiyle. Dikkat ederseniz hep politik vesilelerle yapabiliyoruz, yoksa kendi gücümüzle yapamıyoruz bunları. Burada bir topluluk kurdu, Necdet Ağabey başımızda. Bunların içinde Bekir Sıtkı Sezgin, Alaaddin Yavaşça, Meral Uğurlu, eşim Selma, İhsan Özgen, Cinuçen Tanrıkorur, Sadreddin Özçimi ve ben vardık. Zamanla bu sanatkârlardan pek çoğu türlü sebeplerden dolayı ayrıldı. Mesela Selma sadece misafir geldi. Meral Abla hiç gelmedi. Bekir Sıtkı Sezgin geldi, sonra bıraktı, ben konservatuara devam edeyim, dedi. Yani düşünülen bu solist sanatkârların topluluğu oluşmadı. Sonra Necdet Ağabey, etrafındaki en iyi gençleri toplayarak bu icrayı biraz gerçekleştirdi.

Emekli olduktan sonra bendenizi başlarına istediler. Ama ben TRT’ye geri dönmüştüm. Bir daha bakanlığa dönemezdim. Çünkü kötü bir hikâyesi var.

Paylaşmak ister misiniz sakıncası yoksa?

Anlatayım. Bir gün görevlendirme yazısı geldi. Kâtibim Festivali’nde bir sahne yapmışlar, boks ringi gibi. Orada köftecilerin, kokoreççilerin içinde binlerce insan, biz de yukarı çıkıp müzik çalacakmışız. Düşünün, bu toplulukla; Necdet Ağabey’in kurduğu musiki topluluğuyla! Devlet Türk Müziği Topluluğu’yla! Bu hali görünce Kültür Bakanlığı’nın kültürden ne anladığını kavradım ve istifamı verdim.

Cinuçen Tanrıkorur’la sadece yurt içinde değil yurt dışında da beraber çalıştınız. Örneklik teşkil etmesi açısından sorsak; onun çalışma disiplini, karakteri nasıldı?

Beraber çalıştık, demiyorum aslında ben ona, beraber yaşadık. Udî ve bestekâr olmasının dışında benim anlattığım dertlerin hepsini çekmiş biriydi Cinuçen Bey. Ne idik, ne olduk, ne olacağız’ı düşünmüş ve yazmış bir sanatkârdı. Arel’den sonra müzik düşüncesi üretmiş yegâne insandı. Herkes düşünmüştür de o yazabildi bunları. Hiç kimseden çekinmeden, hiçbir yere angaje olmadan… Dinine saygısı sonsuz, diline saygısı sonsuz, sosyal hayata saygısı sonsuz; çalışmaya, bilime, ilme çok büyük değer veren; laubalilikten asla hoşlanmayan ve yanına o tip insanları asla sokmayan biriydi. Dolayısıyla hiç sevilmeyen bir adam oldu. Yanına girebilen beş, on insan zar zor yanında kalabildi ki onlar da idealist insanlardı.

Göçtükten sonra kitaplarından istifade edilebilecek yegâne müzik yazarıdır. Hem Türk hem Müslüman olarak bir tek o vardı. Onun dışında müzisyen olmayanlar çok şey yazdılar. Fakat onların yazdıkları çok akademik, çok ukalaca, çok üstten bakışla, belgelere dayanan, bilgilere dayanan şeyler olmakla birlikte hiçbir zaman gönül telini titreten yazılar değildi. Çünkü müziğin bizzat kendisini hissetmiyorlardı. Bunu bütün müzik yazanlar için söyleyebilirim.

Mesela Tanburî Cemil Bey’i yok farz edip “Onda bir şey yoktu. O kadar da değildi. Oğlu daha iyiydi.” diyenler ve yazanlar oldu. Bu bir dedikodu. Mesnetsiz. Sana göre öyle. Bir şey sana göre öyleyse, bana göre öyleyse, öyle olduğu anlamına gelmez. Mesela Necdet Yaşar hakkında “O tanbur mu çalıyor? Cümbüş çalıyor.” denmesi, Niyazi Sayın’ın adının ağza dahi alınmaması, Cinuçen Bey’e husumet… Neden bilmiyorum. Bunlar dedikodudur ve müzik yapmaktan daha kolaydır. Herkes kendine göre bir değerdir. Birinin başka bir kokusu vardır, öbürünün başka… Sanatkârlar böyle ayrılmaz. En büyük sanatçılara hiçbir şey söyleyemezler, büyük isimlere yanaşmazlar. Zeki Müren hakkında bir şey yazmazlar. Ünlüler hakkında, mesela İbrahim Tatlıses hakkında bir şey yazmazlar. Neden? Çünkü mesleğini sürdürmenin bir yolu var. Bizde öyle bir şey yok, biz sadece inandığımızı söyleriz, inanmadığımızı değil. Hiçbir yere bağlılığım olmadığı gibi her düşünceyi de eleştirebilecek kadar hür bir sanatkârım.

Bütün Türk ve Müslüman çocuklarına da Allah, peygamber ve Kur’an-ı Kerim dışında her şeyi sorgulamaları gerektiğini öğütlerim. Türk kültürü üzerinde çok çalışmalarını, her türlü çalışmayı yapmalarını isterim. Akıllarına takılan her soruyu, kimseyi incitmemek kaydıyla, sormalarını beklerim. Bu kadar medenî cesareti olmayan toplumlar, halk bile olamaz, bırakın millet olmayı. Çünkü bu gelenekte de böyledir.

Fatih mahkemesinde yaşanan bir hadise çok manidardır. Fatih bir sebepten mahkemeye düşer. Gayr-i Müslim bir vatandaşın arazisine el konulmuştur. Mahkeme görülür, kadı o kadar güzel bir mahkeme yürütür ki… Bu mahkemenin Üsküdar’da olduğu söylenir. Fatih’in kılıcı mahkemeye girerken alınmıştır, büyük bir erkânla gelir. Mahkemeden sonra kadı hükmünü verir ve “Padişahımız efendimiz, siz burada şahsî olarak haksızsınız. Kefaretin ödenmesi lazım.” diyerek Sultan Mehmed’in aleyhine karar verir. “Kadı hazretleri, böyle bir karar verdiğiniz için çok memnun oldum. Sizin gibi kadılar olduğu sürece bu devlet payidar olacaktır.” der. Akabinde “Eğer beni kayıran bir hüküm vermiş olsaydınız,” gizliden bir hançer çıkarır, “bununla hakkınızdan gelirdim.” der. Der ama sadece Fatih mi? Kadı da oturduğu minderi kaldırır, altından bir sundurma çıkarır. Billahi, der, böyle bir şey yapsaydınız, ben de bununla karşılık verirdim. Bu hadise ister gerçek olsun ister olmasın, bundan güzel hikâye yoktur. Hikâye budur, hadise de budur. İnsanlık bunu gerektirir, ahlâk bunu gerektirir, din bunu gerektirir, hukuk bunu gerektirir…

Makamların insan ruhu üzerindeki etkileri malum. Fakat bu etkileri anlatırken biraz mübalağalı, hakikatten uzak bir dil kullanılıyor bazen. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu yorumları?

Evet, makamlardan bahsediyorlar. Mesela rast makamından eserler çalıp söyleyecek. “Rast” kelimesinden yola çıkıp lafı namazın dosdoğru kılınmasındaki rasta getiriyor. “Nikriz” diyor, peygambere bağlamaya çalışıyor. Bir programda bana, bu konularda ne dersiniz, diye soruldu. Ben 60 senedir müzisyenim, bunları hayatımda ilk defa duyuyorum, dedim. Yani nasıl böyle bir bağlantı kuruyorsunuz? Nihaventle Hz. Peygamber’in ne alakası var, diye sorunca bozuldular. Çünkü bundan bir maişet yürütüyorlar, program yapıyorlar ve insanlara da böyle acayip acayip şeyler anlatıyorlar. Hz. Peygamber’in adının anıldığı yerde bestenigârın ne işi var? Nigârdan bir sevgili tutturuyor. Hz. Peygamber de bizim sevgilimizmiş… Böyle bir programdı. Acayip bir şey! Bilgi sahibi olmadan laf üretmeyi çok seviyoruz. Bu, onun en güzel misali.

Merhum eşiniz Selma Hanım bir ses sanatçısıydı. Eşiniz olmasının yanı sıra birbirinden kıymetli işlerin altına birlikte imza attınız. Musiki camiasında Selma Hanım’ın nasıl bir yeri vardı?

Selma 80 yılında stajyer olarak girdi radyoya. Ben yetişmiş sanatçı olarak girmiştim. Eşimle çalışmam ve Cinuçen Bey’in talebesi olmam dolayısıyla bu alandaki en iyi hocalardan birisi olarak kabul edilmeye başlandım. Hakikaten değerli bir sanatkâr olan eşim sayesinde çok fazla sözlü repertuar çalıştım. Çünkü Selma her ay iki solo yaparak hiç kimsenin duymadığı, Türk musikisinin en nadide parçalarından binlercesini ilk defa icra etmesiyle meşhurdur. Hiç icra edilmemiş parçaları icra etti o. Yani daha önce hiç kaydı olmayan eserleri… Bu bakımdan da çok kıymetlidir. Onu ve Cinuçen Tanrıkorur’u rahmetle anıyorum. Hayatımdaki en değerli iki müzisyendir onlar; birisi hocam mesabesinde, birisi de hayat arkadaşım. Bunun dışında tabiî saygı duyduğum pek çok sanatkâr olmuştur.

Selma hakikaten en başından beri hem halk müziğinde hem de sanat müziğinde sanatçı hakkını elde etmişti. Ama o tercihini Türk müziğinden yana yaptı. Çok vasıflı, yüksek bir insan ve hepsinden önemlisi gönül insanı olmasının yanı sıra çok yüksek bir sanatkâr olduğunu eşi olarak sadece ben söylemiyorum. Türkiye bunu biliyor ve takdir ediyor. Göçtüğü için de çok rahatlıkla konuşabiliriz, çünkü reklam olmaz o zaman. Bekir Sıtkı Sezgin’in işaret etmesiyle konservatuvarda ders olarak bile okutulmuştur Selma.

Siz de halk müziğini çok seviyorsunuz. Rumeli, Kerkük ve Harput yöreleri üzerine ihtisas yaptınız. Sanat müziği ile halk müziğini kardeş olarak farz etsek, ikisinin mizaçları hakkında neler söylersiniz?

Halk müziği ile sanat müziğini, aynı insanın ikisi kolu ya da iki bacağı gibi düşünebiliriz. Farklı işlevler görürler; birisiyle yemek yeriz, birisiyle koşar yürürüz. Bir bütünün parçalarıdır bunlar. Tek müziktir. Lisanları farklıdır, kullandıkları aletler farklıdır. Fakat birbirlerine akraba olmak bakımından tamburla bağlamanın arasında hiçbir fark yoktur. Biri sert ve sağlam bir ağaçtan yapılmıştır, biri daha nazik ve nazenin bir ağaçtan… Birisi okuması yazması olmayanların müziği, öbürü ise ne kadar okuduysa okusun, yüksek düşünce müziğidir. Ama dinleyicisi hep aynıdır; Türk halkı, Türk milletidir.

TRT’de sadece kanun sanatçısı değildiniz?

Evet, kanun sanatçılığımın televizyon ve radyo programları yaptım. Programlara danışmanlık, nota ressamlığı yaptım, repertuar ve icra denetleme kurullarında görev yaptım. Sayın Şenol Demiröz döneminde genel müdür danışmanlığı görevinde bulundum.

Hocalığınız devam ediyor. Biksad’da gençlere kanun dersleri veriyorsunuz.

Efendim, vakfın mütevelli heyeti başkanı kıymetli insan ve sanatkâr Hüseyin Kutlu, yıllardır takip ettiğim bir zat. İhlâsla yaptığı hizmetlere bigâne kalamazdık. Çok değerli bir hoca kadrosuyla, çeşitli sanatlarla beraber orada musiki tedrisatı da yapıyoruz. Yakın bir gelecekte üst seviye bir sanat kurumu oluşturabileceğimizi ümit ediyorum.

Bu da Reha Sağbaş’ın ilkesidir, diyecek olsak bize ne emanet edersiniz?

Hayatımın hiçbir gününde yeni bir şey öğrenmeden yatağa yatmadım. 43 sene olmuş diyelim, 43 senedir yeni bir icra yapmadan, yeni bir şey öğrenmeden, yeni bir şey keşfetmeden asla rahat etmedim. Bir ilke olarak kabul ederseniz, bu özelliğimin bilinmesini isterim.

İbret-âmiz bir hatıranızla bitirsek sohbetimizi…

Olur… Amerika’da, Ermeni usta bir müzisyenle tanıştık. Türk musikisinin en zarif aşıklarından Sebuh Uslan. Cinuçen Bey’le de tanışmışlar. Bizi evlerine davet ettiler. Aslen Sivaslı olan bu aile 45 sene önce İstanbul’dan Amerika’ya gitmiş. Beyoğlu’nda bir kadın terzisi aslında. Yiyip içtikten sonra oturduk, e bizim de bir cemile yapmamız lazım. Cinuçen Tanrıkorur var, Selma var, ben varım… Ev sahibi de Türk musikisine hayran ve Türk musikisini çok iyi biliyor. Ünlü bestekâr Mustafa Nafiz Irmak’la çok yakın ahbap. Dolayısıyla Necdet Yaşar ve Niyazi Sayın’ın arkadaşı. Bu Ermeni aile Türk musikisi kadar Türk kültürünü de öyle benimsemiş ki eşi Bercüye Hanım’ın yaptığı yemekler, sizin, benim annelerimizin yaptığı yemeklerle aynıydı. O güzelim yemekleri yedikten ve o güzelim sohbetten sonra onlar için bir güzellik yapalım, dedik. Çünkü onlar bir Türk’le konuşmaya bile hasretler. Biz birkaç parça çaldıktan sonra Sebuh Ağabey de kemanını aldı. Yüksekçe bir icracı değil ama elli, atmış sene keman çalmış. “Cinuçen, bir kürdîlihicazkâr faslı yapalım mı?” dedi. Daha neşeli bir müzik… Tabiî ağabey, dedi ve başladık.

Peşrev çaldık güzel güzel. Kendisi de okuyor. Selma da okuyor, daha doğrusu Selma fasılda sadece bizi takip ediyor. Başladık; birinci şarkı çalındı, ikinci şarkı çalındı, üçüncü şarkı çalındı… Art arda gelen bir silsile ile olur bunlar. Belli kaidesi var, belli usullerle okunur. Belki beşinci parçada biz devam ederken Cinuçen Bey yatırdı udu yere. Çünkü o parçayı bilmiyor. Sebuh Ağabey okumaya devam ediyor. Ben daha uzun yıllar radyolarda çaldığım için repertuarım çok zengin. Bir de Selma gibi bir solistin hocasıyım. Beşi çaldım, altıya girdim… Derken yine kürdîlihicazkâr, artık ben de bıraktım sazı. İkimizin de bilmediği eseleri söylüyor. Görüyor musunuz? Sadece musikişinas bu! Biz Türkiye’de en yüksek, temayüz etmiş sanatkârlar, onun karşısında durduk. Çünkü bizim daha önce hiç çalmadığımız, söylemediğimiz, unuttuğumuz parçaları onlar biliyor ve hatırlıyorlar. Şimdi bu hadise, bizi ciddiyetle düşünmeye sevk ediyor. Sözde bu bir amatör! Sadece musiki seven biri!

Yine Cinuçen Bey’le yapılan bir röportajdan bir anekdot geldi aklıma. Yazdılar mı, yazmadılar mı bilmiyorum. Yeri gelmişken paylaşayım. Bir gazeteci, birazcık kabaca bir soruydu ama şunu sormuştu kendisine: “Efendim, acaba bir tarîke bağlı mısınız?” Bu soru karşısında durdu: “Bize nasip olmadı efendim, dedi. Ama ille bir cevap isterseniz, Üyevsîyim.” diyebilirim. Ne güzel bir cevap! Buna can u gönülden katılıyorum. Üveysîlik ne oldu, ne olacak, mesele o değil.

Veysel Karanî’nin aşkı yok mu, bütün mesele o! Onun yolundayız. Bundan daha ihlâsla, daha kuvvetle söylenecek bir söz daha yoktur. Her şey orada biter. Hz. Allah’ın sevgisi, Hz. Peygamber’in sevgisi ve onu hayatında hiç görmemiş olan Veysel Karanî. Daha ne isterim ki! Sen sadece çalışacaksın, bir şey olmaya çalışacaksın. Olursun, olamazsın, o ayrı. Ama bu ömrü heba etmeyeceksin. Sanat dediğimiz şeye ulaşmak da böyle bir şeydir. En büyük yaratıcı ki O, her şeyi yoktan var etti. Biz ise onun yarattığı bediî şeyleri, güzellikleri, takliden yapmaya çalışan kullarız. İşte bu ulaşılmaz güzelliklerin peşinden koşarken yapabildiğimiz işlere sanat diyoruz.

Bu müstesna sohbet için ve kıymetli vaktinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz Reha Bey.

Biz teşekkür ederiz efendim. Sözü fazlaca uzattıysak okuyucularımızın hoşgörüsüne sığınıyoruz.

*BU RÖPORTAJ KARABATAK DERGİSİ, 42. SAYI’DAN ALINMIŞTIR. Karabatak dergisine ve Rahşan Tekşen’e teşekkür ediyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikte Kopyalama Yasaktır. ©️ Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
  • Sepetinizde ürün bulunmuyor
Sohbeti aç
Canlı Destek